İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Ağustos 19, 2026 27 dk okuma

YIKINTILAR ARASINDA AYAĞA KALKMAYA ÇALIŞAN ÜLKE: SURİYE İZLENİMLERİ

YIKINTILAR ARASINDA AYAĞA KALKMAYA ÇALIŞAN ÜLKE: SURİYE İZLENİMLERİ
Ağustos 19, 2026 27 dk okuma

Doç. Dr. Güray ALPAR

Tarihçi ve kültürel antropolog

 

Geçtiğimiz hafta Suriye’ye karadan gerçekleştirdiğimiz gezi, sadece bazı tarihi, kültürel ve turistik yerleri görme fırsatı yanında, bu ülkenin savaş sonrası durumunu ve sosyal yapıyı görme açısından da oldukça ilginç oldu.

Bir sosyal bilimci olarak, sadece nazari bilgilerle yetinmenin yeterli olmayacağı ve bir sosyal bilimcinin sahadan ve gerçeklerden kopmaması gerektiğine inanıyor ve Ankara-Adana-Hatay’dan İdlip-Halep-Hama- Humus ve Şam bölgesini uzanan çizgideki alan gezisine ait izlenimlerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz.

1990’lı yılların başında Irak’a yönelik Körfez Savaşı başladığında, Irak Sınırı bölgesinde Suriye televizyonlarını izleme fırsatını da buluyorduk ve o dönemde baba Hafız Esad’ın askeri birliklerde yaptığı konuşmalar yanında, bazı askerlerin diğerinin omuzuna çıkarak ve sürekli alkışlayarak izlemesi, Türkiye’de karşılaşmadığımız görüntüler olduğundan, oldukça ilgimizi çekiyordu.

Hafız Esad, 1963 Baas Darbesi ile Suriye’de adı duyulmaya başlamış ve darbecilerle birlikte hareket ettiği için “Suriye Hava Kuvvetleri Komutanı” olarak atanmıştı. Esad, darbeci kişiliğini devam ettirerek, 1966 yılında, Baas Partisinin geleneksel liderlerinin devrildiği  ikinci bir darbeye daha katıldı ve bu sefer Savunma Bakanı oldu. 4 yıl sonra ise üçüncü darbeyi kendisinin başa geçmesi için yapıyordu.1976 yılında Lübnan’ı işgal etti. Ardından kendisine karşı yapılan ayaklanmaları bastırmak için Şam’ın kuzeyindeki Hama şehrinin üçte ikisini içindeki insanlarla birlikte yok etti.

Hafız Esad, iktidara geldiğinde, devleti mezhepsel bir çizgi etrafında örgütledi. Sovyetler Birliği ile işbirliği yaptı. Bunda 1958 yılında Havacılık eğitimini geliştirmek üzere Sovyetler Birliğine gönderilişinin büyük rolü vardı. Zaten kendisi ve 2000 yılında ölümü sonrası yerine getirilen oğlu Beşar Esad 1924 yılına kadar Sovyet ve ardından Rusya ile iyi ilişkilerini devam ettirdi. Beşar Esad’ın kaçtığı yer de zaten Rusya oldu.

Gezi Organizasyonu Adana merkezli olduğundan, aynı gün Ankara’dan Adana’ya Otobüsle hareket ettik ve akşam 21.00 gibi Adana’dan çıkarak, İskenderun üzerinden Belen Geçidini aşarak, Hatay-Reyhanlı’ya ulaştık. Sınırı Reyhanlı-Cilvegözü sınır kapısı üzerinden geçtik. Sınırda yoğun bir tır trafiğinin olması dikkat çekiciydi. Türkiye ve Suriye arasında sınır ticaretinin daha da artması açısından burasının daha modern bir şekilde düzenlenmesi ve geçiş işlemlerinin hızlandırılması gereği bulunuyor. Bu konuda bölgede çalışmaların her iki ülke bölgesinde de devam ettiği görülüyor. Her iki tarafta da sınır görevlileri gerekli kolaylığı gösteriyor ancak turistik amaçlı geçişler için kullanılan taşıma araçlarının ve buna ilişkin düzenlemelerin yapılma ihtiyacı olduğu açıkça görülüyor. Araçlar yetersiz ve eski. Bunun yanında biletsiz olarak para toplanması (Sadece Türkiye tarafında para alınıyor. Suriye tarafında taşıma ücretsiz) işleminin ne derece doğru olduğu da araştırılabilir. Umarız bu konuda kısa süre içinde güzel düzenlemeler yapılır ve her iki taraftan da daha konforlu bir şekilde giriş çıkış mümkün olur.

