ULUSLARARASI DÜZEN VE DÜZENSİZLİKLER
Numan HAZAR
Emekli Büyükelçi
İkinci Dünya Savaşının ertesinde, savaşın getirdiği olumsuz deneyimlerin ve izlenimlerin de ışığında uluslararası barış ve güvenliği korumak, ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak amaçlı uluslararası bir düzen getirilmiştir.
Bu yeni düzen demokrasiye, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı ve uluslararası hukuka saygılı bir ortam oluşturulmasını hedef almıştır.
Bu amaçla uluslararası barış ve güvenliği sağlamak amacına yönelik olarak Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BM) kurulmuştur. BM ayrıca ekonomik ve sosyal konularda özellikle insan hakları alanında önemli adımlara imza atarak ciddi gelişmelere yol açmıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi tüm insanların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, cinsiyet, herhangi bir görüş ve köken farkı gözetilmeksizin Sözleşmede belirtilen tüm hak ve özgürlüklerden yararlanacakları başka deyişle eşit oldukları ilkesini getirmiştir. BM ayrıca sömürge halklarının bağımsızlığa kavuşmaları yolunda sonuç alıcı başarılı çalışmalar yapmıştır. BM bunun dışında özellikle silahsızlanma dâhil birçok alanda kodifikasyon çalışmaları ile ciddi katkılarda bulunmuştur. Ayrıca BM tüm uluslararası konuların ele alındığı, görüş değişiminde bulunulduğu yararlı bir forum haline dönüşmüştür.
BM’in bu olumlu siciline karşın uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması konusunda aynı derecede başarılı olduğu söylenemez. Özellikle Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip beş daimi üyesinin (ABD, SSCB, İngiltere, Fransa, Çin) dâhil oldukları veya olumlu oy vermedikleri bir durumda BM’nin barış ve güvenliği koruma işlevi olanaksız hale dönüşmüştür. Tek istisnası, Kore Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nin Çin Halk Cumhuriyetinin üyeliği ile ilgili olarak Güvenlik Konseyini boykot etmesi ve toplantılara katılmaması sebebiyle Kore’de BM askeri harekâtı düzenlenebilmesine ilişkin bir karar çıkartılması olmuştur.
II. Dünya Savaşı ertesinde BM Teşkilatına paralel olarak da Bretton Woods sistemi adı verilen ekonomik, mali ve ticari sorunlara çözüm getirmek ve kalkınmakta olan ülkeler için de ekonomik ve sosyal gelişmeyi sağlamak hedefini taşıyan Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası) ile Uluslararası Para Fonunun kurulması gerçekleşmiştir. Uluslararası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması amacıyla da Genel Ticaret ve Tarifeler Anlaşması (GATT) oluşturulmuştur. Bu daha sonra Dünya Ticaret Teşkilatına dönüşmüştür.
Tüm bu olumlu gelişmelere karşın, savaş sonrası yaratılan düzende bozulmalar görülmeye başlanmıştır. Bretton Woods sistemi dünya para birimlerini dolara, doları da altına sabitleyen bir düzen getirmişti. Ancak 1971 yılında Başkan Richard Nixon ABD’nin dış ticaret açıkları sebebiyle doların altın ile bağlantısını bozmuş ve böylece dalgalı kur sistemine geçilmiştir. Bu şekilde Bretton Woods düzeni bozulmuştur. Bunun sonucunda ABD istediği biçimde dolar basarak uluslararası planda dolar egemenliğinde ve denetiminde bir ödemeler düzeni yaratmıştır.
Uluslararası ticaretteki dengesizliklerin de, Dünya Ticaret Teşkilatının mevcudiyetine rağmen, kalkınmakta olan ülkeler için tam anlamı ile çözüme kavuşturulabildiği söylenemez.
Uluslararası siyasal düzene göz attığımızda, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra yeni bir görünüm ortaya çıktığı gözlemlenmektedir.
