ZAFERİ OLMAYAN SAVAŞ: TÜKENİŞ MANİFESTOSU
Emekli Tuğgeneral Murat KAYA
Strateji ve Güvenlik Uzmanı
Tarih boyunca savaşlarda zafer; düşman iradesinin kırılması, sahada kurulan mutlak üstünlük ve toprak kazanımı gibi somut ölçütlerle tanımlanırken, bugün karşımızda haritada değişen sınırların veya teslim bayrağı çeken tarafların olmadığı bambaşka bir tablo durmaktadır.
Satrançta tarafların birbirine üstünlük sağlayamadığı, oyunun kilitlendiği, hamle imkanlarının tükendiği denge durumuna pat denir. Birinci Dünya Savaşı’ndaki Batı Cephesi, bu durumun en çarpıcı örneğidir. Teknolojik savunma araçlarının (makinalı tüfek, tahkimatlar) taarruz doktrinlerini etkisiz kılmasıyla savaş; hareket kabiliyetinin yitirildiği, mevzilerin donduğu, binlerce kayba rağmen cephe hattının santimlerle ölçüldüğü bir çıkmaza dönüşmüştür.
Askeri operasyonların sonuçsuz kaldığı bu “pat” durumunda, strateji artık düşmanı sahada imha etmekten ziyade, onun kaynaklarını tüketmeye odaklanır. Askeri yöntemlerin kilitlendiği noktalarda, diplomasi bir “çıkış yolu” değil, savaşın başka araçlarla devamı haline gelir. Pat durumundaki taraflar, sahada kazanamadıklarını masa başında elde etmek veya en azından “şerefli bir geri çekilme” zemini oluşturmak için diplomatik manevralara yönelirler.
Geçmişteki mevzi savaşlarının yerini günümüzde teknolojik kilitlenmeler ve hibrit yöntemler alsa da, kilitlenmenin mantığı aynı kalmaktadır. Mevcut tablo, klasik bir askeri başarıdan ziyade, stratejik hedefini kaybetmiş ve maksadı bulanıklaşmış bir karşılıklı yıpranma mücadelesine evrilmiştir. Havadan yapılan saldırıların rutinleşerek adeta tekrar eden bir gösteriye dönüştüğü bu süreçte, savaşın stratejik derinliği kaybolurken, enformasyon savaşı ve algı yönetimi mekanizmaları dahi bu sıradanlaşmanın yarattığı gürültü içinde etkisiz kalmıştır. Sosyal medyanın ve ana haber bültenlerinin bu tekrar eden döngü altında yorulması, çatışmanın kamuoyu nezdinde bir doyum noktasına ulaştığını gösterse de bu kanıksanmış durum taraflara yüklenen maddi ve insani maliyetin ağırlığını değiştirmemektedir.
Gerçekçi olmak gerekirse son bir ayı aşkın süredir İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında tırmanarak devam eden çatışma süreci, savaşın doğasının köklü biçimde değiştiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu savaş, artık yalnızca askeri sahada yürütülen bir mücadele değil; aynı anda ekonomik, teknolojik, psikolojik ve stratejik alanlarda işleyen çok katmanlı bir aşınma sürecine dönüşmüştür. Taraflar birbirlerine zarar verirken, eş zamanlı olarak kendi kapasitelerini de tüketmekte, elde edilen taktik kazanımlar, maruz kalınan toplam maliyet karşısında giderek anlamını yitirmektedir.
Bu çerçevede mevcut çatışma, klasik “kazanan-kaybeden” denkleminden uzaklaşarak, tarafların eş zamanlı olarak yıprandığı ve stratejik güçlerini aşındırdığı yeni bir savaş modelini işaret etmektedir. Özellikle kritik altyapıların hedef alınması, yüksek maliyetli mühimmat tüketimi, enerji ve ticaret hatları üzerindeki baskı ve küresel ekonomik yansımalar dikkate alındığında, bu savaşın sonucu sahada elde edilecek bir zaferden ziyade, tarafların ne ölçüde ayakta kalabildiğiyle şekillenmektedir.
İran açısından bakıldığında, özellikle nükleer altyapıya yönelik saldırılar yalnızca fiziksel tahribatın yanında yıllara yayılan teknolojik birikimin ve stratejik caydırıcılığın aşınması anlamına gelmektedir. Nükleer tesisler, füze üretim hatları ve savunma sanayi altyapısının hedef alınması, İran’ın askeri kapasitesinde ciddi kırılmalar yaratırken, bu kayıpların telafisi hem zaman hem de finansal kaynak açısından son derece ağır bir yük oluşturmaktadır. Bunun yanında şehir merkezlerine ve kritik altyapıya yönelik saldırılar, üretim kapasitesini düşürmekte ve toplumsal dayanıklılığı zorlayan bir iç baskı üretmektedir.
