İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Temmuz 4, 2026 15 dk okuma

ANALİZ: NATO’NUN JEOPOLİTİĞİ

ANALİZ: NATO’NUN JEOPOLİTİĞİ
Temmuz 4, 2026 15 dk okuma

ANALİZ: NATO’NUN JEOPOLİTİĞİ

Tümgeneral (E) Doç. Dr. Güray ALPAR

Bir savunma örgütünün oluşturulması, bugünden yarına öyle rastgele olmaz. Bu kapsamda, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO)’nün ne zaman ve hangi ihtiyaca binaen neden kurulduğunun iyi anlaşılmasına ve geleceğinin de buna göre tasarlanmasına ihtiyaç var.

Tarih boyunca güçlü devletlerin, diğer güçlü devletlerle doğrudan sınırdaş olmaması ve arasına bazı tampon devletler koyması stratejik bir kuraldır. Bunun tarihteki ilk örneklerinden birisini, güçlü ordulara ve geniş sınırlara sahip olan Asurluların (MÖ 2025-MÖ 612) sınırlarını doğal engellere dayandırmamaları ve etrafındaki Medler, İskitler ve Babilliler gibi güçlü devletlerle tampon bölgeler oluşturamamaları nedeniyle, doğrudan saldırılara maruz kalmaları ve ortadan kalkmaları oluşturur.

24 Ağustos 1949 tarihinde yürürlüğe giren NATO temel anlaşma metnini, 12 ülke imzalamıştı. Bu 12 ülkeyi harita üzerinde bir analize tabi tuttuğumuz zaman hemen şu sonuca varabiliriz: Her ne kadar ittifakın amacının üye ülkelerin özgürlük ve güvenliklerini sağlamak olduğu ifade edilse de açıkça görülür ki bu ülkeler, belirgin bir Sovyet tehdidine karşı öncelikle İngilizleri, sonrasında ise ABD’ni korumak amacıyla ve belirgin bir tampon bölge oluşumunu sağlamak maksatlı seçilmişti.

Belçika, Hollanda, Lüksemburg, İzlanda, Norveç gibi askeri olarak ve insan gücü yönünden oldukça zayıf olan ülkelerin ittifaka ne sağlayacağını zaten başka türlü izah etmek oldukça zordur. Bu ihtiyaç daha sonraki takviyelerle daha da kapatılmaya çalışılmıştır. Bu ülkeler arasında Almanya ve İspanya yoktur ve daha sonraki aşamalarda, soğuk savaş dönemi sonuna kadar NATO’ya dahil edilenler bu bölgeleri genişletmek, uzatmak ve Sovyetler üzerinde baskı oluşturmak amaçlıdır.

Metodolojik olarak, şimdi de neden o dönemde böyle bir oluşuma ihtiyaç duyulmuş olabileceğini ortaya koymakta fayda var.

İkinci dünya savaşı sona ererken, Yalta (4-11 Şubat 1945) ve Potsdam Konferansı (17 Temmuz- 2 Ağustos 1945) gibi müttefikler arasında savaş sonrasına ilişkin toplantılar gerçekleştirildi. Savaşın sonuna doğru Sovyetler Birliği hızlı bir ilerleyişle Almanya içlerine kadar girdi. Girdiği bölgelerden çekilmediği gibi; askerlerini terhis etmedi, gücünü muhafaza etmek bir yana artırdı ve yeni bölgeleri kontrolü altına almaya başladı. Yalta’da Montrö’nün artık eskidiğini ve geçerliliğini kaybettiğini iddia eden Sovyetler, Potsdam Konferansında Boğazlardan açıkça üs talep eder duruma gelmişti. Sovyet basınında ise “İngiltere ve Amerika’yı ikaz ediyoruz. Atom bombası bizi durduramaz. Sovyetler Birliğinin hudutlarının emniyete alınması hedefine ulaşılmasına hiçbir kuvvet engel olamaz” haberleri yayınlanıyordu. Sovyetlerin Boğazlardan üs talep etmeleri ABD ve İngilizler için kabul edilemez bir durumdu. İngiliz Basınına göre, Boğazlar İngiltere’nin emniyet bölgesine dahildi ve bu bölgede Sovyetler ’in tek taraflı olarak statükoyu bozmaya yönelik girişimleri Sovyet-İngiliz ilişkilerinde vahim sonuçlar yaratabilirdi. Zaten Yalta sonrası Türkiye’nin derhal Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek, BM Konferansına kurucu üye olarak katılması gerektiğini de dönemin Dışişleri Bakanı Hasan Saka’ya tavsiye eden de İngiliz Büyükelçi Maurice Peterson olmuştu.