Soğuk Savaş boyunca ABD ve Sovyetler Birliğinin önderliğinde iki kutuplu bir dünya varken Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte çok kutuplu bir dünyaya geçildiği ileri sürülmüştür. Bu gerçek midir? Günümüzdeki duruma baktığımızda ABD’nin 80’den fazla ülkede sayıları 800 dolayında askeri üslere veya tesislere sahip olduğu görülebilir. Ayrıca ABD’nin 170’den fazla ülkede 170 bin ile 320 bin asker barındırmakta olduğu bilinmektedir. Bu görünümü ile siyasi ve askeri anlamda aslında tek kutuplu bir dünya olduğu kabul edilmelidir. Zira ABD dünyanın herhangi bir bölgesinde askeri müdahalede bulunabilecek tek güç konumunu muhafaza etmektedir.
Bu gerçeğe karşılık ekonomik ve ticari anlamda çok kutuplu bir dünyanın varlığını kabul etmek gerekmektedir. ABD’nin ekonomik ve ticari anlamda göreceli olarak gerilemesine karşılık Avrupa Birliği, Rusya, Japonya, Çin, Hindistan gibi büyük ekonomilerin güç odakları olarak ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Ayrıca Brezilya, Meksika, Türkiye, Afrika’da da Güney Afrika, Mısır ve Nijerya gibi bölgesel güçlerin varlığı da dikkati çekmektedir. Bu gerçek ekonomik anlamda, bir bakıma da jeopolitik planda, çok kutupluluğa işaret etmektedir.
Öte yandan ekonomik ve ticari anlamda göreceli olarak gerilemesine karşın ABD’nin bilim ve teknolojide önder konumda olmayı sürdürdüğü de belirtilmelidir.
Bu meyanda Avrupa Birliği’nin büyük bir ekonomik güç olmasına karşın siyasi ve askeri anlamda bir birlik oluşturamadığından süper güç haline dönüşemediğini kabul etmek gerekmektedir.
Uluslararası barış ve güvenlik düzeninde bozulmalar Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra başlamıştır. Bu alandaki gelişmeler Balkanlarda etnik milliyetçiliğe bağlı olarak ve Arap Baharı ile de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da sosyal, ekonomik ve siyasal nedenlerle yaşanmıştır.
Bu kapsamda 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgalinin BM Güvenlik Konseyinin bir kararı alınmadan uluslararası hukuka aykırı olarak gerçekleştirildiği gözlemlenmiştir.
Ayrıca Vladimir Putin’in iktidara gelmesinden sonra Rusya Federasyonunun uluslararası hukuka aykırı eylemleri de dikkati çekmektedir. Gürcistan ile savaşarak Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığını tanıması, Kırım’ı silah zoru ile ilhakı, Moldova’da Transdinyester Cumhuriyeti ile özel ilişkileri ve son olarak da Ukrayna’ya saldırısı bu politikanın örneklerdir.
Bu bilgilerden sonra günümüze geldiğimizde ABD’nin Venezuela Politikası, NATO ve Avrupa ülkelerine yönelik eleştirileri, Küba’ya yönelik tehditleri, müttefik bir ülke olan Danimarka’ya ait Grönland’ı talep etmesi ve İsrail ile birlikte İran’a yönelik son saldırısı uluslararası hukukun ve BM ile yaratılan düzenin yok sayıldığı bir görünüm ortaya çıkarmıştır.
Şimdiye değin BM Teşkilatında reform yapılması yolundaki uzun yıllar süren çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu gelişmede Güvenlik Konseyinin veto hakkına sahip daimi üyelerinin engellemeleri de önemlidir. BM mevcut konumu bakımından kuşkusuz dünyadaki güç dağılımını yansıtmamaktadır. Savaşta yenilen Almanya ve Japonya ekonomik büyümeleri ile önemli aktörler haline gelmiştir. Ayrıca tüm kıtaların (özellikle Afrika ve Güney Amerika gibi) güçleri oranında BM’de temsil edilmedikleri görüşü de ileri sürülmektedir. Bu gerçekler ışığında kuşkusuz ‘’Dünya Beşten büyüktür’’ yaklaşımı siyasal anlamda doğru bir söylem ve görüştür. Buna rağmen BM Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinin nüfus, doğal kaynakları, askeri, siyasi ve ekonomik güçleri dikkate alındığında yine de ne kadar üstün konumda olduklarını görmek de gerekmektedir.
