ZAFERLER AYI VE HARBİN JEOPOLİTİĞİ
Doç. Dr. Güray ALPAR
Emekli Tümgeneral
Orduların savaş gücünü sadece rakamsal değerlerle hesap edemeyiz.
Harbin kendine göre kuralları ve bir mantığı vardır. Bu mantık ve derinlik bilinmediğinde ve harbin tarihi, kültürel, ekonomik temeli tam olarak anlaşılmadığında, mantıklı sonuçlara ulaşmak da mümkün olmuyor.
Türk tarihinde bir çok zaferin Ağustos ayında kazanılması tesadüfi değildir. Örneğin; 1071 Malazgirt Zaferi, 1473 Otlukbeli Zaferi, 1514 Çaldıran Zaferi, 1516 Mercidabık Zaferi, 1521 Belgrat’ın Fethi, 1526 Mohaç Zaferi, 1571 Kıbrıs’ın Fethi, 1921 Sakarya Meydan Muharebesinin Başlaması ve 1922 Büyük Taarruz gibi büyük zaferler Ağustos ayında kazanılmıştır. Bunun ana nedeni, ülkenin coğrafi büyüklüğü yanında, iklim koşullarının harbi belli aylara kanalize etmesidir. Osmanlı Devletinden örnek verecek olursak, büyüme döneminde devletin sınırları stratejik anlamda bir derinlik sağlıyor ve Anadolu ve Avrupa coğrafyası arasında kuvvetler rahatlıkla kaydırılabiliyordu. Ancak zamanla devletin sınırları genişledi ve merkezden uzaklaşılmaya başladı. Bu ise seferleri belli zaman aralıklarına mecbur etti.
Konuyu biraz daha açarsak. Bu dönemde orduların ağırlıkları nedeniyle hızları günde ortalama 20 kilometre kadardı. Askerler ve yardımcı güçlerle birlikte hayvanların da dinlenmesi için beşinci gün bekleniyordu. Bu ise günlük hızın 15 kilometreye düşmesi demekti. Bu 10 günde 150, bir ayda 450 kilometre anlamına geliyordu. Zaten her mevsim yürüyüş için uygun olmayıp, yağışlı nisan ayının geçmesi gerekiyordu ve kış nedeniyle dönüş süresi de düşünülerek mayıs ile ekim sonlarının iyi kullanılması gerekiyordu (Alpar, 2015: 204-204). Bu yüzden Türklerde başkenti sürekli ileri taşıma geleneği vardı. İstanbul ele geçirildiğinde ise bu gelenek biraz bozuldu ve Edirne’den geriye gelinmiş oldu. İstanbul ile Viyana arasının 1600 kilometre olduğunu düşünürsek, konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bu yüzden belki de başkentin 1521 yılında ele geçirilen Belgrad’a götürülmesi uygun olabilirdi. Ancak coğrafi genişleme nedeniyle bu sefer de Anadolu’daki ve Asya’nın diğer bölgelerindeki seferler için uzak kalınacaktı. Sonuç olarak bazı bölgelere uzak kalınması coğrafi genişlemenin kaçınılmaz bir sonucuydu.
İstanbul ve Estergon arası dinlenmeler dahil ancak 120 günde alınabiliyordu. 1638 Bağdat Seferine gidiş 550 saati dönüşün ise 400 saati yürüyüşle geçmişti. Bunun anlamı mayıs ayında yağmur mevsimi bitiminde yola çıkan ordunun ağustos ayı başı gibi hedef bölgesine yaklaşması demekti. Zaten bu bölgelerde yaşayan halk da buna alışmıştı. Bir Avrupalı şöyle diyordu: Türkler ilkbaharda otların çıkmasını bekler. Ot toprakta biter bitmez üzerimize geleceklerdir (Murphey, 2007: 43). Hatta insanlar arasında Osmanlı Ordusu biraz geciktiğinde şöyle denildiği bile rivayet olunur: Nerede Kaldı bu Türkler…
Bize göre diğer önemli bir etken ise ordunun yiyecek ihtiyacının karşılanması maksadıyla, buğday ve diğer malzemelerin temininin ancak haziran ayı sonu gibi imkan olmasıydı. Bu konuda Garp Cephesi Kurmay Başkanlığı yapmış olan Asım Gündüz’ün hatıralarında, Sakarya Meydan Muharebesinde ordunun yiyeceği olmadığını, buğdayların yetişmesinden sonra ordu için yiyecek sıkıntısının çözüldüğünü belirtmesi oldukça önemli bir bilgidir (Gündüz, 1973). Çünkü eğer Yunan Ordusu Sakarya Meydan Muharebesinin taarruz zamanının mayıs ayı gibi seçmiş olsa idi belki de Türk Ordusu daha zor şartlar altında muharebeye zorlanmış olacaktı. Büyük Taarruz için ise zaten zamanı Türk Genelkurmayı belirlemişti.