Bundan sonra Sovyetlerin Boğazların statüsünün değiştirilmesi, buranın Türkiye ile birlikte kontrolü, Boğazlarda kendilerine üs verilmesi yanında Kars ve Ardahan’ın da Sovyetlere terk edilmesi istekleri birbiri ardına geldi. BM Genel Kurulunda Sovyet delegesi, Türkiye’yi savaş tahrikçiliği ile suçladı, Sovyet Donanması Boğazlara yönelik talepleri tekrar gündeme getirdi.

Bu konu TBMM’nin oturumunda 20 Aralık 1945 tarihinde gündeme gelirken, o dönemde Meclis Başkanı olan Kazım Karabekir tarafından yapılan şu jeopolitik değerlendirmenin (TBMM Zabıt Ceridesi, Dönem: VII, Cilt: 20, s. 259) günümüzde de geçerli olduğunu akıllardan çıkarmamak gerekiyor:

“…Kars yaylasına hâkim olmak demek, Anadolu’yu istila etmek için pusuya yatmak demektir. Kars yaylasına hâkim olmak, demek, Dicle ve Fırat’ın boyunca, Akdeniz ve Basra Körfezine inen yolların tepesine hâkim olmak demektir. Kars yaylası oralara inecek büyük seli tutan biricik settir, milli belkemiğimizdir. Kırdırırsak mahvoluruz. Boğazlar; milletimizin hakikaten boğazıdır. Saldırtmayız. Sonuna kadar çarpışırız. Dilerim ki eski Çarlık düşmanlığı bir kere daha hortlamasın. Bu dostluk asla bizim tarafımızdan bozulacak değildir. Eğer bozulursa, cihan yıkılmaya kadar düşmanlık sürüp gidecektir. Rus dostlarımıza bir cümle daha ilâve etmek yerinde olur: Türk dostluğu Ruslara da kuvvet verir. Türklere güvensinler. Fakat Türk dostluğunun yolu da ancak milletimizin iradesinin tecelli edebileceği bu Büyük Millet Meclisi’nden ve onun kurduğu Devlet manzumesinden geçer.”

Buna rağmen Türkiye’nin NATO’ya girişi hemen gerçekleşmedi. Burada asıl neden İngiltere’nin Türkiye’yi Ortadoğu Bölgesinde başka bir organizasyon için düşünmesiydi. Türkiye ilk başvuruyu 11 Mayıs 1950 tarihinde yapmasına rağmen, Kore Savaşına asker gönderdi ve ancak 1952 yılında Yunanistan ile birlikte NATO’ya kabul edildi. Yunanistan’ı kendi deniz yollarının emniyeti için kurduran ve Adalar Denizinin neredeyse tamamını kendisine hediye eden İngilizler, burada da Yunanistan’ı kayırmadan edememişti.

