İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Ağustos 1, 2026 7 dk okuma

JEOPOLİTİK BİRİKİMİN GÜCE DÖNÜŞÜMÜ

JEOPOLİTİK BİRİKİMİN GÜCE DÖNÜŞÜMÜ
Ağustos 1, 2026 7 dk okuma

Doç. Dr. Güray ALPAR

Emekli Tümgeneral

Güç, bir işin yapılma hızının yanında, kontrol, otorite, dayanma ve etkileme yeteneği olarak da tanımlanabilir. Ancak bütün bunların ötesinde, belirli bir alanda ve sadece sınırlı güç sayılabilecek unsura dayalı olarak hareket etmek, bir çok durumda gücün kaybolmasına yetersiz kalmasına ve hatta tamamen ortadan kalkmasına neden olabilir. Bu özellikle küresel ölçekte güç oluşturma ve stratejik düzeyde özerklik kazanmada oldukça önemlidir.

Hiçbir savaş diğerine benzemez. Savaşta politik hedefler değişirse savaşın yürütülüş biçimi de değişir (Alpar, 2015: 325).

Askeri güç, iç yapısı sağlam bir harp yeteneği ile birlikte caydırıcılık kazanması ve mevcut gücü unsurlarının istenilen harekat bölgesine sıkıntısız aktarımıyla birlikte önem kazanır.

Savaşlar ve mücadeleler belirsizlik içerir ve belirsizlikleri çözecek derinlikte bilgi altyapısına sahip kurmay aklına ihtiyaç gösterir. Romalı tarihçi Tacitus’un (MS56-120) belirttiği şekilde ikmal eksikliği tarih boyunca harekatın başarısını hep tehlikeye atan bir unsur olmuştur. Diğer taraftan her türlü uzun süreli harekatta, ülkenin krizlerden ve yaptırımlardan etkilenmeyen, güçlü bir teknolojik tabana sahip olması da aynı oranda öne çıkar. Bunların üzerinde ise hızlı ve doğru karar alma yetisine sahip, dünyayı anlamış, liyakatli bir yönetim yapısının da mutlaka gerekli olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Ilk uygarlıklar tarım toplumuna geçiş ve ardından yaratılan birikim sayesinde ortaya çıkmıştı. Öyle ki MÖ 8000 ile 4000 arasında Ortadoğu’da nüfus yaklaşık 40 kat artmıştı (Harris, 1994: 122). Bu noktada da toplayıcı yaşam tarzının sona ermesi sonucu duygusal bilgeliğin de sona erdiği ve yabancılaşmanın başladığı ifade edilir (Zerzan, 2004). Statüyü kendisi yaratan insan, bir süre sonra onun esiri olacak ve gerektiğinde bunun için vahşileşmeyi de göze alacaktı. Zaten insanlar arasındaki mücadelelerin ve şiddetin artışını da zenginliğin artışı ile daha fazla görüyoruz. Bundan sonraki dönemlerde de nüfus ve birikime bağlı olarak güç merkezleri oluştu veya el değiştirdi. Gücünü kaybedenler şüphesiz yukarıda bahsettiğimiz şekilde bir süreklilik durumunu gerçekleştirememiş olanlardı ve bu noktada istikrar ve süreklilik öne çıkıyordu.

İngilizlerin 1700’lü yılların başında donanmalarındaki gemi sayısı 330’u geçmişti. Savaşların maliyeti ise giderek yükseliyordu ve İngiltere dışındaki diğer devletlerin bu maliyeti karşılaması zordu. Fransa 1778 yılında kendi yanına müttefikler bularak Britanya adalarını çevrelemiş ve İngiliz deniz gücünü açık denizlere çıkamaz duruma getirmişti (Uslubaş ve Dağ, 2007:232-233). Fransızların ABD’ni desteklemek uğruna böyle bir mücadeleye girişmeleri ve güçlerini harcamaları, Fransız İhtilalini hazırlayan ana nedenlerden de birisiydi. Ardından Napolyon, 1805 yılında İngiltere’yi istila etmek istedi ancak İngilizlerin güçlü mali gücünü bir türlü kıramadı. Napolyon, 1810 yılında İspanya’yı işgal edince de bu sefer İspanyol sömürgelerini ayaklandıran İngilizler oldu. Fransa’nın karşısına Almanlar’ı koyanlar da İngilizler’den başkası değildi. Neticede Avrupalı devletler kendi aralarında çekişirken, ABD aradan sıyrılma şansını yakaladı.

ABD’nin güçlenmesi esas olarak iç sorunlarını hallettiği Amerikan İç Savaşından sonra gerçekleşti.

