YENİ DÖNEMDE NATO: BİR ŞEYLER DEĞİŞİYOR MU? GELİŞİYOR MU?
GFI Başkanı Güray ALPAR
Soru şu: NATO değişecek mi? Yoksa gelişecek ve hatta daha ötesine geçerek dönüşebilecek mi?
İnsan, toplum ve çevre sürekli bir değişim halindedir. “M.Ö. 600” ile “M.Ö. 500” lü yıllarda yaşamış filozof Parmenides, “değişmez hakikatin ve gerçekliğin duyularla değil, ancak akıl ve mantıkla kavranabileceğini” öne sürmüştü.
Bir konuda, felsefi altyapının doğru oluşturulmasının önemini hepimiz biliyoruz. Felsefi düşüncelerin asıl amacının, “değişimin özünü ortaya koymak” olduğunu iddia eden, Herakleitos (MÖ 540-480) ise “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız” diyerek, ikinci kez girilen ırmağın tamamen farklı olduğunu ve her şeyin sürekli bir değişim içerisinde bulunduğunu ortaya koymaya çalışmıştı. Yine aynı filozof, düşünce ve fikir altyapısının son derece önemli olduğu gerçeğinden hareketle, “Gerçek soyluluğun aileden ya da sahip olunan servetten değil, düşünce yapısından kaynaklandığını” açıklamıştı. Bu suretle, düşünce yapısını doğru oluşturmanın önemi ile doğru düşünce yapısının aynı hataların tekrarlanmasını önlediğini vurgular.
Değişim, bir şeyin var olan konumundan başka bir duruma geçmesi halini ortaya koyar. Değişim, belli bir zaman sürecinde yeni bir hal almaktır. Aristoteles de bu kavramı, karşılıklı iki durumda birinden öbürüne geçme, manasında kullanmıştır. Ancak bu geçiş rastgele ve kolay değildir.
İnsanlar gibi NATO benzeri kurumlar ve organizasyonlar da değişime ihtiyaç duyar. Değişim yaratmada ilk adım ise iletişimi sağlayarak bir ihtiyaç yaratılması ve sonrasında bunun öncelikli hale getirilmesidir. Ardından önderlik ederek bir strateji doğrultusunda yol gösterme ve engelleri ortadan kaldırarak kalıcı bir değişimi yaratabilme becerisi gelecektir.
İşte bu noktada değişim; “gelişim” olarak olumlu anlamda gerçekleşebileceği gibi olumsuz bir şekilde de ortaya çıkabilir. Bu anlamda değişim, zaten ister istemez gerçekleşebilecekken, “gelişim” bir seçenek olarak karşımıza çıkar. Gelişmek daha iyi bir yere, daha doğru sonuçlara doğru adım atmaktır. Gelişmek bir anlamda dönüşümdür ve dönüşüm, şekilsel olmaktan uzak bir içsel süreçtir.
Kurumsal değişim ise, bir yapı içerisindeki fonksiyonları, yöntemleri, stratejileri ve her şeyden önce kurumsal kültürü dönüştürmeyi içeren bir süreçtir.
7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ve Türkiye’nin kazanımları ve tanıtımı açısından oldukça başarılı geçen bir organizasyonla, Ankara’da düzenlenen ve devlet ve hükümet başkanları tarafından güvenlik konularında önemli kararların aldığı 36. NATO Zirvesini bu anlamda bilimsel olarak değerlendirmek gerekiyor.
Şüphesiz değişim farklılaşmaktır. Var olan bir uygulamayı ya da yapıyı daha önceki durumundan farklı bir hale dönüştürmektir. En önemlisi farklılaşmak; yeni yollar ve çözüm tarzları bulmaktır.
Peki NATO’nun geleceğine ilişkin alınan kararları bu açıdan nasıl değerlendirebiliriz? Acaba kurumsal bir kültürel değişimi, içsel anlamda gerçekleştirebilecek midir?
Bir tarihçi ve NATO Madalyası sahibi bir asker ve kültürel antropolog olarak, NATO zirvesini baştan sonra izledik, öncesinde ve sonrasında yorumlar yaptık ve verilen anahtar mesajları da değerlendirerek, değişim ve gelişim açısından kendimizce naçizane şu sonuçlara ulaştık.
