TRUMP: İRAN’I TAŞ DEVRİNE GERİ GÖTÜRECEĞİZ…
Doç. Dr. Güray ALPAR
Dünyayı kimlerin yönettiğini anlamamız gerekiyor.
İran’a yönelik olarak Trump-Netanyahu ikilisinin başlattığı harekât esnasında, Trump’ın birbirini ardına ortaya attığı tutarsız söylemler, tüm dünyayı şaşırtmaya devam ediyor. ABD gibi büyük bir devletin yöneticisinden dünya ileriye götürmesi beklenirken, saldırılara, yıkımlara ve belirli bölgeleri binlerce yıl öncesindeki koşullara götürmek istemesine ilişkin sözleri duymak oldukça ilginç. Bu söylemler, dünyanın jeopolitik geleceği konusunda insanları endişeye sevk etmeye fazlasıyla yetiyor.
Taş devri dünyanın bazı bölgelerinde MÖ 2000’lere kadar ki dönemde, aletlerin sadece taştan değil, deri ve ahşap dahil birçok malzemeden yapıldığı ve sürecin milyonlarca yıl sürdüğü bir dönemi anlatıyor. Bu dönem insanlık tarihinin neredeyse %99’unu oluşturuyor.
Taş Devri kavramı 19. Yüzyılda Danimarkalı bilim insanı Christian J. Thomsen tarafından ortaya atılmış bir ifade olarak, insanlığın başlangıcından, madenlerin kullanılmaya başladığı dönemlere kadar olan süreci ifade etmek üzere oluşturulmuştu. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Beyaz Sarayda yapmış olduğu “ulusa sesleniş” konuşmasında, İran’ı ait olduğu Taş Devrine geri götürme tehdidinde bulunması bu anlamda oldukça önemli.
Peki Trump’ın söylemi, ABD kaynaklı ve orijinal ismi “Flinkstones” olan çizgi film “Taş Devri” ile birlikte düşünüldüğünde neyi ifade ediyor?
Hatta biraz da esprili bir anlayışla, daha da ileri gidilerek, konu ile bu filmin kahramanı Fred Çakmaktaş ve en yakın arkadaşı Barni Moloztaş arasında ve bunların üye oldukları Bufalo Derneği ile ilgili bir bağlantı kurulabilir mi? Yine burada Barni’nin rolü nedir ve Barni Moloztaş, Fred’i tamamen etkisi altına almış olabilir mi?
Trump, ikinci kez iktidara, ABD’yi “sonu gelmez savaşlardan çekeceği” iddiasıyla gelmişti ve tüm dünyada insanlar daha barış dolu bir dünya adına biraz olsun umutlanmıştı. Ama gelinen noktada bütün bunların hiçbirinin gerçekleşmediği ve söylemlerin tam tersine dünyanın hiç olmadığı kadar bir belirsizlik içerisine çekildiği görülüyor.
Gerçekten de ilk döneminde Trump, ABD’nin Ortadoğu’da bir bataklığın içine çekildiğini söylemiş ve “7 trilyon dolar harcamamıza rağmen bölgede hala etkili değiliz” demişti. Borç yükünü azaltmak için Avrupa’daki müttefiklerinin daha fazla savunma harcaması yapması gerektiği üzerinde de sık sık duruyordu. Sonrasında tüm savaşları bitireceğinden söz etmeye ve kendisinin Barış Ödülü’nü alması gerektiğinden bahsetmeye başladı. Geçtiğimiz yıl kasım ayında yayınladığı Güvenlik Belgesi ile de artık yakın çevresine yönelme yönündeki kavramları ortaya attı. Şimdilerde ise tam tersi politikalara yönelmesi, tüm dünyada “bütün bunlar sadece bir aldatmadan mı ibaret” sorusunun sorulmasına neden oluyor. Bir anlamda ABD kendi jeopolitiğini bir tarafa bırakmış ve başkalarının hedeflerini gerçekleştirmeye çalışıyor gibi…
ABD’nin İran krizinde ortaya koyduğu tavır açıkça kendisinin değil, İsrail’in gelecek planlarına ve güvenliğini sağlamaya hizmet ediyor izlenimi veriyor. ABD çekilmek istese bile çekilmesine izin verilmiyor. Bölgede; Afganistan, Irak ve Suriye sonrası İsrail’in Filistin ve sonrasındaki, İran ve Lübnan saldırıları bunu doğruluyor. Yine İran’a yönelik müşterek ABD-İsrail saldırılarında, bölgedeki zengin Arap ülkelerinin de saldırıların içine çekilmesinin, bu ülkelerin gelişmesinden rahatsızlık duyan, İsrail’in bu planın bir parçası olduğu düşüncesini gündeme getiriyor. Trump’ın İran’a yönelik yıkıcı ve yok edici politikaları ise İsrail’i oldukça rahatlatmış gösteriyor. Yine İran’a yönelik harekatlar esnasında ortaya çıkan gelişmelerin Asya ve Avrupa başta olmak üzere petrol ve gaz yönünden dışa bağımlı ekonomileri, etkisi yıllarca sürecek bir çıkmazın içerisine attığını da unutmamak gerekiyor. Özellikle Avrupa bunun etkisini şimdiden hissetmeye başladı ve daha da hissedecek görülüyor. Almanların daha ucuz olduğu için Polonya’ya kadar gitmesi ise oldukça ilginç.
Bu arada, İsrail uçakları tek bir kayıp vermezken, şu ana kadar, Trump’ın hava gücünü tamamen yok ettik dediği İran karşısında, tarihte ilk kez 13 ABD üssünün vurulmasına ilave olarak, F-35, F-15E Strake Eagle, A-10 Thenderbolt gibi efsane uçakları uçaklarıyla birlikte helikopterlerini de vurdurarak uğradığı kayıplarla, “stratejik ve teknik üstünlük yanında yenilmezlik algısının da yok olmasının” ne kadar önemsiz olabileceği sorusunu da sormak gerekiyor.
Güç, kullanıldığında güç olmaktan çıkar. Yıkarak ve yakarak başarılı olunamayacağını tarih bize, Moğollar başta olmak üzere, birçok kez gösterdi. “Pirus Zaferi” denilen ve “her ne pahasına olursa olsun her şeyde kazanma” düşüncesini içeren ve daha şimdiden uluslararası ilişkiler literatürüne girmiş gibi gözüken “Taş Devri” zihniyetinin ise birçok gücün sonunu getirdiğini zaten biliyoruz.
Tarihten bir örnek vererek konuyu sonlandıralım.
Geçmişte İngilizler sömürgeci güçlerin yenilemeyeceğine dair, oluşturulan kuvvetli bir inancın sonucu olarak, sadece 3000 askerle 300 milyonluk sömürgelerini fazla bir güç kullanmadan yönetiyorlardı. Bu algı ortadan kalktığında ise İngilizlerin artık yönetmeleri imkânsız hale gelmişti ve her iki dünya savaşını da kazanmalarına rağmen, güç merkezi olma konumlarını kaybettiler.