İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Ağustos 31, 2026 8 dk okuma

DEĞİŞEN GÜVENLİK MİMARİSİ VE NATO

DEĞİŞEN GÜVENLİK MİMARİSİ VE NATO
Ağustos 31, 2026 8 dk okuma

DEĞİŞEN GÜVENLİK MİMARİSİ VE NATO

07 TEMMUZ 2026
Değişen dünyada NATO’nun alacağı konumu iyi değerlendirmek gerekiyor.

6-7 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen ve güvenlik konusunda

geleceğe yönelik önemli kararların alındığı NATO Zirvesi, tüm dünyada gündem
olmuş ve olmaya da devam edecek gibi gözüküyor.

Bu zirvede alınan kararların önemli sonuçları olacağı muhakkak. Zirvede öne çıkan
ülkelerden birisi de şüphesiz, son dönemde güvenlik ve savunma alanında gösterdiği
gelişmelerle, Türkiye olmuştur. Bu vesile ile Türkiye-NATO ilişkilerini ve
geleceğini, güvenlik çerçevesinde ve daha önce NATO’da görev yapmış bir asker tarafından                                                                           akademik olarak değerlendirmek faydalı olacaktır.

Kişilerin, toplumun ve devletin her türlü tehlike, tehdit ve endişelerden uzak,
korkusuzca yaşama durumu ve algısı olan güvenlik, tarih boyunca her dönemde ön
planda tutulan ihtiyaçlardan birisi olmuştur. Günümüz ortamında ise güvenlik sadece
askeri alandan çıkarak, çevre, sağlık, teknoloji ve ekonomi gibi geniş ve entegre
alanları kapsayan bir yapıya dönüşmüştür. Şüphesiz bir güvenlik yapılanması olan
NATO’nun da bunun dışında kalması mümkün değildir.

Yine bu dönemde Türkiye’nin gerek güvenlik anlayışında gerekse jeopolitik alanda,
güvenlik mimarisini etkileyen belirgin bir paradigma dönüşümü yaşadığı görülmüştür.
Bu dönüşümün bariz bir şekilde askeri kapasitenin de önüne geçerek, diplomasi,
istihbarat, teknolojik alanları ve siyasal karar alma süreçleriyle bir araya geldiği ve bu
suretle bölgesel ve küresel kırılganlıklara karşı daha dayanıklı bir yapıya evrildiği de
görülmüştür.

Bu noktada göze çarpan en önemli husus ise soğuk savaş dönemine ait çakılı
söylem ve politikaların terk edilmesi ve artık daha esnek bir şekilde tehdit ve fırsatlara
uygun şekilde tepki gösterecek dizayn edilebilme kabiliyetine erişmek olmuştur. Diğer
taraftan dünyadaki birçok ülkenin, hala güvenlik alanındaki gelişme ve değişimlerin
farkına varamadığı ve gerekli dönüşümleri gerçekleştirmenin oldukça gerisinde
kaldığı görülmektedir. Değişim, bir şeyin var olan konumundan başka bir duruma
geçmesi halini ortaya koyar. Ancak unutmamak gerekir ki değişim istenmese de
gerçekleşebilecekken, gelişim bir seçenek olarak karşımıza çıkar. Gelişmek ise bir
anlamda dönüşümdür ve görünüşte olmanın dışında içsel bir süreçtir. NATO aldığı bu
kararlar ve yarattığı dönüşüm isteği ile acaba bu içselleştirmenin hangi noktasındadır.
Bir güvenlik örgütü olarak NATO temel anlaşma metnini 12 devlet imzalamıştı ve 24
Ağustos 1949 tarihli anlaşma artan Sovyet tehdidini karşı oluşturulmuştu. Ancak bir
analize tabi tutulduğunda, bunun aslında İngiltere ve ABD’nin, Sovyetlerle arasına
bazı devletleri koymak ve bir anlamda tampon bölge oluşturmak amacıyla
oluşturulduğu ve amacı gerçekleştirmek için yetersiz olduğu görülecektir. Nitekim
daha sonraki dönemde üye sayıları artırılarak belirgin bir dengenin sağlandığı
görülmüştür.
Açıkça Türkiye’nin NATO’ya girişi, o döneme ilişkin bariz Sovyet tehdidi nedeniyle bir
zorunluluk olarak gerçekleşmişti. Ancak tehdit altında olan sadece Türkiye değildi.
Sovyet talepleri 20 Aralık 1945 tarihinde TBMM oturumunda gündeme gelirken,

Meclis Başkanı olan Kazım Karabekir tarafından yapılan şu jeopolitik
değerlendirmenin (TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: VII, Cilt: 20, s. 259) günümüzde de
geçerli olduğunun bilinmesi gerekiyor: “…Kars yaylasına hâkim olmak, demek,
Anadolu istilası yanında, Dicle ve Fırat’ın boyunca, Akdeniz ve Basra Körfezine inen
yolların tepesine hâkim olmak demektir. Kars yaylası oralara inecek büyük seli tutan
biricik settir, milli belkemiğimizdir. Kırdırırsak mahvoluruz. Boğazlar; milletimizin
hakikaten boğazıdır. Saldırtmayız. Sonuna kadar çarpışırız.”