Sınırdan geçişten sonra Suriye tarafında, her alanda süratli bir toparlanmanın gerçekleştiği görülüyor. Elektrik gibi hizmetler Türkiye’nin de yardımı ile sağlanıyor. Bunun dışında jenaratör ve güneş enerji sistemleri kullanılıyor. Sınırdan Şam’a kadar yollar beklediğimizden daha düzgün, ancak yol üzerinde Türkiye’deki gibi düzenli dinlenme tesisleri henüz yok. Değerlendirmemize göre birkaç yıl içerisinde bu yol ve üzeri daha konforlu ve seyahat için daha sistemli bir hale gelecektir. Tabi Suriye’nin toparlanmasına ve bir refah toplumu haline gelmesine izin verilirse…

Bu kelimeyi özellikle kullandım, çünkü çektiği bunca açıya rağmen ayakta kalabilen ve yeniden toparlanma gayreti içerisinde olan Suriye halkının refahını istemeyen bazı unsurlar var ve tüm güçleriyle kalkınma ve toparlanma çabalarının etkisiz olması için uğraşıyor gibiler. Bölgeye giderken sosyal medya hesabından, Suriye’nin 1960’lar yapımı eğitim uçaklarından bile rahatsızlık duyan Netanyahu’nun, seçim öncesi kendisini ayakta tutmak adına rahatsızlık duyduğunu biraz da esprili şekilde belirtmiştik. Şaka gibi. Hemen ertesinde 4 gün sonra bu sefer Suriye’nin İdlip şehri kırsalında yer alan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü’ne, 18 Ağustos’ta İsrail ABD’den kendini korumak maksatlı aldığı son model F15 savaş uçakları ile, dalgalar halinde hava saldırısı gerçekleştirdiği görüldü. Oysa, bu havaalanı 2013 yılından bu yana kullanım dışıydı. Üzerinde, çoğu yedek parçası bile olmayan,  bir kaç eski model uçak mevcut. Yeni yönetim kısıtlı koşullarla harap yerleri onarmaya çalışıyor ancak İsrail yönetimi tüm bunları tehdit gibi göstererek saldırılarla yok ediyor.

Üstelik bu saldırının hemen ardından Suriye Petrol Şirketi (SPC), Cebse Gaz Tesisi’nden gaz sevkiyatı sağlayan boru hattında meydana gelen patlamanın ilk incelemelere göre sabotaj kaynaklı olduğunu bildirdi. Bunlar açıkça İsrail’in çevresinde hiçbir medeni oluşuma izin vermeyen bir düşünce yapısını harekete geçirme isteğinde olduğunu gösteriyor. Emareler açık. Suriye’de bundan sonra önlem alınmadığı takdirde bu tür kışkırtıcı saldırılar, sabotajlar ve yıkıcı eylemlere hazır olmak gerekiyor. Çünkü Netanyahu seçimleri kazanmak için her türlü çalışmayı yapıyor ve yapmak istiyor. Nitekim Türk hükümeti İsrail’in bombaladığı eski havaalanı ile ilgisinin bulunmadığını açıkladı.

Mücadelelerin değişik yöntemlerinin var olduğunu bizler de biliyoruz. Bu bölgedeki İsrail politikaları konusunda ve gelişmeleri yakından izleyerek doğrudan Türkiye’yi savaşa sokma senaryoları üzerinde daha dikkatli olmak durumundayız. Çünkü Suriye’nin öyle kolay kolay anlaşılabilecek bir coğrafya olmadığını tarih bize anlatıyor.

1967 yılından beri işgal ettiği ve uluslararası hukuka ve kararlara göre Suriye’ye teslim edilmesi gereken Golan’daki işgal ve hakimiyetini, 2024 ertesi kuzeye ve Kuneytra üzerinden Şam’a doğru geliştirmiş, su kaynaklarına el koymuş, yeni mevziler ve savunma hatları işgal etmiş, Suriye’de ağırlıklı olarak Süveyda ilinde yoğunlaşan Dürzileri kışkırtmaya ve Suriye’den ayırarak kendisine bağlamaya çalışmakta, Suriye’deki diğer azınlıkları da kendi siyasi ve askeri emelleri doğrultusunda kışkırtmaya devam etmekte, Suriye ve Lübnan’ı kontrol eden Hermon (Şeyh) dağını işgal ve kontrol altında tutarak Türkiye sınırlarından başlayarak, Suriye ve Lübnan bölgesinin tamamına hakim konumda olmak istemektedir.