Semboller önemlidir. Antropolojik açıdan semboller, aynı kültür ve anlayışı paylaşan insanlarca bilinen ortak anlam taşıyan unsurlardır. Bu açıdan doktora programında sık sık vurgulanan ve dersini aldığımız bu sembollerin, karışık konular arasında tespit edilmesi oldukça önemliydi. Anahtar sembollerin, konunun bilgi, gizem, başlangıçlar ve her şeyden önemlisi NATO olarak geleceğe ilişkin güvenlik mimarisinin alacağı şekli ortaya koyması açısından en güçlü metaforlar olduğunu zaten biliyoruz. Bu sembolleri değerlendirmek ise uzmanlık gerektirir.
Bu noktada bize göre zirvede en fazla dikkat ettiğimiz konu “iç ya da dış düşman yaratmak”, ya da bunun olmadığı durumlarda “düşman inşa etmek” kavramları ile birlikte “insani bölgesel ve küresel barış ve istikrar” söylemleri olmuştur. Ancak ne yazık ki Türkiye hariç diğer ülkelerin, kendi kısır döngüleri ve kısa vadeli çıkarlarını sağlama ve “üstünlük sağlayarak caydırıcılık” dışında geleceğe ve diğer insanların refahına yönelik fazla bir söylemi duyulamamıştır. Unutulmamalıdır ki NATO her şeyden önce bir savunma organizasyonudur ve söylemlerin ve alınan kararların da bunu desteklemesi gerekmektedir. Bu anlamda organizasyonun temel felsefesinin ortaya konulması ve buna göre isim belirtmeden ve belirli bir ülke hedefe konulup düşmanlaştırılmadan çalışma alanlarının belirlenmesi daha sağlıklı sonuçlar verebilir.
Zirvede ağırlıklı olarak “külfet paylaşımı ve savunma harcamalarının artırılması” yönünden belli taahhütlerin ortaya konulduğu doğrudur. Ancak bunun gerçek manada alana yansıması zamanla görülecektir. Sorulacak asıl soru ise şu olmalıdır: Sadece silaha ve teknolojiye sahip olmak başarı için yeterli midir? Alınan kararlarla para vererek tam anlamda ve samimi olarak bir Avrupa güvenlik sisteminin oluşumundan bahsedebilir miyiz? Bugüne kadar olduğu gibi bazı ülkeleri öne alarak veya tam olarak öne sürerek, arkasında güvenle yaşamak mümkün müdür?
Avrupa ve her şeyden önce Avrupalı liderler bugüne kadar sıkıştığı bazı marjinal küçük grupların etkisini ve düşünce sıkışmışlığı sendromunu aşabilecek öngörüyü gösterebilecek midir? Avrupa nüfusunun 750 milyon, AB ülkesi ülkelerin nüfusunun ise 450 milyon kadar olduğunu düşündüğümüzde, koskoca Avrupa ve onun yöneticileri, 1 milyon kadar nüfusu ile Kıbrıs Rumlarının ve maksatlı olarak oluşturulduğu açıkça ortada olan asılsız iddialar peşine takılıp nereye ulaşmayı ve güvenliği sağlamayı hayal etmektedir? NATO içerisinde yıllardır marjinal grupları öne sürerek geliştirdikleri Türkiye düşmanlığı ve aynı ittifakta olduğu ülkeye yönelik ambargo uygulamalarının kendilerini güçlendirmek bir yana, giderek etkisizleştirdiğini belki sıradan bir insan anlamayabilir ancak lider ve yöneticiler ile akil insanlar ve akademisyenler bu gerçeği göremeyecek kadar yetersiz olabilir mi?
Zirve yapılırken bile aynı ittifak içinde yer alan, Yunanistan’ın başka ülkelerle Adalar Denizi ve Akdeniz’de yürütmeye çalıştığı ittifaklar ve tatbikatlar, NATO geleceği için ne anlam ifade etmektedir? Daha başlangıçta arka planda niyetini ortaya koyan, “yapmaktan ziyade”, sadece kendi çıkarları doğrultusunda sadece “yıkmaya odaklanmış” bu ülkeler ile güvenilir ve ciddi bir NATO ve Avrupa güvenlik mimarisi nasıl inşa edilebilir?