İsrail tarafında ise yoğun füze ve İHA saldırılarına karşı yürütülen hava savunma faaliyetlerinin maliyeti dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Her bir önleme faaliyetinin yüksek maliyeti, uzun süreli çatışma koşullarında ciddi bir ekonomik baskı üretmektedir. Kritik askeri üsler, enerji altyapısı ve stratejik tesislerin hedef alınması, operasyonel sürekliliği zorlamakta ve İsrail’in “tam güvenlik” doktrini üzerinde aşındırıcı bir etki yaratmaktadır. Bu durum yalnızca askeri bir zafiyet değil, aynı zamanda uluslararası alanda prestij ve caydırıcılık kaybı anlamına da gelmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri açısından çatışmanın en dikkat çekici maliyet kalemlerinden biri, bölgeye sevk edilen uçak gemisi taarruz grupları ve savaş gemileridir. Bir uçak gemisinin inşa maliyetinin milyarlarca doları bulmasının ötesinde, bu platformların günlük operasyon maliyetleri, üzerindeki hava unsurları, eskort gemileri, lojistik destek zinciri ve personel giderleri ile birlikte değerlendirildiğinde son derece yüksek bir ekonomik yük ortaya çıkmaktadır. Uçak gemisi taarruz gruplarının bölgede uzun süreli konuşlandırılması, sürdürülebilirliği tartışmalı bir maliyet kalemi haline gelmektedir. Buna ek olarak, destroyerler, kruvazörler ve denizaltı unsurlarının aktif görevde tutulması, mühimmat tüketimi ve bakım-idame süreçleri ile birlikte ABD açısından bu savaşın görünmeyen fakat derinleşen bir ekonomik boyutunu oluşturmaktadır.
Savaşın küresel etkileri ise enerji ve ticaret hatları üzerinden daha da belirgin hale gelmektedir. Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalması ya da risk altında olması, küresel petrol ve doğalgaz arzında ciddi dalgalanmalara yol açmakta, enerji fiyatlarının yükselmesine ve dünya ticaretinde zincirleme kırılmaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durum, yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel ekonomik dengeleri sarsan bir güvenlik problemi haline dönüşmektedir.
Askeri açıdan değerlendirildiğinde ise tarafların yoğun şekilde kullandığı füze, mühimmat ve hava savunma sistemleri, savaş stoklarının hızla erimesine neden olmaktadır. Modern savaşın yüksek tüketim oranı, üretim kapasitesi ile kullanım hızı arasındaki dengeyi bozmakta ve tarafların sürdürülebilir savaş kabiliyetini ciddi biçimde sınırlamaktadır. Yüksek hassasiyetli mühimmatların üretim süreleri ve maliyetleri dikkate alındığında, bu aşınmanın kısa vadede telafi edilmesi oldukça güç görünmektedir.
Bu noktada en kritik kırılma senaryolarından biri, muhtemel bir kara harekâtıdır. Böyle bir harekât ihtimali, mevcut yıpratma savaşını çok daha yıkıcı ve kontrol edilmesi güç bir aşamaya taşıma potansiyeli taşımaktadır. Özellikle İran gibi geniş coğrafyaya ve derin savunma kapasitesine sahip bir ülkeye yönelik kara operasyonu, klasik anlamda hızlı sonuç alınabilecek bir askeri seçenek olmaktan uzaktır. Bu tür bir senaryoda savaşın maliyeti katlanarak artacak, yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte siyasi ve ekonomik istikrarsızlık derinleşecektir.
Nihayetinde ortaya çıkan tablo oluşan pat durumunu bozmayacağı aksine, tarafların birbirini daha da zayıflatırken kendi milli güç unsurlarını da tükettiği, hiçbir tarafın net bir stratejik üstünlük elde edemediği bir tükeniş denklemine dönüşecektir. Bu gerçeklik, karar alıcıları rasyonel bir çıkış arayışına zorlamakta ve sahada kazananı olmayan bu savaşın, diplomatik zeminde kurgulanmış “kontrollü bir zafer anlatısı” ile bitirilmesini en mantıklı senaryo haline getirmektedir.
Günün sonunda bu tablo; kazananın olmadığı, kaybedenin ise insanlık ve stratejik akıl olduğu, her iki tarafın da mağlubiyetten zafer devşirmeye çalıştığı bir tükeniş manifestosudur.