Netanyahu’ya göre, yaşamaya hakkı olan sadece kendisi ve kendi gibileri ve başka hiç bir toplumun yaşamaya, nefes almaya ve kendisini geliştirmeye hakkı yok. Asıl konu ve maharet çevresi ile ileriye dönük olarak barış ve dostluğa dayalı olumlu ilişkiler geliştirebilme diplomasi yeteneğidir. Yoksa her yeni doğan çocuğu daha başlangıçta düşman, her basit makinayı geleceğe yönelik tehdit görme aşırı mantığı bir ülkeyi bir yere götürmeyeceği gibi her geçen gün çevresel tehditleri artırır ve o ülkenin ve çevresinin yıkımına neden olur. Bu düşünce devam ettiği sürece de dünyaya barış ve huzur gelmesinin imkanı olmaz.

Gezimiz süresince güneye inildikçe hava aydınlandı ve biz sabaha karşı Şam’a yaklaşırken arazi yapısının değiştiği ve Şam çevresinin daha bir yükseltiye sahip coğrafya olduğunu gördük. Gördüğümüz bir başka husus ise Esad yönetiminin başkent çevresinde aldığı askeri önlemler ve mevzilenmeleriydi. Şehrin girişinde yerle bir olmuş ve harabe haline dönmüş mahalleler ise rejime karşı olduğu için, Beşşar Esed rejimi tarafından, 21 Ağustos 2013 tarihinde  düzenlediği saldırılarda sarin gazı kullandığı, Şam’ın doğusundaki Doğu Guta banliyösü. Bu saldırılarda Sarin gazı için hemen üstündeki Kasiyun dağı kullanılmış. Saldırılarda çocuklar ve kadınlar dahil en az 1400 sivilin hayatını kaybettiği BM dahil uluslararası kurum raporlarıyla belgelendirilmiş durumda ve açık bir savaş suçu.

Bu mahalleler Şam’ın kuzeyindeki 1200 metre yüksekliğindeki, peygamberler dağı da denilen Kasiyun Dağı eteklerinden yukarı doğru uzanıyor. Bu dağ şehre tamamen hakim. Dağa çıkmak istedik ancak henüz sivil ziyaretlere açılmadığı için yarısındaki Kontrol Noktasından geri dönmek zorunda kaldık. Ama burası yine de çevreye hakim olduğu için etrafı görme fırsatı bulduk. Bu dağda, Hz. Adem’in oğullarından Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğüne inanılıyor. Bu yüzden burasının, yeryüzünde “ilk kanın aktığı ve ilk cinayetin işlendiği yer” olduğuna inanılıyor.. Urfa ve civarında yaşadığına inanılan Hz. Eyüp ve Hz. İbrahim gibi bir çok peygamberin bu dağı ziyaret ettiğine de inanılıyor. Şam’a giderseniz ve çıkışa izin varsa burasını mutlaka görmenizi tavsiye ederiz.

Suriye coğrafyasının daha tarihin ilk dönemlerinden bu yana Anadolu coğrafyası ile doğrudan ve yakın ilişkilerini biliyoruz ve bu durum günümüzde de devam ediyor. Dolayısıyla her iki coğrafyada olanlar birbirini hemen etkiliyor. Bu sebeple her iki tarafın da birbirini iyi tanıması gerekiyor.

Bir tarihçi ve antropolog olarak şimdiye kadar yapmış olduğum okumalar ve alan araştırmalarından bildiğim kadarıyla, Anadolu’daki Hatti Kültürü Mezopotamya kültüründen farklılıklar gösteriyor ve MÖ 2000’lerde Anadolu’da görülmeye başlayan Hitit Kültürü de bu farklılaşmayı artırıyor. Bildiğiniz gibi bizler alan araştırmalarını seviyoruz ve çalışmalarımızı sadece Türkiye’de değil dünyanın bir çok ülkesinde bizzat yerinde yaptığımız araştırmalarla destekliyoruz. Bu anlamda Suriye’ye gitmişken, Mısır Firavunu II. Ramses ile Hitit Kralı II. Muvatalli arasında bundan yaklaşık 2400 yıl önce MÖ 1274 yılında gerçekleşen savaştan bahsetmeden de olmazdı.

Çoğu kişi savaşın Suriye’de geçtiğini bilir ama tam yerini merak etmez. Bu savaşı önemsemez ve araştırmayı gereksiz bulur. Halbuki bir tarihçinin, bir antropoloğun ve uluslararası ilişkiler uzmanının ve dahi jeopolitik bilimcinin bu savaşı tam olarak incelemesinde ve bugün olan olaylara dair bilimsel sonuçlar çıkarmasında çok büyük faydalar olduğuna inanıyoruz.

