ANALİZ: DİJİTAL DÖNEMDE DÖNÜŞEN İNSAN PSİKOLOJİSİ
Doç. Dr. Güray ALPAR
Sosyal ve Kültürel Antropolog
M.Ö. 3000’lere ait Sümer tabletlerinde: Bu gençlik nereye gidiyor?
MÖ 800’lerde filozof Hesoidos: Günümüz gençleri öyle umursamaz ki ileride ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum.
MÖ 335 Platon’un öğrencisi Aristoteles: Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda…
Günümüzde böyle bir kontrolden çıkış söz konusu mu? Peki kontrolden çıkan sadece çocuklar ve gençler mi? Yoksa bu kopukluk toplumun tamamı için mi bir sorun teşkil ediyor ve her yaş grubu için geçerli mi?
İnsan psikolojisini kontrol eden, onun dijital dünyadaki algısını yöneten güç, jeopolitik mücadelede de üstünlüğü ele geçirir. Bu nedenle; dijital çağın getirdiği psikolojik illüzyonlara karşı toplumsal bilinci ve zihinsel dayanıklılığı koruma öneme sahip bir konu olarak karşımıza çıkar.
Toplum, belirli bir coğrafi bölgede yaşamını sürdüren, birbiri ile etkileşimde bulunan, ortak bir kültürü ve değerleri paylaşan insanlardan oluşan sosyal grubu tanımlar. Kültür ve değerler ise genel olarak olumlu yönde bir birikim olarak nesilden nesile aktarılır.
Peki, bir arada yaşadığı halde birbirleriyle etkileşimi zayıflamış, ortak bir kültürü ve değerleri paylaşmayan ve ortak bir dili konuşmaktan uzaklaşmış akıl tutulması altındaki bir insan topluluğuna ne diyeceğiz? Bizim tespitimiz toplumun birçok alanında bir yabancılaşma, birbirini anlamama ve birbirinden uzaklaşmanın söz konusu olmaya başladığı yönünde…
Binlerce yıldır kültür bir kuşaktan diğerine aile üyeleri, çevre ve toplum tarafından aktarıldı. Sonrasında da okullar ve kitaplar bu aktarıma katıldı. Doğal olarak herkesin toplumsal uyumu aynı düzeyde değildi ancak, uyumsuzluklar daha azdı ve bunların da bir kısmı zaten zaman içerisinde düzeltiliyor ve ortalama eğilime yaklaştırılıyordu.
Sorun değişimin hızlanması ve kontrolu sağlayan unsurların etkisinin azalmasıyla/azaltılmasıyla başladı. On binlerce yıl saban kullanan insan bir anda senede birkaç defa cep telefonu sistemi değişen bir hızın içerisinde kendisini hazırlıksız yakaladı. Şaşırdı… Afalladı… Özellikle dijital dönüşüm, bir taraftan bilgiye erişimi kolaylaştırırken, kaçınılmaz olarak bilgi yoğunluğu, araya kasıtlı yanlış bilgilerin sızması yanında artan ekran süreleri, sosyal kıyaslama, idealize edilmiş sanal kimlik inşası, dikkat dağınıklığı, kalabalıklar içinde yalnızlaşma, aşırı bireyci yaklaşımlar, tükenmişlik ve sosyal kopma gibi sorunları da beraberinde getirdi.
Aile yapısının çekirdek aileye dönüşümü gerçeği ile birlikte, kadının da iş hayatına dahil olması ve iş yoğunluğunun artması ve büyük şehirlerin artan temposu ile aile içinde bağlar zayıflamaya başladı. Artık aile üyeleri birbirine daha az zaman ayırıyordu. Görsel medya başında geçen vakitlerle birlikte, akıllı telefonlar da ailede herkesin yaşamına dahil olunca tüm aile bireyleri, belli merkezler tarafından bilinçli kontrol edilenler dışında, tamamen kontrol dışı bir alanda çaresiz bir dolaşımın içinde kendilerini hem de özgürlük adı altında buluverdiler. Herkes kendi ilgi alanı içine hapsoldu ve birbirinden her geçen gün daha da koptu. Artık herkesin ayrı olarak kendi dizisi, bilgisayar oyunları, kendi sözde sosyal medya çevresi bulunuyordu ve diğerine ayıracağı fazla bir zamanı kalmamıştı…
Bugün bizim için tasarlanan sözde modern dünyada, bizlerin karşılaştığı en büyük tehlike belki de dar kalıplar ve teknolojik karmaşa içine sıkıştırılmış, hayali bir dünyadaki sanki mutluluğa ulaştıracağını garanti eden sahte söylemlerin, hep en mutluyu gösteren gerçek dünyadan kopuk anlık gülümseme fotolarının ve her an değişen ve istenirse geri alınabilecek beğenme emojilerinin içinde saklanmaktadır.