NATO içindeki ülkelerin birbirine karşı kırgınlık ve kırılganlık yaratan rekabetlerini “düşman oluşturma veya düşman inşa etme” faaliyeti olarak dikkate alma ve ortadan kaldırma adına bir çalışma mevcut mu? Yoksa görmezden gelerek zaman içinde mi ortadan kalkmasını beklemeliyiz?
NATO üyesi 32 ülke nitelik olarak değerlendirildiğinde, birçok ülkenin ordudan ziyade sadece bir polis kuvveti olarak nitelendirilebilecek bir yapıda bulunduğu, en fazla güvenlik kaygısına sahip ülkelerin bunlar olduğu, diğer taraftan en fazla 10 ülkenin gerçekten direnç yaratacak bir silahlı kuvvetler yapısına sahip olduğu ve asıl sorunların, kırılganlıkların ve farklı fikirlerin bu büyük bu ülkeler arasında yaşandığı görülüyor ve göz önünde bulunduruluyor mu?
Bir sistemin kalıcı olması, ancak ihtiyaçları insanı esas alması ve buna göre ihtiyaçları karşılayabilecek bir yapıyı oluşturup hayata geçirebilmekle mümkündür. NATO için önemli olan daha öncekini, üstünkörü ve aynı şekilde ufak değişikliklerle yeniden ortaya koymaktan ziyade, gerçek ihtiyaca göre kalıcı bir şekilde sistem oluşturma becerisi olmalıdır. Hedefin belirlenmesi mühimdir. Ancak bunun için daha önce ortaya koyduğumuz şekilde, belirgin bir devletin veya devletlerin düşmanlık oluşturacak şekilde vurgulanmasından ziyade, benimsenen bir NATO felsefi düşüncesi altında uygulamaların geliştirilmesi daha doğru olmaz mı? Belirlenen hedef ortadan kalkarsa ya da hedef lider ya da rejim değişikliği yaşarsa, NATO ortadan kalkacak ve dağılacak mıdır? Yoksa soğuk savaş dönemi ertesinde yaşandığı gibi “ayakta kalabilmesi için yeni düşman arama hatta yaratma” çabası içerine mi girecektir?
Hedeflerin doğru ve gerçekçi bir şekilde belirlenmesi ve bunu sağlayacak uygun bir yapının oluşturulması esastır. Oluşturulan sistem içerisinde, Türkiye’nin belirttiği ve her zaman vurguladığı şekilde, “insan Unsuru” nerededir? Alınan kararlar aynen uygulandığı takdirde ulaşılacak sonuç ne olacaktır? Elde edilen silah ve teknoloji ile yetenekler bugün olduğu gibi, küçük bir azınlığın refahı ve mutlu olması uğruna, birçok insanı sıkıntı, ölüm ve felakete sürükleyecekse ve barış sağlama yerine kendimizi giderek artan bir çatışmanın ortasında bulacaksak yeni bir sisteme neden ihtiyaç duyuyoruz ve onu inşa etmek için çalışıyoruz? Bu anlamda da Türkiye’nin ortaya koymuş olduğu “insanı merkeze alan düşünce yapısının” dikkatle incelenmesinde, öncelikli hale getirilmesinde ve var olan engelleri ortadan kaldırarak hayata geçirilmesinde fayda olduğunu düşünüyor ve fazla uzatmadan başlangıçtaki soruyu yenilemek istiyoruz.
Soru şu: Sizce bu ortaya koyduğumuz söylemlerin ışığı altında NATO değişecek mi? Yoksa gelişecek ve hatta daha da ötesine geçerek gerçek bir dönüşümü gerçekleştirebilecek mi?
Felsefeyi iyi belirlemeden sistemi oluşturmamak ve geçmiş tecrübelerin ışığı altında, aynı ırmakta ikinci kez yıkanmakta ısrar etmemek gerekiyor. Unutmayalım ki gerçeklik duyularla değil, derinliği olan akıl ve mantıkla kavranabilir. Dönüşüm ve değişim ise yüzeysel olmaktan ziyade içsel bir süreçtir.
Bizim burada yapmaya çalıştığımız ise sadece metodolojik bir yaklaşım ve konuya ilişkin farklı bir bakış açısını ortaya koymaktır.