Savaşın geçtiği yer  Suriye’de Şam’ın kuzeyidir. Günümüz Suriye sınırları içinde Humus şehrinin 25 km kadar güney batısında yer alan Asi Nehri (Lübnan’dan doğar Suriye Humus ve Hama’dan geçer ve Antakya’da Türkiye’ye geçerek Akdeniz’e dökülür. Nehirler güneye aktığı halde bu nehir coğrafi yapı nedeniyle kuzeye akar. Bunun için Asi denir) kıyısındaki Kadeş Şehri harabeleri çevresinde gerçekleşmiş olup, Tell nebi Mend höyüğü olarak da bilinen arkeolojik alan civarında meydana gelmiştir. Burasını uzaktan da olsa gezimiz esnasında görmek bizim için büyük bir şans olmuştur. Çünkü Anadolu’da Çorum ve Ankara civarındaki Hitit varlığını biliyoruz ki bu kalıntılardan birisi benim doğum yerim civarındadır. Geçtiğimiz yıl ise Mısır’ın Kahire’den sonra Başkenti olmuş ve II. Ramses’in de sarayının bulunduğu ve görme ve inceleme fırsatı bulduğumuz, Nil Nehri güneyindeki Sudan’a yakın Luksor kenti olmuştur.

Böylece Çorum-Ankara- Suriye Kadeş ve Kahire- Luksor bağlantısını kurma, olaylar arasındaki bağlantıları oluşturma fırsatını bulmuş olduk ki zaten Jeopolitik bilimini de biz bu bağlantıları oluşturabilme yeteneği olarak tarif ediyoruz. Savaştan 14 yıl sonra imzalanan ve dünyanın ilk bilinen barış anlaşması olan ve “Ebedi Anlaşma” olarak bilinen (Anlaşma metni okunursa anlaşmanın sonsuza kadar geçerli olacağı ve Mısır ve Hitit halklarının sonsuza kadar barış içinde yaşayacağı, anlaşmanın çocuk ve torunları dahi bağlayacağı ifade ediliyor. Ramses’in de Mısır ve Hitit halklarını sonsuza kadar birbirine dost ettim yazılı ifadesi mevcut), II. Ramses ile II. Hattişuli arasında imzalanan Kadeş Barış Antlaşmasının Hitit Başkenti Hattuşa’da bulunan Hitit nüshalarının iki kopyası İstanbul Gülhane parkı civarındaki Arkeoloji Müzelerine bağlı Doğu Eserleri Müzesinde ve bunu da önceden görme fırsatı bulmuştuk. Diğeri Berlin’de ve bir nüshası da Newyork  BM Genel Merkezinde. II. Ramses ise bu savaşa dair 4 anıt yaptırmış olup bunlardan birisini Luksor’da görme fırsatı bulmuştuk. Teb’deki Ramesseum ve Karnak tapınaklarına anlaşmanın iki nüshası kazınmış durumdadır. Araştırmacı gençlerimizi buraları görmeye ve konuyu bilimsel olarak daha derinlemesine incelemeye davet ediyoruz. Yoksa yol üzerindeki bu harabeler hiç merak edilmeden ve ders alınmadan unutulup gidecek…

MÖ 1274 yılında, Mısır ile Hitit İmparatorluğu arasında gerçekleşen Kadeş Savaşı, tarihin bilinen ilk süper güçler arası karşılaşması ve en büyük savaş arabası muharebelerinden birisidir. İki süper güç olan Mısır ve Hitit devletleri, Suriye topraklarındaki zengin ticaret yollarını ele geçirmek için çarpışmıştır. Süper güçlerin çarpışması, 2400 yıl önce bölgeye egemen olma mücadelesi. Zamanına göre büyük askeri güç birikimleri bu bölgeye aktarılmış. Binlerce savaş arabası. Ticaret yollarını ve stratejik koridorları ele geçirme düşüncesi. Ramses öyle uzaklardan geliyor ki biz geçtiğimiz yıl otobüsle sadece Kahire’den luksor’a giderken bile o çöl yollarında perişan olmuştuk. Ramses Kadeş için ordusunu, Pi-Ramses olarak bilinen askeri üssün bulunduğu ve özel olarak inşa ettirdiği şehirden hareket ettirdi. Bu şehir özellikle Hitit tehdidine karşı stratejik amaçlı inşa edilmişti. Burası Mısır’ın o dönemde Delta bölgesindeki başkentiydi. Rotası da öyle kolay değildi. Şam kapısı olarak bilinen Gazze’den geçti. Kuzeye doğru ilerleyerek önceki yıl kendi safına çektiği Amurru krallığı topraklarından geçti. Yanında 4 tümen bulunuyordu. Bekaa vadisi üzerinden bugünkü Suriye Humus şehrindeki Asi nehri hattına ulaştı.

