ABD-İRAN SAVAŞI: BÖLGESEL STATÜKONUN ÇÖZÜLÜŞÜ
Tuğgeneral (E) Murat KAYA
İran’ın 28 Şubat’ta başlayan savaş sürecinde beklenenin ötesinde bir direnç sergileyerek ABD ve İsrail karşısında ayakta kalmayı başarması, bölgedeki güç dengelerini sarsmakla kalmamış, aynı zamanda ABD ve İsrail ile yakın ilişki içinde olan özellikle Sünni Arap devletlerinde ciddi bir hayal kırıklığı ve endişe yaratmıştır.
Yıllarca İran’ın revizyonist Şii yayılmacılığından rahatsızlık duyan söz konusu ülkeler, İran’ın kısa sürede zayıflatılacağı ve bölgesel etkisinin geriletileceği yönünde güçlü bir beklenti içindeydi. Ancak sahada ortaya çıkan tablo, İran’ın hem konvansiyonel hem de asimetrik kapasitesinin ciddi biçimde küçümsendiğini ve bu beklentilerin büyük ölçüde boşa çıktığını göstermiştir. Bu durum, Sünni Arap başkentlerinde mevcut güvenlik mimarisine ve kurulu dengeye ilişkin ciddi soru işaretlerini beraberinde getirmiştir.
İran’ın elde ettiği göreceli başarının, özellikle Suudi Arabistan ve Körfez monarşileri açısından rejim güvenliğini doğrudan tehdit eden bir unsur olarak değerlendirildiği görülmektedir. Tahran’ın devrim ihracı söylemini doğrudan ya da dolaylı biçimde sürdürmesi ve Şii topluluklar üzerinden nüfuz alanını genişletme çabası, bu ülkelerde derin ve süreklilik arz eden bir stratejik kaygı üretmektedir. Bu nedenle İran’ın elde ettiği her kazanım, bölgesel dengeleri değiştiren bir gelişmenin ötesinde, potansiyel bir iç istikrarsızlık riski olarak okunmaktadır.
Bu hayal kırıklığını derinleştiren diğer bir önemli unsur, ABD’nin savaşa yönelik desteğinin hem kendi kamuoyunda hem de müttefikleri nezdinde giderek zayıflamasıdır. Uzayan çatışma süreci, artan ekonomik maliyetler ve belirsiz stratejik hedefler, Washington üzerinde ciddi bir iç ve dış baskı oluşturmuştur. ABD kamuoyunda Trump’a yönelik tepkinin yükselmesi, Avrupa başta olmak üzere Batılı müttefiklerin de temkinli ve mesafeli bir tutum benimsemesi, ABD yönetimini sahadaki angajmanını yeniden değerlendirmeye zorlamaktadır. Bu çerçevede savaşın sürdürülebilirliği giderek daha fazla tartışma konusu haline gelmektedir.
Bu çerçevede ABD yönetiminden gelen açıklamaların tutarsız ve zaman zaman çelişkili bir görünüm arz etmesi, savaşı kontrollü biçimde sonlandırma ve bölgeden çıkış arayışının bir emaresi olarak okunmalıdır.
Her ne kadar ABD’nin savaşı bir an evvel sonlandırma arayışı belirginleşmiş olsa da bölgedeki askeri varlığını ve kurumsal yapılanmasını kısa vadede tamamen sonlandırması kolay bir seçenek değildir.
Zira Körfez ve Orta Doğu’nun jeostratejik önemi, Çin ve Rusya’yı çevreleme stratejisinin sürekliliği ve İsrail’i yalnız bırakmama yönündeki siyasi ve güvenlik baskılarının yanı sıra, enerji arz güvenliği ve deniz ticaret yollarının kontrolü, küresel güç projeksiyonunun sürdürülmesi, ileri konuşlu askeri üsler ve operasyonel lojistik ağların korunması ile bölgesel ittifak mimarisinin devamlılığı gibi unsurlar, Washington’ın bölgeden hızlı ve tam bir çekilme gerçekleştirmesini zorlaştıran hatta kısa vadede imkânsız kılan temel faktörler olarak öne çıkmaktadır.
Bu nedenle ABD’nin sahadan tamamen çekileceğini varsaymak, mevcut jeopolitik gerçeklikler dikkate alındığında indirgemeci bir değerlendirme olacaktır.
Ancak bu gerçekliğe rağmen Sünni Arap devletler, ABD’nin daha önce Afganistan’da sergilediği çekilme modelinin Körfez ve Orta Doğu’da da tekrarlanma ihtimalini göz ardı etmemekte ve hatta bu durumdan büyük endişe duymaktadır. Afganistan’dan çekilme sürecinde yaşananlar, ABD’nin sahadaki müttefiklerini yeterince hazırlamadan ve ciddi bir güç boşluğu bırakarak bölgeden kaçar gibi ayrılabileceğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu deneyim, Sünni Arap devletler açısından son derece öğretici olduğu kadar kaygı verici bir örnek teşkil etmektedir.