NATO Bildirilerinde Rusya uluslararası düzen için bir ‘’tehdit’’, Çin ise ‘’meydan okuma’’ olarak nitelendirilmektedir.
Tüm bu gelişmelerde Çin’in ekonomik ve ticari güç olarak yarattığı bir sorun mevcut olduğunu da gözlemlemek mümkündür. İhtiyacı kadar gerekli enerji kaynaklarına sahip olmayan Çin’in Venezuela ve İran petrolüne gereksinme duyduğu, hatta bu amaçla Afrika ülkelerinde petrol çıkararak ülkesine ithal ettiği bir sır değildir. Bu bakımdan tüm gelişmelerin ekonomik alanda ve uluslararası ticarette büyük atılımlar gerçekleştiren Çin’in yükselişini önlemek amacına yönelik olduğu sonucu da çıkarılabilir.
Bununla birlikte Çin’in süper güç olması yönünde engeller vardır. Gerçekleştirdiği büyük atılımlara karşın ülke içindeki anti-demokratik uygulamalara ve sistematik insan hakları ihlallerine ek olarak her şeyden önce küresel düzeyde ABD gibi kültür ve uygarlık bağlamında yumuşak bir güce sahip değildir. Bir başka deyişle İngilizcenin yaygın biçimde kullanımı, film endüstrisi, müzik, Coca Cola/McDonald kültürü gibi ABD’nin sahip olduğu yumuşak güç avantajları yoktur. Ayrıca Çin’in etrafı hasım devletler tarafından çevrilmiştir. Doğu’da Japonya ve Kore’den başlayarak, Batı’ya doğru Filipinler, Tayvan, Malezya, Endonezya ve Hindistan gibi Çin ile ilişkileri sorunlu devletler vardır. Ayrıca uluslararası ticaret açısından önem taşıyan Malakka Boğazı gibi önemli bir deniz yolu da söz konusu hasım devletlerin kontrolündedir.
Çin bu gerçek karşısında ‘’Yol ve Kuşak’’ projesi ile mevcut büyük miktardaki mali kaynaklarını ve ekonomik varlığını Avrupa’ya ve çeşitli bölgelere uzanan yatırımlar zinciri haline dönüştürmeyi planlamıştır. Bu projenin güzergâh üzerindeki ülkelerin Çin’e bağımlı olmasını veya yakınlaşmasını sağlamak amacına yönelik siyasi bir hedefi olduğu da kuşkusuzdur.
Şimdiye değin sunulan bilgiler ışığında uluslararası sistemdeki bozulma ve düzensizlikten nasıl çıkılacağı konusunda tam bir belirsizlik ve kaygı ortamının bulunduğunu belirtmek doğru olacaktır.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Mart 2026’daki Hindistan ziyareti kapsamında, değişen küresel jeopolitik düzende işbirliğini artırmak amacıyla yeni bir uluslararası yapı önerisini gündeme getirmiştir. Stubb, bu kapsamda “Küresel Güney” ve Batı arasındaki işbirliğinin önemine dikkat çekerek, parçalanmayı önlemeyi hedefleyen girişimleri vurgulamıştır.
Zaman içerisinde başka yapıcı önerilerin de ortaya çıkacağı kuşkusuzdur. Dünya barış ve güvenliği için gerçekçi bir çözümün bulunacağı ümidini taşımak gerekmektedir. Ancak bunun için özellikle dondurulmuş uluslararası sorunların özellikle bölgesel ve uluslararası barış ve güvenlik için önem taşıyan Filistin sorununun çözüme kavuşturulması zorunlu olacaktır. Öte yandan çevresel sorunlar, nükleer silahların yarattığı tehdit, uluslararası terörizm, açlık, yoksulluk, göç ve mülteci sorunları, demokrasi karşıtlığı, insan hakları ihlalleri gibi tüm insanlığı ilgilendiren sorunların çözümü için çabalar harcanmasına da öncelik verilmesi gerekmektedir.