Bu arada o dönemdeki diğer süper güç Hitit Devletinin stratejik aklını da ihmal etmemek gerekir. Demiri keşfeden ve sırrını uzun yıllar kimseye vermeden üstünlük sağlayan bir devletti. Devletin başındaki II. Muvatalli devlet merkezini gerek kuzeydeki saldırılardan korumak gerekse güneydeki Mısır tehlikesine daha yakından müdahale edebilmek maksadıyla kısa bir süreliğine Hattusa’da  sonradan II hattuşili ismini alacak olan kardeşini bırakarak Tarhuntaşşa’ya taşıdı. Yeri tam olarak belirlenemedi ancak tarihçiler burasını bugünkü Karaman bölgesi ile Silifke arasındaki bir bölge ve civarı olarak tahmin ediyor. Böylece devlet merkezi güney sınırlarına daha yakın oldu ve operasyon ve savaşlar daha kolay icra edildi. Burasının iklimi de hazırlıklar için uygundu. (Başkentin konumu gerçekten önemlidir ve Türklerin de sürekli olarak fetih yaptıkça başkenti ilerilere doğru taşıdığı görülmüştür. Bunun istisnalarından birisi Edirne’den sonra İstanbul olmuştur ve Viyana kuşatması gibi stratejik savaşlarda sıkıntısı uzaklık nedeniyle çok fazla hissedilmiştir).

Kadeş Savaşına dair daha bir çok husus söylenebilir, yorumlar yapılabilir ancak o dönemde de istihbarat ve psikolojik harekat teknikleri gelişmişti ve aldığı yanlış istihbarat ve Hitit Kralının kendinden korkup kaçtığı sahte haberlerine inanan II. Ramses’in düşüncesiz ve aşırı cesareti, kuvvetlerini parça parça muharebeye sokmasına neden olmuş ve neredeyse imha olacakken arkadan gelen kuvvetlerin yardımıyla durumu toparlamıştı. Savaşta Mısır Ordusunun piyade kaybı fazla iken Hitit Ordusunun atlı savaş arabası kaybı oldukça fazlaydı. Ramses Mısır’a doğru çekildi ancak Hitit Ordusu bu yüzden onu takip edemedi. Bazı yerleri Hitit Ordusuna bırakarak Mısır’a geri çekilen Ramses yaptırdığı anıtlarda, “Alçak Hitit Kralı barış için bana yalvardı” diye yazdırsa da asıl kaybeden ve Suriye’den kuzeye doğru ilerlemesi duran kendisiydi.

Asıl konu ise döneminin iki süper gücünün kendi aralarındaki mücadeleleri her iki devleti yıpratması olmuştu. Hitit Devleti için Asur tehlikesi baş göstermiş, Mısır ise denizden gelen kavimlerin baskısı altına girdi. Anlaşma ve ittifak zorunluydu ve öyle de oldu.

Tüm zamanların en iyi komutanları arasında gösterilen Halid Bin Velid’in mezarı da Kadeş’in bulunduğu Humus şehrinde, adını taşıyan Halid Bin Velid camisi içerisinde ve mutlaka gidilince ziyaret edilmesi gereken yerler arasında.

Halid Bin Velid geç Müslüman olmuştur. 628 yılında Müslüman olduktan sonra Mekke dahil Arabistan yarımadasında bir çok yeri ele geçirdiği gibi, 3 yıl içinde o zamanın süper güçleri olan Sasanileri ve Doğu Roma imparatorluğunu hezimete uğratarak Suriye ve Irak’ı zapt etmişti.

İlk başarısı Müslüman olduğunun ertesi yıl bir nefer olarak 3000 kişi ile katıldığı Mute Savaşında, mevcudu 100.000’den fazla olan Doğu Roma Ordusu arasındaki savaşta, baştakilerin şehit olması üzerine başarılı bir şekilde Orduya geri çekilme manevrası yaptırması ve Medine’ye geri döndürmesi olmuştur.

Girdiği 100’den fazla savaşın tamamını kazandığı gibi yara dahi almamıştır. Hz. Ömer tarafından Gazze civarındaki 636 yılındaki Yermük savaşı esnasında görevden azledilmiş ancak mektup yeni komutan atanan Ebu Ebeyde tarafından, “ordunun morali bozulmasın” diye, kendisine savaş sonrasında verilmiştir. Halid Bin Velid hiçbir tereddüt göstermeden Ebu Ebeyde’nin emrine girmiştir. Savaşta Suriye, Şam ve Filistin bölgesi Anadolu içlerine kadar ele geçirilmiş ve Mısır ve Kuzey Afrika yolu açılmıştır.