Görüldüğü üzere savaşın planlaması stratejik bir beceri ve öngörüyü gerektiriyor ve kesinlikle bir bilgi birikimi, tecrübe ve kültür.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul surları için döktürdüğü topların bir tanesinin dökümü bile neredeyse üç haftayı buluyordu. Bu toplar 4 metre kalınlığı delebilecek kabiliyetteydi. Ortalama 600 metreye 2000 kiloluk gülleleri fırlatabiliyordu ve günde ancak yedi kez atış yapabiliyordu. Her atış sonrası da iki saat soğutulması gerekiyordu. O dönemde Osmanlının 62 topu vardı. Osmanlı kendi kaynaklarını yaratma yanında, komşu devletlerin de birikimlerinden istifade etmeyi mükemmel bir şekilde başarıyordu (Tokalak, 2010: 613). Çaldıran Savaşında Osmanlıların elinde 150 top varken, Safevilerin elinde hiç top yoktu. Karamanoğulları Konya’da direnirken, teslim olmaları için tek top atışı yeterli olmuştu. Ridaniye’de tertiplenen Mısır Memluk Ordusunun hatlarını koruyan 200 civarındaki top ise cepheye doğrudan taarruz etmek yerine, bir manevra ile yan ve gerilere ulaşılınca, tek bir mermi atamamıştı. Diğer taraftan Yavuz, bu manevrada dünyada ilk defa dökülen ve arka arkaya 10 mermi atabilen yivli topları kullanmıştı. Mohaç’ta ise yeniçeriler geriye çekildi ve önlerine zincirlerle bağlanmış 300 top konuldu. İki saat süren muharebeler esnasında 25.000’den fazla iyi donanımlı Macar askeri hayatını kaybederken, Türklerin kaybı sadece 150 kişi olmuştu. Fransız tarihçi Alfred Rambab, bu savaştan bahsederken, “Tarihte hiçbir savaşta, Mohaç’ta olduğu gibi tek bir muharebede bu kadar kesin bir sonuç alındığı gösterilemez” derken çok haklıydı (Çimen, 2013: 174).
Osmanlının bir diğer üstünlüğü ise üretim ve tedarik hizmetlerinin merkezi olarak yapılması ve depolanmasıydı. 16. yüzyıla kadar Osmanlı 80.000 kişiden fazla bir Orduyu profesyonel anlamda harekete geçirebiyordu ve rakiplerinin böyle bir gücü yoktu (Agoston, 2012: 29-32). Süvari gücünün ağırlığını oluşturanlar ise Tatarlardı.
Tatarlar, Rusların korkulu rüyasıydı. Saldırılarını durduramıyorlardı. 17 yüzyılın ilk yarısında Ruslar’dan götürdükleri esir sayısı 200 bini aşmıştı. Yanlarındaki üç atın birisine biner, diğerlerini değişim için kullanırlardı. Karnı tok hayvanın daha çok yorulacağını bilirlerdi. Ses çıkarmaması için atın ağzına somak sokar ve atlarına nal çakmazlardı. Ruslar, Tatarlardan kurtulmak için bir çözüm ararken Kazaklar imdada yetişti. Korkunç İvan döneminde para ve silah yardımı yaparak Ruslar Kazakları, Tatarların karşısına çıkardı ve zayıflatmayı başardı (Şirokorad, 2013: 49-50). Kırım’ın elden çıkması ise Osmanlıyı çöküşe götüren, 150.000’i aşan bir süvari gücünün elden çıkması anlamına geliyordu.