Türkiye NATO’ya girmesinden sonra şüphesiz bir ittifak güvencesi altına girmiş ve eğitim açısından bazı kazanımları olmuştur. Ancak diğer taraftan NATO içerisinde hiç de diğer devletler gibi eşit muamele gördüğünü söylemek mümkün değildir. Öncelikle üretimi kısıtlanmış, uçak vs. fabrikaları kapattırılmış, II. Dünya Savaşından kalan eski hantal sistemler kendisine verilmiş ve daha da önemlisi bu bölgede 1 milyona ulaşan askeri NATO için ayakta tutarak, diğer Avrupa NATO ülkeleri savunma harcamalarını küçük tutarak bunu ekonomik kalkınması için kullanırken, önemli bir külfeti üslenmek durumunda kalmıştır. ABD Başkanı Lyndon B. Johnson tarafından 5 Haziran 1964 tarihinde verilen ve Türkiye’nin, Sovyetler Birliği tarafından işgale uğraması durumunda, NATO müttefiklerinin Türkiye’yi savunmayabileceği ifade eden mektup gibi ayırımcı müdahaleler yanında, 1974 tarihinde Kıbrıs’taki Türkleri katliamdan koruyan müdahalesi sonrası ambargolara maruz kalması, yoğun terör saldırılarına maruz kalırken NATO’nun 5. Maddesinin gündeme gelmesi bir yana, terör unsurlarının müttefikleri tarafından koruma altına alınması, Türkiye içindeki bazı olaylara müdahale edilmesi benzeri uygulamalar ese NATO’yu iyice sorgulanır hale getirmiştir.

Soğuk Savaş sonrası Türkiye çevresinde gerçekleşen ve Türkiye için bölgesel istikrarı bozan olaylara yaklaşımlar ve Türkiye’nin güvenlik gereksinimlerinin dikkate alınmamasının doğurduğu sıkıntılı durumlar ise zaten bilinmektedir.

Türkiye’nin NATO için üslendiği yükümlülükler ve Avrupa ve Dünya için güvenliğin sağlanmasındaki rolü her fırsatta övgü ile dile getirilmektedir. Ancak uygulamada Türkiye’nin maruz kaldığı haksızlıklar çok farklı bir şekilde gerçekleşmektedir. Bunun son örneğini, Türkiye’nin ihtiyacı olan hava savunma sistemlerinin temininde açıkça görmek mümkündür. Böylesi önemli bir bölgede önemli görevleri üslenmiş NATO’nun en büyük ülkelerinden birisine hava savunma sistemleri verilmemiş, diğer bölgelerden geçici olarak getirilen hava savunma sistemleri ise en kritik anda çekilerek, bölgede Türkiye hava savunmasız bırakılmıştır. Bunu başka ülkelerden temin etmeye çalıştığında ise CAATSA yaptırımlarına tabi tutularak, düşman ilan edilmiş, ambargolar ve yaptırımlara tabi tutulmuş ve F 35 programından çıkarılma yoluna gidilmiştir. Bütün bunlar yapılabilecek en büyük hatalar olma yanında, bu bölgede NATO’yu güçsüz düşürülmeye yönelik çalışmalardır. Zaten bazı NATO ülkelerinin terör örgütlerine kolaylıklar sağlaması yanında, Türkiye ile birlikte NATO içerine alınan Yunanistan’ın, sürekli olarak Türkiye’nin savunma silahlanmasını önleyici yönde açıktan çalışmalar yaptığı göz önüne alınırsa, NATO’nun zaten başka bir rakibe pek ihtiyacı yok gibidir. Belirtilen bu konular NATO’nun geleceği açısından son derece önemli olup, bundan sonraki dönemde bu konulara daha dikkat edilmesi ve ayırımcılığa neden olacak uygulamalardan özellikle kaçınılması gerekmektedir.

NATO’nun oluşturulması düşüncesinin arkasındaki başka bir belirleyici faktör ise Sovyetler Birliğinin 03 Ekim 1943 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk ülke olması ve hemen ardından Moskova’da Mao Zedong ve Josef Stalin arasında 30 yıllık bir süreyi içeren SSCB-Çin askeri ittifak ve teknolojik yardımlaşma antlaşmasının imzalanması olmuştur. Bu bir araya geliş, jeopolitik açıdan son derece önemli sonuçlar yaratabilecek bir birleşme ve sinerjiyi oluşturduğu gibi geri bölgesini emniyete almış bir Sovyetler, ABD ve İngiltere karşısında bir anda stratejik üstünlüğü sağlıyordu.