Bu arada Yermük savaşının, Yermük nehri yakınlarında ve günümüz Suriye, Ürdün ve Golan Tepelerinin birleştiği noktada gerçekleştiğini söylersek, Golan’dan başlayan hattın ne kadar stratejik önemde olduğu ve nereleri etkilediği de kolayca anlaşılabilir.

Ömrü savaş alanlarında geçen Halid Bin Velid 642 yılında yatağında vefat etmiştir. Oğlu Süleyman ise Hz. Ömer döneminde Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşmüştür. Mezarı  aynı ilde Sur ilçesinde bulunan Hz. Süleyman Camisi ve türbesindedir. Kendisiyle birlikte bu türbede 27 sahabe daha yatmaktadır.

Diğer bir oğlu olan Abdurrahman’ın ise, Emevi halifesi Muaviye’nin emriyle İbn Usâl adında bir Hristiyan doktor tarafından zehirlenerek öldürüldüğü söylenmektedir. Mezarı, aynı camide ve Halid Bin Velid’in hemen yanındadır.

Suriye’de Şam’a gidince görülmesi gereken yerlerden birisinin de 1277 yılında Şam’da vefat eden Memlük Türk Hükümdarı Sultan I. Baybars’ın Emevi Cami yakınlarındaki Zahiriyye Kütüphanesi içindeki türbesidir.

Sultan Baybars’ın vasiyeti üzerine, öldükten sonra oğlu Sultan el-Melikü’s-Saîd Berke Han tarafından inşa ettirildi. Emevi Camii’nin hemen yakınındaki Melikü’l-Adil Türbesi’nin karşısındadır. Türbe odası, Memlûk sanatının en güzel örnekleri olan renkli mermer kakmalar ve altın varaklı mozaiklerle kaplıdır. Kütüphanesi ise dönemin en zengin el yazması koleksiyonlarına sahipti.

Baybars büyük bir Türk komutanıdır. Başarıları nedeniyle Memluk Devletinde Sultanlığa kadar yükselmiştir. Bir Kıpçak Türkü olan Baybars 1220’li yıllarda Kıpçak topraklarında doğdu. Kıpçak Türklerinden Ulubarlı zümresine mensup Borçoğlu (Barçalı/Borlu) boyundandır.

Moğollar 1259 yılında Halep’i kuşatmış ve ele geçirmişler ve 1260 yılında Mısır’a yönelmişlerdi. Hülagu Han Memluk Sultanı Kutuz’a haber göndererek Mısır’ın kendisine bağlı bir il olmasını istemişti. Doğal olarak reddedildi.

Baybars’ın askeri kariyerindeki başarısı 03 Eylül 1260 tarihinde, Akka üzerinden, Ölü Deniz Doğusundan güneye ilerleyen Moğol Ordusuna karşı olmuştur. Bölgeyi iyi bilen Baybars, Ayn Calud civarında Moğol Ordusu ile savaşa girmiş, planlarını önceden ayarlamış, ordunun büyük kısmını ağaçlıklar arasına saklayarak, kendi birliğiyle vur kaç taktiği yaparak onları asıl pusu bölgesine çekerek kuşatmış ve aralarında Moğol Komutan Ketboğa Noyan’ın da bulunduğu Moğol ordusunu büyük bir bölümüyle imha etmeyi başarmıştır. Bu başarısı sonrası kendisine söz verilen Halep bölgesi verilmeyince de Kutuz’u öldürmüş ve devlet büyüklerinin ortak kararı ile Sultan olmuştur.

Yenilmez olarak nitelendirilen ve o zamana kadar hiç kaybetmeyen Moğol Ordusunu 1260 yılında Ayn Calut Savaşında yenilgiye uğratması ona büyük bir ün kazandırmış, ardından Moğolların yıktığı Bağdat’ta Abbasi Halifeliğini yeniden ayağa kaldırmış ve Antakya Prensliği başta olmak üzere Ortadoğu’daki birçok Haçlı kalesini fethetmiş ve ölmeden hemen önce Anadolu Selçuklu Beylerinin çağrısı üzerine Kayseri’ye kadar giderek, Anadolu’nun Moğol yıkıntısı sonrasında toparlanmasına yardımcı olmuştur. Selçuklu devlet adamlarının daveti ile Anadolu üzerine sefere çıkan Memlûk Sultanı Baybars, 1277 tarihinde Moğolların Selçuklu toprakları üzerinde konuşlandırdıkları askerlerini Elbistan’da kesin bir yenilgiye uğrattıktan sonra Kayseri şehrine girmiştir.