17. yüzyılda bile Osmanlı topçuları Batılı topçulardan iyiydi. 1663 yılında Batının en güçlü kalelerinden birisi olan Uyvar kalesi, Osmanlı topçusunun iki düzineden az topçu mühimmatına mal olmuştu. Yine o dönemde Osmanlı tüfeklerinin menzili 300 metre kadarken, Avrupa Ordularının tüfekleri ortalama 50 metre kadar etkili olabiliyordu.
1569 yılında Venedik’te bir barut fabrikasının infilak etmesi, bu fırsatı değerlendiren Sultan Selim’in Kıbrıs’ı ele geçirmesini sağlamıştı. Osmanlı Donanması Fatih devrinden başlayarak, kürekli kadırgaları donanmasının ana gemisi yapmıştı. 1475 yılında Küre Seferinde 380’e yakın gemileri bulunuyordu. II. Bayazıd ise sadece 1500 yılında 250’den fazla gemi inşa ettirmişti. Portekiz yayılmasını bu suretle durduran Osmanlı’nın Akdeniz dışında, Karadeniz, Basra ve Hint Okyanusunda donanma gücü bulunuyordu (Dünya Tarihi, 2007: 84).
Yine de Venedik ve Osmanlı Donanmalarını birbirinin gücünü tüketmesi diğer ülkeler için büyük bir boşluk yaratmıştı. 17. yüzyılda Osmanlı Donanmasının 15.000’den fazla mürettebatı vardı. Ancak Donanmayı idame etmek giderek daha fazla zorlaşıyor ve bütçe dışı kaynaklara ihtiyaç gösteriyordu.
Zamanla kale inşa teknolojisinin gelişmesi topların etkisini biraz azaltmıştı. Ancak asıl sorun Osmanlı’nın barut üretimini artıramaması olmuştu. 1500’lü yıllarda 23.000 kantar (1 kantar 56 kg.) barut üretilirken bu 200 yıl sonra 10.000 kantarın altına düşmüştü. Topların kullanımı ise matematik ve mühendislik becerilerini gerektiriyordu. Bu ise Fransa’dan getirilen Tott gibi askerlerle başarılabilecek bir şey değildi ve zaten de olmadı (Virginia, 2002: 253). Ancak yine de Avrupalı devletlerin kendi aralarında savaştığı 17. yüzyıl ortalarında bile Osmanlı hala Avrasya’daki en güçlü 3 devletten birisi olarak kalmaya devam etti. 1664 yılındaki Gotthard Seferinde bile Osmanlı 100.000’in üzerindeki bir askeri kuvveti yabancı topraklarda besleme ve idame ettirme imkan kabiliyetine sahipken, Avusturyalı askerler kendi topraklarında aç kalmıştı ( Murphey, 2007: 124). Ancak sonrasında durum değişmeye başlayacaktı. Büyük seferler daha fazla lojistik ihtiyaç gerektiriyordu. Bağdat Seferi esnasında ordunun, 14.000 metrik ton tahıla ihtiyacı olduğu hesaplanmış ve bunun taşınması için ihtiyaç duyulan 77.000 deve kiralanmıştı. 21 ay süren seferde muharip birlikler 217.000’den fazla koyun tüketmişti.
Mesele sadece Osmanlının gerilemesi değildi. Dengeleri etkileyen diğer bir jeopolitik faktör ise karşısındaki devletlerin giderek güçlenmesiydi. Fatih’in İstanbul’u ele geçirdiği dönemde en fazla 30.000 kişilik bir Rus gücü var iken, bunun 1765 yılında 300.000’i aştığı, 1803 yılında 522.000, 1826 yılında ise 874.000 olduğu bir gerçektir. Çevresindeki ülke güçlerinin giderek artması da Osmanlı için giderek dayanılması zor bir jeopolitik zorluk yaratıyordu. Bütün bunları görmezden gelerek kayıpları sadece Osmanlı bir şey yapmadı gibi basit ve yüzeysel yorumlarla açıklamak ise olayın başka bir eksikliği olarak karşımıza çıkıyor. Yoksa biz biliyoruz ki I. Dünya Savaşına 6 uçakla giren Osmanlının elinde savaş sonunda neredeyse 300 uçak bulunuyordu ve Avusturya televizyonunun “Anadolu Türkleri ve Osmanlı İmparatorluğu” konulu belgeselinde belirtiği şekilde: “Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken bile güzeldi…” (Bardakçı, 2002: 58).