Sonuçta ABD, her iki dünya savaşına da sonradan katılarak, Avrasya bölgesindeki güçlü ülkelerin birbiri ile mücadelesinden ve yıpranmalarından yararlanarak, bir dünya güç merkezi konumuna ulaşmıştı. Ancak bunu sürdürebilmesi Avrasya bölgesinden bazı ülkeleri yanına müttefik olarak alması veya bu bölgedeki güç merkezi konumunda olabilecek ülkelerin birbirleri ile mücadele ederek güç kaybetmelerine bağlıydı. Bu jeopolitik kuralın da günümüze kadar genel olarak uygulandığı görülmüştür. Çin’in Sovyetlerden farklı bir model belirlemesi ve farklı yorumları ve Sovyetleri hegemonya kurucu ve vesayetçi politikalarla suçlaması, Ekim 1961 tarihindeki Sovyet Komünist Partisi 22. Kongresinde iyice kesinleşerek ortaya çıkmıştı. Nitekim bunun arkasında Çin’in Sovyetler Birliği ile aralarındaki 1969 yılında başlayan sınır anlaşmazlıklarını çok iyi değerlendiren ABD Başkanı Richard Nixon, Çin ile anlaşarak ABD’nin küresel üstünlüğü pekiştirmesi ve Sovyetler Birliğinin yıkılışına kadar gidecek yolu hazırlayacaktır.

1955 yılında kurulan ve Sovyetler Birliğinin yıkılması ertesinde, 1991 yılında lağvedilen Varşova Paktı ile NATO lağvedilmemiş, kuvvet yapısını yenileyerek ve kendisine aşırı dini akımlar, göç ve uluslararası sınır aşan ve organize suçlar gibi yeni görevler edinerek, bundan sonraki süreçte uluslararası sistem içinde, çoğunlukla eski Sovyet Bloğu ülkelerini bünyesine katarak genişleme sürecini yaşamıştır. Daha sonra da Ekim 2001 tarihinden itibaren başlayarak bazı operasyonlara girişilmiştir. Bu Antlaşmanın 5. Maddesinde bahsedilen ve daha önce Türkiye’nin maruz kaldığı tehditlere karşı sessiz kalınan, Kollektif Savunma Esasına dayanan, ancak kriz yönetimi başlığına dayalı olarak yürütülen ilk operasyonlar olmuş, bundan sonrasında ise NATO çeşitli bölgelerde barışı tesis etmeye yönelik operasyonları yürütmeye devam etmiştir.

Daha önce belirttiğimiz üzere, Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri, II. Dünya Savaşı sonrası ABD’nin ağırlıklı olarak üslendiği NATO Güvenlik Savunma Şemsiyesi altında, savunma harcamalarını düşük tutarak bunu ağırlıklı olarak ekonomik kalkınmaları için kullanmışlardı. Başkan Trump, ilk döneminde bu gerçeği dile getirerek, NATO ülkelerinden savunma harcamalarını artırmalarını talep etmiş ve bu talep yanında, kullandığı üslup Transatlantik İttifak içerisinde bazı kırılmalara yol açmıştı. Her ne kadar sonrasında Başkan Biden, bunu düzeltecek şekilde “Amerika yeniden döndü!” mesajını vermiş olsa da Trump’ın ikinci gelişinde daha kırıcı bir tarzda savunma harcamalarının daha önce belirttiği GSYİH’nın %2’sinden bu sefer 5’ine çıkarılması isteği, Avrupa ve alışılmış Transatlantik ittifak açısından her şeyi bir anda karamsar hale getirdi. 1962 Küba Krizi sonrası, 1963 yılından beri her yıl düzenlenen Münih Güvenlik Konferansının (MSC), 2025 yılı şubat ayındaki oturumuna Başkanlık eden Christoph Heusgen’ın, konferansın kapanışındaki duygusal konuşmasını “Ortak değerlerimiz artık o kadar ortak değil” diyerek ağlayarak terk etmesi bu gerçeği gözler önüne serdi. Trump’ın AB’ne karşı ilan ettiği gümrük tarifeleri ise bunu kırılışı daha da ileriye taşıdı.