Doğal olarak Suriye’de görülecek daha bir çok yer var. Şam’da Emevi Cami yanında, şehit edilen peygamber yakınlarının bazıları temsili olan kabirleri bunlar arasında. Şam ve Halep’den geçen Hicaz demiryolunun yeniden açılması gündemdeyken Şam’daki ve Halep’deki tren garlarının ve trenlerin görülmesi iyi olur. Şam kullanılmıyor ancak o dönemde kullanılan bir tren cadde üzerinde. Ayrıca Halep de mutlaka ziyaret edilmeli. Halep Kalesini mutlaka görmenizi ve hemen yakınındaki çarşısını gezmenizi tavsiye ederiz.

Suriye ile aranıza bir sınır çizip öylece iki yakada bekleyemezsiniz. Bu bölgelerde Türk varlığı milattan önceki dönemlere, İskitlere kadar götürebiliriz. Daha öncesine dair elimizde fazlaca bir bilgi yok ancak kaynaklara göre İskitler (Saka Türkleri), MÖ 8. yüzyılda, Karadeniz’in kuzeyinden çıkarak, Mezopotamya ve Suriye üzerinden Filistin topraklarına ve Arabistan’a kadar ulaştılar (Erdemir Hatice ve Halil, Güneybatı Asya ve Avrasya’da İskit Askeri İzleri, Tarih Okulu, 2010, Sayı 7). Ardından milattan sonraki dönemde Hun Türklerinin de bölgede bir süre egemen olduğuna dair tarihsel belgeler bulunmaktadır.

868 yılında, Abbasiler döneminde Mısır’da kurulan ilk Müslüman Türk Devleti olan Tolunoğulları Devletinin Libya’dan başlayarak, Filistin ve Suriye’de Anadolu kıyılarına kadar egemen olduğunu, halka eczaneler ve hastahaneler vasıtasıyla ücretsiz sağlık hizmeti sunduğunu ve bu bölgelerdeki halkın gönlünü kazandığını da unutmamak gerekir. Sonrasında ise zaten bu bölgelerde Türkler hep var olmuşlardır. Selçuklu Sultanı Alparslan’ın Abbasi Halifesinin isteği üzerine Suriye ve civarında düzeni sağlamak maksatlı seferler düzenlediğini de biliyoruz.

Abbasiler Suriye bölgesine yerleştirdikleri Türk boyları ile kuzeye Doğu Roma İmparatorluğuna karşı bu bölgenin korunmasını ve güvenliğini sağlamışlardı. Ardından Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kardeşi Tutuş tarafından 1092 yılında Suriye’de kurulan  ve Başkenti Halep ve Şam olan Suriye Selçuklu Devletinin, bölgeye Türk nüfusunun gelmesine aracı olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu dönemler yoğun Haçlı Savaşlarının yaşandığı dönemdir ve Haçlılara karşı bu bölgenin savunmasında Türklerin sadece Anadolu’da değil, Antakya’dan başlayarak, Suriye, Lübnan, Golan ve Filistin’de önemli roller üslendikleri bilinmektedir. Türklerin bu hat üzerinde yerleştirilmeleri stratejik düzeyde alınan bir kararın sonucuydu ve Haçlı saldırılarının sona erdirilmesinde oldukça etkiliydi.

Ardından Osmanlı Döneminde de bir çok Türk boyunun Suriye bölgesine yerleştirildiğini ve zorunlu göçe tabi tutulduğunu biliyoruz. Bu dönemde de özellikle Halep bölgesine yerleşen Türk obaları bulunmaktadır.  Örneğin, Beydilli kolu Halep’in doğusunda yaşıyordu. Sayıları oldukça fazla büyük bir koldu. Beydili Urfa Harran ve Akçakale’den başlayarak bugünkü Suriye’nin Rakka eyaletine kadar olan bölgede göçebe halde yaşarken, bu bölge ile Belih Çayı kıyılarında Osmanlı tarafından zorunlu iskana tabi tutulmuşlardı (Refik: 100-109; Orhonlu:55-59). 19 Aralık 1692 tarihinde Rakka Beylerbeyi Kadızade Hüseyin Paşa, iskanı kalıcı kılmak ve bölgedeki sorunları çözmek amacıyla Beydili Aşireti ile Arap kabileleri arasında bir sözleşme imzalattığı da belgelerde mevcuttur (BOA, MAD, nr. 534, s. 12-13). Bu resmi belgelerden de anlaşıldığı üzere sadece Rakka bölgesine yerleşen 80.000 gibi büyük bir topluluk bulunmaktadır.

Yerleşik iskân emri o dönemde yazılan şu şiirde en açık şekilde anlatılır:

Kadir Oğlu Yusuf Paşa gelende, Yalan dünya benim derdi Beydilli, Seksen bin evle Rakka’ya iskân olanda, Tayı Muvali’yi kırdı Beydilli.