Büyük taarruz öncesinde ve sonrasında ise Sakarya başarısının yarattığı sonuçlar yanında, İngiliz, Fransız ve İtalyanlar arasındaki dengelerin değiştirilmesi, İtalyan ve Fransızların geri çekilerek, İngiliz ve Yunanlıların yalnız bırakılması, Dünya güç dengelerindeki değişim, İngiliz ekonomisi ve sosyal yapısındaki değişimler ve kötüleşmelerin zamanlamaları ile Rus yardımı, Fransız silahlarının satın alınması ve Yunan iç yapısındaki çatışmaların İngiliz ve Fransız desteğinde yarattığı değişim gibi faktörlerin, imparatorluk tecrübe ve birikimine sahip Türk Komuta heyetinin maharetine yansıması gibi jeopolitik faktörler göz önüne alınmadan yapılan tek taraflı anlatımların bilimsel olarak eksik kaldığı gözükmektedir.
Nitekim İngilizler I. Dünya Savaşında o kadar zaiyat verdiler ki dünya güç merkezi olma konumlarını o dönemde kaybettikleri gibi, savaş sonrası yüksek enflasyon ve bozuk ekonomik düzenin yarattığı sosyal çalkantılarla boğuşurken, tek başına savaşı daha fazla devam ettirmeleri oldukça güç gözüküyordu. diğer taraftan Yunanistan’ın I. Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlığı nedeniyle, İtilaf Devletleri (İngiltere ve Fransa) arasında 1916 yılı aralık ayından itibaren çıkan olayları ve çatışmaları bilmenin yanında, “savaşı bitirme ve askerleri eve geri getirme” vaadinde bulunan Venizelos’un bunu gerçekleştirmemesi üzerine, Yunan halkı tarafından sandıkta cezalandırılması ve kasım 1920 tarihinde seçimi kaybedip ülkeyi terk etmesi sonrası, sürgündeki Kral Konstantin’in ülkeye geri dönüp iktidara gelmesi ve ertesinde, Kral Konstantin’i düşman gören İngiltere, Fransa ve İtalya’nın, Yunanistan’a verdikleri desteği geri çekmelerinin sonuçlarını da araştırmadan bir yorumda bulunmak doğal olarak hem yanlış hem de eksik olacaktır.
Bu noktada biz “iyice araştırmadan eksik bilgilerle karar vermek her zaman doğru değildir” diyerek konuyu burada şimdilik sonlandırmak istiyor ve bu vesile ile hepimizin zaferler ayını kutluyor ve bu vatan için hayatlarını ortaya koyan ecdadımızı saygı ve hürmetle bir kez daha anıyoruz.
Kaynakça:
Agoston, Gabor. (2012). Osmanlı’da Strateji ve Askeri Güç, Çev. Fatih Çalışır, İstanbul: Timaş Yayınları.
Alpar, Güray. (2015). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş Kültürünün Gelişimi, Konya: Palet Yayınları.
Bardakçı, İlhan. (2002). İmparatorluğa Veda, İstanbul: Aloğlu Yayınevi.
Çimen, Ali. (2013). Tarihi Değiştiren Savaşlar,İstanbul: Timaş Yayınları.
Dünya Tarihi. (2007). İstanbul: Alfa Yayınları.
Gündüz, Asım. (1973). Hatıralarım, İstanbul: Kervan Yayınları.
Murphey, Rhoads. (2007). Osmanlı’da Ordu ve Savaş, Çev. M. Tansu Akad, İstanbul: Homer Kitapevi.
Şirokorad, A.B. (2013). Osmanlı Rus Savaşları, İstanbul: Selenge Yayınları.
Tokalak, İsmail. (2010). Bizans Osmanlı Sentezi, İstanbul: Gülerboy Yayıncılık.
Virginia H. Aksan. (2002). Reframing the Question of Military Reform in the Ottoman Empire, International History Review 24.