Oysa belki de gerçek mutluluk örülmek istenen bu sahte zincirlerin dışına çıkan berrak ve yönlendirilmemiş bir beyinden ve gerçek hayatın başarı kadar başarısızlıklar, mutluluklar kadar hüzünler sakladığını kabul etmenin ve başarı için mücadele ve çalışmanın gerekli olduğuna inanmanın içinden geçmektedir.
Bir toplum içerisinde hepimizin sorumluluğu var ve hiç kimse bunu başkasına yükleyip kendisini bir kenara çekemez. Diğer taraftan toplumda sağlıklı olan, sistemin ve sorumlu sosyal bilimcilerin bu değişimin yönünü önceden görerek, disiplinler arası bir bakış açısıyla toplumu bu değişime, parça parça değil, bir bütün olarak önceden hazırlamasıdır. Ancak, kontrolü sağlayacak diye düşündüğümüz kişilerin ve ailelerinin de farkında olmadan, aynı döngünün içine mahkûm olmuş gruba dahil olduğunu da unutmayalım…
Peki bu noktada hala bir şeyler yapılabilir mi? Yoksa artık dönülmesi imkânsız bir çarkın içerisinde olduğumuzu kabul edip, nereye savrulacağımızı görene kadar beklemeye devam mı edelim?
Bir sosyal bilimci olarak hiçbir zaman hiçbir şeyin umutsuz olmadığına ve “her zaman bir yol vardır” sözüne inanıyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var ki o da: Her şey ilk adımla başlar ve bir sorunun çözümünde ilk adım sorunun doğru olarak tespit edilerek ortaya konulmasıdır.
Bir şekilde toplum, kendi birikimli kültürüne uygun, değerlerini yakalamış bağlantıları bilinçli bir şekilde yeniden oluşturmalıdır. Bunu nasıl oluşturacağız? İçinde bulunduğumuz dönemde hızla gelişen, yapay zekâ teknolojileri yanında otomasyon ve dijital bağlantılı bir dünyada giderek daha sabırsız hale dönüşen ortama, bunu dışlamadan ve dışında kalmadan, toplumu sağlıklı bir şekilde uyduracak tedbirleri derinliğine nasıl geliştireceğiz? Eğitim ortamlarını, ofis ortamlarını nasıl düzenleyeceğiz? Aile bireyleri ve toplumu birbirine uzaklaştırmadan ve düşmanlaştırmadan asgari müştereklerde farklılıklara saygı duyarak, nasıl bir arada tutacağız? Dijital sosyal ağlar ve sanal gerçeklik (VR) gibi oluşumların insanları yalnızlaştırma, yabancılaştırma ve birbirinden ayırma sorunlarına sürüklemesini hangi yöntemlerle önleyeceğiz? İnsanı koruyan ve sıkıntılı anlarında destek olan sağlıklı aile yapısını nasıl muhafaza edeceğiz? En önemlisi farklılıkları ve özgürlükleri koruyarak, eğitimle toplumu asgari müştereklerde bir arada nasıl tutacağız?
Bu makalede belirttiğimiz hususlar, genel olarak toplum yapısına yönelik yaşanılan ve yaşanabilecek bazı olayların kısa bir özetini yansıtmaktadır.
Bir toplum bir arada kalarak ve birbirine saygı duyarak ve ancak faklı düşünceleri üretme yapısını canlı tutarak gelişir. Yapılabilecek en büyük hata belki de böyle bir sorunun farkına varılmaması veya sadece nesil farklılıklarına bağlanıp ve yalnızca belli bir yaş grubuna indirgenmesidir. Unutulmamalıdır ki sorun toplumun ve kültürün tamamına yöneliktir. O halde bu noktada her kesimin ve değerlerinin iyi anlaşılması önemlidir. Örneğin, gençlerin kullandığı sosyal yapıların, bunların kodlarının anlaşılmadan üstünkörü rastgele söylemlerle onları ikna etmeye çalışmak, anlaşılmak bir yana onları daha da uzaklaştıracaktır. Zaten kopukluk ve birbirini anlamama sorununun çoğu zaman gençlerden ziyade, ileri yaşlardaki insanlarda ve gruplarda daha yüksek seviyede ortaya çıktığı ve yaşamın her alanına yansıması ile giderek daha da belirginleştiği de bir tespittir. Yapılması gereken ise panik yapma, suçlama, birilerine sorumluluk yükleyip bir kenara çekilmekten ziyade, önce sorunu tam olarak tespit etme ve farkına varma, sonrasında ise bu konuda yapılabileceklerin disiplinler arası bir bakış açısı ile kültürel örüntüleri tespit etme konusunda eğitimli sosyal ve kültürel antropologları da işin içine katarak, toplumun tüm kesimine yönelik birleştirici değerler ışığında dışlamadan oluşturulması ve temel maddi ve manevi değerlerle çeşitli platformlarda uygulamaya geçirilmesi olacaktır. Bu ise ancak toplumun tüm kesimlerinin işin içinde olacağı ciddi bir çalışma ile mümkün olabilecektir. Zaman içerisinde birbirimizden kopuk, kaybolup gitmek istemiyorsak bir an önce harekete geçmeye mecburuz.