Ne yazık ki Suriye ve Filistin bölgesindeki tarihi Türk varlığı zamanla unutulmuş ve bu bölgedeki Türkler görmezden gelinerek başka milletler ve ırklar arasında kültürlerini olmasa da dillerinin ve kimliklerinin kaybolmasına adeta göz yumulmuştur. Halbuki başta İsrail’in işgaline kadar başta Golan olmak üzere bir yüz yıl öncesine kadar Suriye’nin birçok yöresi Türk kökenli obalar ve oymaklar tarafından doluydu. Hafız Esad döneminde Golan’dan savaş nedeniyle boşaltılan Türk köylerinin bir daha tekrar bölgeye dönmesine izin verilmemiştir. Bizler unuttuğumuz bu bölgeleri Suriye’de meydana gelen iç savaş sonrasında hatırlamaya başladık ancak tam olarak buradaki Türk varlığını ortaya koyabildiğimiz söylenemez. Bölgedeki tarihi Türk varlığı iki ülke arasında kuvvetli bağları oluşturmaktadır ve halen Suriye ve civarında dilleri Esad rejimi tarafından yapılan baskılarla biraz değişmiş olsa da, Türk boyları kültürel geçmişleriyle yaşamaya devam etmektedirler ve konu ile ilgili ciddi araştırma gereği bulunmaktadır.

Suriye bağımsız bir ülkedir. Buna artık herkesin saygı duyması gerekiyor. Yapmış olduğumuz gezide Suriye’de yaşayanların yıllarca yaşadığı büyük acılar sonrası tekrar toparlanma gayreti içerisinde olduğu ve kendi vatan topraklarında yeniden hayatta kalma mücadelesi verdiği görülmektedir. İnsanlar yoğun bir şekilde yıkıntılar arasında yeni hayatlarını kurmaya çalışmakta ve aileleriyle birlikte tüm medeni insanlar gibi yaşama mücadelesini sürdürmektedir. Halep sokakları 24 saat canlıdır. İnsanlar akşam dışarıya çıkıp yemek yemekte, alışveriş yapmaktadır. Ticaret zor da olsa canlanmaya başlamıştır. Canlı ve hareketli bir ticari hayat vardır. Bir çok şey daha düzelmemiştir belki ama düzelme eğilimindedir. Üniversiteler faaliyete geçmiştir ve eski seviyelerine ulaşma gayreti içerisindedir. Lezzetli yemek yiyebileceğiniz güzel lokantalar vardır. Fiyatlar Türkiye’ye göre makuldür. İş yapma potansiyeli vardır. Halkın bir kısmı Türkçe bilmektedir ve sizinle konuşarak irtibata geçmektedir. Kısıtlı imkanlarla güvenlik hizmeti 24 saat sağlanmaya çalışılmaktadır. Giderek daha da iyiye gideceği tahmin edilmektedir. Ancak burada ülkedeki huzur ve güveni bozmak isteyenlere ve halkın refaha ulaşmasını istemeyenlere karşı Suriye güvenlik güçlerinin daha dikkatli olmasında fayda olduğu düşünülmektedir.

Tarihsel konumundan dolayı Suriye bölgesi bir çok inancın bir arada yaşadığı bir bölge olduğundan inançlar ve inançlara saygı bölgede en hassas konulardan birisidir. İslamiyetin ilk yıllarında yaşanan olaylar istismar edildiği takdirde sonu gelmez çatışmalara dönüşebilmektedir ki bu konuda herkesin dikkatli olması gerekmektedir.

Şüphesiz daha yazacak, anlatacak çok şeyler var. Farklılıklarımızdan daha fazla benzer yönlerimiz mevcut. Kişilerin eğitimi, eğilimi ve bakış açısına göre gördükleri ve değerlendirmeleri değişebilir. Bunlar yapmış olduğumuz kısa gezi esnasında bizlerin tespit edebildiği bazı küçük noktalardan ibaret. Ortaya koyduğumuz naçizane küçük çalışmanın üzerine konulacak fikir ve izlenimlerle konunun daha da geliştirilmesi ve bilimsel hale getirilmesi mümkün olabilecektir. Bu ilaveler bizi ziyadesiyle memnun edecektir. Zaten biz de bu mütevazi çalışmayı bu maksatla ortaya koyduk.

Bundan sonraki gezilerimizde daha kalkınmış, toparlanmış, refah düzeyi artmış bir Suriye ile karşılaşmak dileklerimizle…

 

 

 

PAYLAŞ:

Diğer Yazılar

Değerlendirme ve Analizler
DEĞİŞEN GÜVENLİK MİMARİSİ VE NATO
Değerlendirme ve Analizler
ZAFERLER AYI VE HARBİN JEOPOLİTİĞİ