Analistlere göre ABD’nin sahadan tamamen çekilmesi veya askeri varlığını belirgin ölçüde azaltması düşük ihtimalli bir senaryo olarak görülse dahi, bu olasılık bölge ülkelerini ince ve çok boyutlu stratejik hesaplar yapmaktan alıkoymamaktadır. Özellikle oluşabilecek bir güç boşluğunun büyük ölçüde İran tarafından doldurulacağı yönündeki güçlü beklenti, söz konusu ülkelerin güvenlik planlamalarını ve ittifak tercihlerini yeniden gözden geçirmelerine neden olmaktadır.
Bununla birlikte, çatışmanın yarattığı askeri ve ekonomik yıpranma, İran’ın bu boşluğu kısa vadede tam anlamıyla domine etmesini sınırlayan önemli bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
Bu durum, bölgenin tek kutuplu bir güç yapısından ziyade çok aktörlü ve rekabetçi bir dengeye evrileceğine işaret etmektedir. Bu süreçte bazı Körfez ülkelerinin İsrail ile geçmişte olduğu gibi yeniden yakınlaşma eğilimi göstermesi beklenen bir gelişme olacaktır. Bu yakınlaşma yalnızca İran tehdidine verilen bir tepki değil, aynı zamanda “sigorta mekanizması” oluşturma çabası olarak da değerlendirilmelidir.
Diğer taraftan ortaya çıkacak güç boşluğu, Sünni Arap devletlerini yeni ve alternatif ittifak arayışlarına yöneltmesi de kaçınılmaz bir durumdur. Ancak bu arayışlar aynı zamanda yeni bağımlılık ilişkileri ve stratejik kırılganlıklar üretme potansiyeli taşımaktadır. Bu süreçte Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerin bölgedeki manevra alanlarının genişlemesi de beklenmektedir. Söz konusu ittifak arayışları, güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik olsa da, bu ülkeleri farklı güç merkezlerine daha bağımlı hale getirme riskini beraberinde taşımaktadır. Bu nedenle zengin Arap başkentlerinin mevcut konfor alanını koruma amacıyla atacağı adımlar, uzun vadede stratejik özerkliğin daralmasına yol açabilecek bir paradoks üretme potansiyeli taşımaktadır.
Sonuç olarak Körfez ve Orta Doğu’nun geleneksel güvenlik mimarisi, ABD’nin bölgesel angajmanındaki aşınma ve İran’ın çevreleme politikalarına karşı gösterdiği beklenmedik dirençle birlikte tarihsel bir kırılma yaşamaktadır. On yıllardır Washington’ın güvenlik şemsiyesi altında statükoyu korumaya çalışan Sünni Arap başkentleri, bugün bu şemsiyenin geçirgenliğini ve müttefiklik ilişkilerinin kırılganlığını derin bir hayal kırıklığıyla tecrübe etmektedir. Tahran’ın ve “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan vekil unsurlarının askeri kapasitesindeki dayanıklılık, sadece bölgesel bir güç gösterisi değil, aynı zamanda Batı merkezli güvenlik paradigmasının sınırlarını ifşa eden bir etkene dönüşmüştür.
Ortaya çıkan tablo derin bir stratejik belirsizlik ve belirgin bir güvenlik ikilemi üretmektedir. Bu ülkeler bir yandan İran’ın revizyonist politikalarının yarattığı baskıyı dengelemeye çalışırken, diğer yandan güvenliklerini uzun yıllar boyunca dayandırdıkları dış aktörün sahadan çekilme ihtimaliyle yüzleşmektedir. Ortaya çıkan bu çift yönlü baskı, bu zengin coğrafyada önümüzdeki dönemde hem ittifak yapılarını hem de güç dengelerini köklü biçimde dönüştürecek bir sürecin habercisi olarak değerlendirilmektedir.
Ancak bu statüko çözülüşü, bölgenin en köklü devlet geleneğine ve rasyonel askeri kapasitesine sahip aktörü olan Türkiye için kritik bir fırsat penceresi aralamaktadır. ABD’nin askeri varlığını azaltma sancısı yaşadığı, İran’ın yıprandığı ve Sünni bloğun güvenlik kriziyle sarsıldığı bu konjonktür, Ankara’nın bölgesel nizamı yeniden tanzim edebilecek yegâne dengeleyici güç olarak öne çıkmasını sağlamaktadır.
Türkiye, stratejik hatalardan arınmış, proaktif ve oyun kurucu bir diplomasiyle bu boşluğu doldurma potansiyeline sahiptir. Mevcut kriz, Türkiye’nin etki alanını genişletebileceği ve bölgedeki stratejik özerkliğini küresel bir tescile dönüştürebileceği tarihsel bir kavşağı işaret etmektedir. Bu çerçevede ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonunun, yalnızca bir söylem değil; doğru politikalarla desteklendiğinde somut jeopolitik kazanımlara dönüşebilecek güçlü bir eylem potansiyeli taşıdığı kıymetlendirilmektedir.