NATO ve ABD Başkanı Trump arasındaki asıl kırılmalardan birisi 2026 yılı Nisan ayında Trump’ın, sosyal medya hesabından, “NATO’nun Hürmüz Boğazı kendisinin yardım isteğini reddettiğini” bildirmesiyle yaşandı. Daha öncesinde Trump, NATO’yu ihtiyaç duyulduğunda “işe yaramaz” olmakla suçlamış ve Batılı savunma ittifakını “kâğıttan kaplan” olarak nitelendirmişti. Sonrasında ise Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ile ilgili planlanan uluslararası operasyonun koşulunun da savaş eylemlerinin sona ermesi olduğunu ve ayrıca bu görev için “BM Güvenlik Konseyi kararı gibi güvenli bir hukuki zemine” ihtiyaç duyulduğunu belirtirken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ABD’ye ve Trump’a uzak durdu. Açıkça görüldü ki ABD ile diğer NATO ülkeleri arasındaki ilişkiler İran savaşı sürecinde ciddi şekilde zarar gördü. Birçok Avrupa ülkesi, Trump’ın Ortadoğu’ya yönelik siyasetini eleştirirken, ABD Başkanı Trump, NATO ortaklarını yetersiz destek vermekle suçladı. Bu durumun nasıl düzeltileceği ve geleceğe yönelik etkileri ise Ankara’daki zirvede açıklığa kavuşacak gibi görülüyor.

Kısacası NATO yeni bir yol ayırımında ve yeni dönem bu yıl içerisinde şekillenecek. Bu şekillenmede siber saldırılar, yapay zekâ modelleri, savunma sanayi gelişmeleri, insansız sistemler, hava savunma ve İHA/SİHA sistemleri, Uzay ve Asimetrik tehditler ile Hibrit Savaş Tehditleri mutlaka gündeme gelecek.

Bunun yanında yeni şekillenmede, Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenecek 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, ittifakın 32 üyesinin yanı sıra Hint-Pasifik bölgesindeki ortaklarını da başkentte buluşturacak olması nedeniyle önem kazanıyor. “Indo-Pacific Four (IP4)” olarak adlandırılan Güney Kore, Japonya, Yeni Zelanda ve Avustralya’nın katılım profilleri netleşirken; zirvede Avro-Atlantik ile Hint-Pasifik bölgelerinin güvenlik koordinasyonu da ele alınacak gibi görünüyor. Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan oluşan IP4 grubu, NATO liderler zirvesine ilk kez 2022 yılındaki Madrid Zirvesi’nde davet edilmişti. Ankara Zirvesi, bu koordinasyonun sürdürülmesi ve küresel güvenlik mimarisinin ele alınması açısından önem taşıyor. Bu durum ise “Avro-Atlantik ve Hint-Pasifik güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez” ibaresi ile öne çıkıyor. Ancak bu bağlantının nasıl sağlanacağı ve bunun gerçekte neye hizmet edeceği tam olarak açıklığa kavuşturulmamış gibi gözüküyor.

Yine bu noktada tehdit değerlendirmelerinin gerçekçi bir şekilde ortaya konulması yanında, bazı ülkelerinin doğrudan kendi ülkelerine yönelik jeopolitik değerlendirmeler ışığında NATO’yu yönlendirmesi yanlışına da düşmemek gerekiyor.

Burada aynı şekilde NATO’nun güvenlik mimarisini, BM Yasasının ortaya koyduğu şekilde, uluslararası barış, güvenlik ve refahı artırmaya hizmet edecek tarzda ve herhangi bir ülkeyi peşinen ötekileştirmeden, şeytanlaştırmadan adaletli bir şekilde ortaya koymasının da yeni dönemde önemli olduğu düşünülmektedir.

NATO Kurucu Anlaşma Metninde geçen bu yöndeki fikir ve oluşumların aynı zamanda uluslararası sistemde tam bir adaletsizlik, karmaşa ve anarşik bir yapının hâkim olduğu artık iyice herkes tarafından kabul gören günümüzdeki dönemde, dünyanın da gelecekte nasıl bir şekil alacağını belirleyeceğini akılda tutmakta fayda var.

PAYLAŞ:

Diğer Yazılar

Değerlendirme ve Analizler
15 TEMMUZ: GASSALIN ELİNDE MEYYİT OLMAK