Türkiye NATO’ya üye oldu. Çünkü Türkiye’nin ve boğazların kaybı Avrupa ve
Ortadoğu coğrafyasının Sovyetler kontrolüne girmesi anlamına geliyordu. Sovyetler
Birliğinin ve Karadeniz’in hemen güneyindeki, güçlü bir kara ordusuna sahip olan
Türkiye sayesinde Avrupa ve ABD soğuk savaş döneminde güvenliğini sağladı. Bir
ülkenin bir ittifaka katılması belli beklentileri de beraberinde getirir. Peki Türkiye
açısından böyle bir ittifaka katılmak neler sağladı? Neler kaybettirdi?

Şüphesiz Türkiye bu ittifak ile bazı eğitim ve teknik yardım programlarına dahil oldu.
Bu bir kazanım olarak görülebilir. Ancak verilen eğitimlerle beraber, bazı kurumlarının
kontrol altında tutulması ve toplumsal yapının kontrolüne yönelik operasyonlara
sahne olması da bir gerçek. Diğer yandan kendisine II. Dünya Savaşından kalma ve
elde tutma maliyeti yüksek olan bazı hantal sistemlerin de yardım adı altında
verildiğini de biliyoruz. Kısacası aynı ittifak içerisinde yer almasına rağmen, Türkiye
çoğu zaman tam eşit bir ülke olarak görülmedi, terör olayları başta olmak üzere
yalnız bırakıldı, hatta bazı konularda terör örgütlerine destek sağlandı, yaptırım ve
kısıtlamalara maruz kaldı. Bu anlamda özellikle teknolojik yönden gelişmesinin ve ileri
düzey teknolojiye sahip olmasının örtülü bir şekilde engellendiği de bugün daha iyi
anlaşılmaktadır.

Bu tür ayırımcı yaklaşımların özellikle soğuk savaş dönemi sonrası Türkiye ve
çevresinde gerçekleşen ve bölgesel istikrarı bozan olaylarda daha da arttığı
görülmüştür.

Her şeyden önce bir ittifak içerisinde güven oldukça önemlidir. Yıllardır NATO
içerisinde güçlü bir ülke olan Türkiye’nin, bir NATO ülkesi olduğunu unutan ülkeler ve
liderlerinin mevcut olduğu yapılan açıklamalardan açıkça anlaşılmaktadır. Bu
liderlerin ve yöneticilerinin konuşmaları ve kararları, bazan o kadar sınırları
zorlamaktadır ki Türkiye’deki her gelişmeyi, her ilerlemeyi düşmanca bir ifade ile
yorumlamakta sonra da kendi güvenliği söz konusu olduğunda, Türkiye’nin stratejik ve
jeopolitik öneminden bahsedilmektedir. Nitekim ABD Başkanı Trump, yaptırımların
kaldırılmasına yönelik bir konuşmasında, bazılarının Türkiye’nin bir NATO ülkesi
olduğunun farkında olmadığını, vurgulaması da bu yüzdendir.

Bu anlamda 2026 Ankara NATO Zirvesi bir dönüm noktasıdır.
Bu zirve Türkiye’nin kendini ve gücünü, tarihi ve kültürü ile tanıması ve ortaya
koymasıdır.

Bu zirve NATO ittifakı ülkelere Türkiye’yi nasıl tanımaları gerektiğini göstermek,
Türkiye’yi koymaları gereken yeri göstermektir.

Türkiye’nin bütün engellere rağmen ayakta kaldığının ve belirli noktaları çoktan
aştığının göstergesidir.

Her şeyden önce bu zirve güvenlik için Türkiye’nin size değil ağırlıklı olarak sizlerin
Türklere ihtiyacı olduğu mesajıdır.

Bu zirve Türkiye’nin yeni dönemi ve insani güvenlik mimarisini BM Yasasının ortaya
koyduğu şekilde, en iyi anlayan ve buna göre gereklerini yapan ülkelerden birisi
olduğunun anlaşıldığı bir zirvedir.

NATO’nun savunma amaçlı bir güvenlik örgütü olduğu gözden uzak tutulmamalı ve
NATO’nun güvenlik mimarisi, uluslararası barış, güvenlik ve refahı artırmaya hizmet
edecek tarzda ve herhangi bir ülkeyi peşinen ötekileştirmeden ortaya konulmalıdır.

Doğal olarak Türkiye, eşit bir şekilde güvenliğinin gerektirdiği yapılara dahil olacaktır.
Ancak bu hiçbir zaman her ne olursa olsun mantığı çerçevesinde gerçekleşmeyecek ve                                                                                Türkiye’nin milli gereksinimlerinin önüne geçmeyecektir.

Diğer taraftan, ABD Başkanı Trump’ın Avrupa’daki NATO üyesi ülkelere karşı gösterdiği tavrın                                                                                     transatlantik ittifakta bir çatlak yarattığı ve bunun onarılmasının oldukça zor olduğu düşünüldüğünde                                                                      geleceğe yönelik NATO birlikteliğinin sağlanmasının daha da zor olacağı bugünkü uygulamalardan                                                                             açıkça görülmektedir.

PAYLAŞ:

Diğer Yazılar