1890 yılında ABD kara ordusu, dünyada Bulgaristan’ın bile gerisinde 14. sırada yer alıyordu. Ancak İngiliz, Alman, Fransız, Rusya, İtalya ve Avusturya Macaristan’ın hepsinden daha fazla enerji tüketmeye başlamıştı ve iç savaştan 40 yıl sonra 1900’lü yılların başında ABD kömür üretimi; 800, demiryolu ray kapasitesi 500, demiryolu uzunluğu 55, buğday üretimi 250 kat artmıştı. Hiçbir ülke bunu küresel düzeyde bir etkiye çevirmeden ayakta kalamazdı. 1880’li yıllarda Şili Donanmasının bile gerisinde bulunan ABD, 1900’lü yılların başında 80 milyonu aşan nüfusu ve üretim gücü yanında, aynı anda 14 savaş gemisi ve 13 kruvazör inşa edecek kapasiteye ulaşmıştı ve bu gücü artık İngilizlerin de kabul etmesi gerekiyordu. Nitekim 1903 yılında liderliği daha fazla götüremeyen İngiltere, Orta Amerika üzerinde egemen güç olma iddiasını terk ederek yerini ABD’ne bırakmak zorunda kalmıştı (Sprout, 2004: 946).

II. Dünya Savaşında da dayanılmaz bir şekilde güç oluşturma savaşın kazanılmasında başlıca etken olmuştu. 1944 yılı içerisinde Amerikalıların Japonlar karşısında denizde çeşitli tiplerde 100’e yakın uçak gemisini hizmete sokmaları ile dengeler zaten değişmişti. Buna Japonların hava hakimiyetinin olmayışı da eklenince, savunma hatları birer birer elden çıktı. Amerikalılar ise Japonlara ait iyi tahkim edilen adalara doğrudan saldırma yerine, buraları tecrit ettiler ve savaşın sonuna kadar Japonları buralarda beklettiler (Akad, 202-204). Bu esnada 3 milyon Japon askeri savaş sonuna kadar Çin’de boş yere bekledi. Amerikalıların en büyük başarısı ise doğal kaynaklara sahip olmayan Japonların savaş sonuna kadar ikmal maddelerine erişimini engelleyebilmeleriydi.

Bu savaşta Almanlar yeterince nitelikli subay yetiştirememenin yanında daha başlangıçta donanmalarını kaybetmiş ve karar alma mekanizmalarını çoğu zaman sadece bir elde toplamışlardı. İngilizler ise savaş mekanizmalarını strateji ve doktrinlerine uygun harekete geçirememişlerdi. En önemlisi Almanya ve Japonya’nın kendilerini yenen ülkelerin insan gücü ve üretimlerine karşı koyamamaları sonlarını hazırlamıştı ve savaş boyunca 4 kat daha fazla tank ve top, 9 kat fazla havan topu, 7 kat fazla makinalı tüfek, 3 kat daha fazla uçak üreten ülkeler üstünlük sağlamıştı.

Almanların, 1940 yılında ellerindekilerin %70’ini teşkil eden 7.000 uçakları düşürülmüştü. Sonrasında uçak üretim sayısını artırdılar ancak bu uçakları uçuracak pilotlara da ihtiyaç vardı. Pilot yetiştirme süresini kısalttılar ancak bu sefer başka sorunlar ortaya çıktı. Nitekim 1944 yılının ilk altı ayında düşen uçak sayıları 14.000’i geçecekti. Diğer taraftan II. Dünya Savaşı sonunda ABD ekonomisi, günde bir gemi ve 5 dakikada bir uçak üretebilecek kapasiteyi çoktan geçmişti.

İngilizler, 20. yüzyılın başlarında dünya deniz ticaret filosunun %50’sinden fazlasına tek başına sahipken, bu oran ilk dünya savaşı başında %40’a, 1970 yılında %10’a, soğuk savaş dönemi sonunda ise %1,5’e düşmüştü ve düşmeye de devam etmektedir. Zaten İngilizlerin yaptığı stratejik hataların, 1903 yılında Orta Amerika güç merkezi konumunu ABD’ne devretmenin ardından, II. Dünya Savaşı sonrası tüm dünyada güç merkezi olma konumunu da kendi elleriyle devretmeye kadar götürmesi boşuna değildi. Tarih hataları asla affetmiyor.

Politikanın, şiddet kullanarak devamı olan savaş, iç içe geçmiş karmaşık unsurları içeren, topyekun bir mücadele alanı olarak, tahayyül gücüne ve derin bir bilgi altyapısına dayalı tecrübeleri içeriyor. Şüphesiz bunların görmezden gelinmesi ve ciddiye alınmaması durumu ise tarih boyunca hep felaketlerle sonuçlanıyor.

Referanslar:

Akad, Mehmet, Tanju. ((2005). Savaş Tarihinin Dönüm Noktaları, İstanbul: Karataş Yayınları.

Alpar, Güray. (2015). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş Kültürünün Gelişimi, Konya: Palet Yayınları.

Zerzan, John. (2004). Gelecekteki İlkel, Çev. Cemal Atik, İstanbul: Kaos Yayınları.

Harris, Marvin. (1994).Yamyamlar ve Krallar, Çev. Fatih Gümüş, Ankara: İmge Kitapevi.

Uslubaş, Tolga ve Dağ Sezgin. (2007). Dünya Tarihi Ansiklopedisi, İstanbul: Karma Kitaplar.

Sander, Oral. (2003). Siyasi Tarih, İmge Kitapevi: 156.

Sprout, Tutle Margeret.(2004). Mahan, Modern Stratejinin Yaratıcıları, Çev. D. ve M. Erdem, Ankara: ASAM Yayınları.

PAYLAŞ: