NE-TRUMP İDEOLOJİSİ VE ORTADOĞU BATAKLIĞINA SAPLANMAK
Emekli Tümgeneral Doç.Dr. Güray ALPAR
Jeopolitik anlamda savaşların sona ermesini ve barışın egemen olmasını istiyoruz.
Mevlana, Mesnevi Şerhi çalışmalarında, insanlar arasındaki çatışmaların nedenlerini; ötekileştirmek, birbirini tanımamak ve şüphe duyarak diyalog kurmamak olarak açıklamıştı (Mevlana Mesnevi Şerhi, 18449). Bu konudaki eksikliklerimizi gidermekte güçlük çekiyoruz ve bundan bazıları istifade etmekte güçlük çekmiyor.
Jeopolitik Öngörü Enstitüsü olarak, isim seçtiğimiz JEOPOLİTİK kelimesinin bugüne kadar bilinen yüzeysel anlamının dışına çıkarak, giderek daha fazla akademisyen tarafından disiplinler arası bir anlayışla yeniden yorumlanmasından duyduğumuz memnuniyeti ifade etmemiz gerekiyor. Bu başlangıçtaki amacımıza giderek daha fazla yaklaştığımızı göstermesi açısından bizleri oldukça mutlu ediyor. Jeopolitiğin derinliğinin anlaşılması, yönlendirmelerden uzak milli bir anlayışla gerçeklerin ortaya konulması önemli.
Ortalıkta çoğu maksatlı olarak yayılmış o kadar çok bilgi dolaşıyor ki mümkün olduğu kadar gerçeğe ulaşmak için, farklı kaynakları derinlemesine inceliyor ve genel olarak başkaları tarafından rastgele veya maksatlı olarak oluşturulan kavramlardan ziyade enstitümüzce oluşturulmuş bilgi altyapısına dayalı kavramları tercih ediyoruz.
Bilgi kirliliği, günümüzün dijital ortamında, sosyal medya ve internet kaynaklarında çok miktardaki verinin eksik, yanlış, manipülatif veya teyit edilmemiş bilgilerin süratle yayılması anlamında kullanılıyor. Veri, henüz doğru olduğu şüpheli bilgi haline dönüşmemiş haber ya da söylenti. Bu ancak belirli işlemlerden geçerek enformasyon ve sonrasında bilgi haline gelebilir. Sonrasında ise sentez, analiz ve değerlendirmeler geliyor. Bunları işlemden geçirmeden kullanmak bilgiye ulaşmayı daha da zorlaştırdığı gibi güven kaybına ve hatta yanlış karar alma durumlarına bile götürebiliyor (Kandemir, 2023). Diğer taraftan haber ve verinin güvenilirliğini sağlayan birçok unsur bulunmakta (Karlsen ve Aalberg, 2021: 5). Kaynak güvenilir olacak, medya kaynağı güvenilir olacak ve en azından aracı platform güvenilir olacak.
Bilgi kirliliğinin olduğu alanlardan birisi de şüphesiz jeopolitik konular. Bizleri yanlışa yöneltebilecek o kadar yoğun veri bombardımanı altında kalıyoruz ki şaşırıp kalıyoruz. Hatta bazı durumlarda kendimizden şüphe duyuyor ve çoğunluğun kararına bizler de uysak mı diye düşündüğümüz bile oluyor. Herkesin her şeyi en doğru şekilde bildiğine inandığı böyle bir ortamda, tıpkı Sokrates gibi “bir şey biliyorum o da hiçbir şey bilmediğim” diyene rastlamak giderek zorlaşıyor.
Başlığa gelince Netanyahu ile Trump kelimelerini birleştirerek oluşturduk. Ne-Trump… Neden çünkü bir süreden beri bu ikisinin bir araya gelip oluşturduğu ideolojik çerçeve dünyayı kasıp kavuruyor. Nereye götüreceği de şüpheli duruyor. Olmaz denen oluyor, dünya düzeni ve sistemi bu iki liderin kendilerine göre oluşturduğu istikametlerde şuursuzca sürükleniyor.
Tüm dinlerin insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek ve huzuru sağlamaya yönelik olduğu bilinmesine rağmen, hangi dinden olursa olsun dini kavramların arasına zamanla birtakım başka kavramlar sıkıştırarak aslından uzaklaştırmak gerçekten tehlikeli sonuçlara yol açıyor. Tevrat’a göre Hazreti Musa Tur-u Sina Dağına tırmandığında aldığı “on emir” den bir tanesi “Öldürmeyeceksin” olduğu halde nasıl olup da tarihi boyunca münferit bazı olaylar dışında Yahudilerin korumuş olan Müslümanlara karşı dönüşüme uğradığı çok iyi incelenmelidir. Kutsal metinler insanları öldürmeyi değil merhametli olmayı ve yaşatmayı ortaya koyar. Siyasal amaçlı ve değiştirilmiş metinlere dikkat etmek gerekiyor. Diğer taraftan Netanyahu’nun uygulamalarını da tüm Yahudiler için genellememek gerekiyor.
2026 Münih Güvenlik Konferansında “kaba güçle” tanımlanan, “kuralların olmadığı yeni bir dünya düzenine” dikkat çekilmişti. Konferansın sonunda yayınlanan raporda ise “Dünya yıkım güllesi siyaseti dönemine girdi” denilerek küresel düzene, egemenler arasındaki güç savaşına ve eski dünyanın bittiğine dair çarpıcı tespitler ortaya konulmuş ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD öncülüğünde kurulan uluslararası düzenin, bizzat ABD tarafından yıkılma sürecinde olduğu belirtilmişti. Rapora göre küresel sistemin koruyucu olarak görülen ABD artık bu sistemi kendi çıkarlarına aykırı ve yük olarak görüyordu. Bu noktada Trump “yıkım güllesi” siyaseti ile küresel sistemi ve mevcut kurumları hedef alan aktörlerin başında geliyordu ve Grönland ve Panama’da ABD için toprak satın alma ve Gazze Şeridi’ni “devralma” ve burada yaşayan Filistinlileri zorla yerinden etme planı ile, “bir istikrar çıpası değil, aksine korunulması gereken bir risk” olarak algılandığı anlamına geliyordu. Trump bu çalışmalarında Netanyahu’yu kendisine ortak olarak belirlemişti. Peki bu noktaya nasıl gelinmişti?
Öncelikle Protestan Hristiyanlığın muhafazakâr bir alt dalı olan Evanjelizm’in ABD’de güçlenmesini, diğer dinlere yönelik tutumunun inanç olarak dışlayıcı yönünü (Van Engen, 1995:196) anlamak gerekiyor. Bunlar 19. yüzyılda ortaya atılan ve Siyonizm’in (Herzl, 1988: 40) temelini oluşturan fikirlerle birleştirildiğinde ise günümüzde yaşananlar hemen anlam kazanıyor. Tarihi İsrail bölgesi olarak tanımlanan topraklarda bir Yahudi devletinin kurulması ve Arz-ı Mevud denilen (TDV İslam Ansiklopedisi, 1991: 442-444) Nil’den Fırat nehrine kadar uzanan vadedilmiş toprakları ele geçirilmesi ile sonrasında tüm dünyaya hâkim olma ideolojisini içeren bu anlayışta, ABD ve İsrail işbirliği gizlenmeden açıkça hayata geçirilmeye çalışılmasını da gözden uzak tutmamak gerekiyor.
Bu noktada Enstitümüz yazarlarından İlyas Süpürgeci tarafından 07 Ekim 2024 tarihli “Siyonist İttifakın Avrasya Satranç Tahtasında Yapması Beklenen Hamlesi” isimli yazısını hatırlıyoruz: Siyonist İttifak, tarihi saptırılmış emellerine ulaşmak için yüzyılın fırsatını yakaladığını düşünmektedir. Batı dünyası ise isteyerek ya da baskıyla Siyonist İttifak’ın esaretinde ve hizmetindedir. Gerekli olan askeri güç zamana yayılmış olarak bölgeye getirilmiş ve yığınaklanma safhası tamamlanmıştır. Avrasya satranç tahtasındaki jeopolitik güç mücadelesinde tayin edici niteliğe sahip ileri bir hamlenin öncesinde başlayan, bölgeyi şekillendirme faaliyetlerinin son safhası; Yemen’de, Filistin’de ve Lübnan’da devam etmektedir. Siyonist ittifakın sözcülerinin deyimiyle, “Ahtapotun kolları” ile mücadelenin kritik aşamaları geçilmiştir ve sıra “Ahtapotun başını” vurmaya gelmiştir. Saldırgan zalimdir ve çok güçlü olduğuna inanmaktadır. En kritik konu ise; bundan sonra gelişmelerin seyrini tayin eden asıl faktörün siyasi mekanizmalardan daha çok askeri ve güvenlik mekanizmalarının olmasıdır ve bu durum kötü niyetli istismara çok açık bir durumdur. Tarihsel derinlik, jeopolitik faktörler ve bölgedeki farklı denklemler de dikkate alındığında; İran’a yönelik askeri bir müdahalenin siyasi hedefinin, “rejim değişikliğinin yolunu açmak ve böylece Rusya ve Çin ile olan stratejik ilişki bağlarını koparmak” olabileceği ihtimali daha kuvvetli görünmektedir.
Trump iktidara geldiğinde savaşları durduracağı düşünülüyordu ama bunu gerçekleştirmek bir yana her yeri ateşe attığı açıkça ortada. 06 Kasım 2024 tarihli makalemizde: “Trump’ın seçim çalışmaları sırasında söylemiş olduğu sözlerde ne kadar samimi olduğunun yanı sıra ne kadarını ve ne oranda gerçekleştirebileceğine biraz ihtiyatlı yaklaşmakta fayda var.” demiş ve naçizane şu cümleyi de eklemiştik: ”Geçmişine oranla yeni dönemde bazı değişimlere de hazırlıklı olmak gerekiyor. En önemli konu ise, Trump her ne kadar savunma harcamaları ve gücü yönünden dünyanın en güçlü olan bir ülkenin başkanı olarak seçilse bile, yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmaya başladığı günümüz dünyasında, ABD’nin her şeyi tek başına gerçekleştirebilecek bir gücünün olmadığı da göz önünde bulundurmak gerekiyor.”
Tarih boyunca güç merkezleri Avrasya bölgesinden çıkmış ABD bunun tek istisnası olmuştur. Ayakta kalabilmesi kendisine bu bölgeden müttefikler bulması yanında burada kendisine ileride rakip olabilecek güçlerin ortaya çıkmasının engellenmesine dayalıdır. O halde bugün bölgede yapılanlar bu düşünce ile benzerlik taşıyor mu sorusunun cevabı da jeopolitik durumu anlatmaya yetecektir.
O halde yapılanları özetleyelim:
ABD kendisine Avrasya bölgesindeki operasyonları için müttefikler bulabiliyor mu? NATO ve Atlantik ötesi ittifak neyi ifade etmektedir?
ABD, Avrasya bölgesindeki ülkelerin bir araya gelmesini önleyecek şekilde jeopolitik manevralarda bulunuyor mu?
ABD, ucuz enerjisini Rusya’dan temin eden Avrupa ülkelerinin Rusya ile ilişkisini kesecek şekilde bir hat oluşturmayı başarmış mıdır?
Bu durum Avrupa ekonomilerinde enerji maliyetlerini artırmış ve ekonomilerini zor duruma sokmuş mudur? Avrupa’nın gönüllü katıldığı bu model Avrupa jeopolitiğine uygun mudur?
Bugün İran bahane edilerek İsrail ve ABD tarafından Filistin, Lübnan, İran ve diğer bölgelerde yürütülen faaliyetler Arz-ı Mevud’un gerçekleştirilmesi ve sonrasında Dünya hakimiyeti düşüncesine ne derece hizmet etmektedir? Rusya ve İran gibi önemli rakiplerini kaybeden bir ABD, Avrupa’ya ne kadar ihtiyaç duyacaktır?
Bu operasyonlarda Avrupa’da doğal gaz fiyatlarının neredeyse 2 katına çıkması bu ekonomilerin geleceğini nasıl etkileyecektir? Avrupa dünya düzeyinde gücünü ve etkisini ne oranda kaybedecektir? Yoksa zaten herhangi bir etkisi kalmış mıdır? ABD’nin kendisinin İran operasyonu öncesi bu enerji kaynaklarına sahipken, Venezuela’nın kaynaklarına el koyarak durumunu garantiye alması nasıl değerlendirilmelidir?
Yine Hürmüz yoluyla enerji ihtiyacını karşılayan Çin, Japonya, Kore gibi ülkelerin büyük sıkıntılara girecek olmasını açıklamak nasıl mümkün olacaktır? Bütün bu ülkelerin de en azından ekonomik olarak Avrupa gibi zayıflayacak olması tamamen bir tesadüf müdür? Ne kadar süreceği belli olmayan süreç sonunda Avrupa ülkeleri ile Japonya ve Kore gibi ülkeler de ekonomik alanda gerilemeler yaşamayacak mıdır?
Bütün bu zayıflamalar ve buna karşılık güçlenen ABD ve İsrail dünya jeopolitik dengesinde ileriki aşamada nasıl bir fark yaratacaktır? Bu durum önümüzdeki orta ve uzun vadede nasıl hissedilecektir?
Bu soruların cevaplarını bilenlerin var olduğuna inanmak istiyor ve kısaca bölgedeki gerçeklere dair birkaç soru ile bu makalemizi sonlandırmak istiyoruz.
İran’a yönelik harekât planlandığı şekilde mi gerçekleşiyor yoksa beklenilmeyen bir direnç söz konusu mudur? İran’ın çevre ülkelere yönelik saldırgan tavırlarının sona ermesi ve kaynaklarını kendi vatandaşları ve çevresinde istikrar yaratacak şekilde kullanması mümkün olacak mıdır?
ABD yönetimi ve Netanyahu, İran’a saldırırken acele davranmış ve uzman görüşlerini göz ardı etmiş midir? Yoksa zaten savaş uzasın dünyanın neresinde olursa olsun insanlar ve ülkeler zarar görsün anlayışı ile mi hareket etmiştir?
ABD’nin beklenilmeyen saldırılarla üslerini, kullandığı liman bölgelerini, radarlarını ve askerlerini kaybetmesi söz konusu mudur?
ABD’nin kendisi ile kıyaslanamayacak ölçüde güce sahip görünen İran karşısındaki kayıplarının belirgin bir imaj kaybına yol açtığı doğru mudur?
ABD, uğradığı kayıplar ve imaj düzeltme çabaları ile bu bölgeye angaje olmuş mudur? Bu geçen yıl kasım ayında yayınladığı Ulusal Güvenlik Stratejisinden sapmasının bir sonucu mudur? Bu geçmişte her iki dünya savaşının da kazananları arasında yer alan İngilizlerin güç merkezi olma konumunu kaybetmesine benzer bir şekilde, İran’ı yense bile, ABD’nin güç kaybına ve Ortadoğu bataklığına saplanması anlamına mı gelmektedir?
ABD, İran’a yönelik kapsamlı bir kara harekâtı yapabilir mi? Bunun maliyeti ne olacaktır? Yoksa ABD’nin kendi askerleri yerine para karşılığı ölecek bazı vekil güçleri bulması mümkün müdür?
ABD’nin, İran direnme azmini ortadan kaldırmadan ve kapsamlı bir kara harekâtı ile kıyıları emniyete almadan Hürmüz Boğazından gemilerini geçirme gücü var mıdır?
En önemlisi ABD burada güç kaybediyorsa kazananlar kimlerdir?
Sorulardan konuya ne kadar hâkim olunduğu da ortaya çıkar. Aristophanes, MÖ 421 yılında savaşın kötülüğünü anlatırken, savaşa kışkırtanların evde aslan savaşta ise tilki kesildiğinden ve savaşın zenginlere kazanç fakirlere ise yıkım getirdiğinden bahseder (Aristophanes: 2012). Oyuna gelip dünyayı yıkıma götürmemek gerekiyor.
Tüm bu soruların sonunda başlığımızı tekrar hatırlatalım: NE-TRUMP İDEOLOJİSİ VE ORTADOĞU BATAKLIĞINA SAPLANMAK.
Kaynakça:
Aristophanes. (2012). Barış, Çev.: Yücel Erten, Ankara: Ankara Devlet Tiyatroları. Bar-Tal, D., Rosen Y and Zehngut R. N. (2010).
Becan, C. (2018). Sosyal medya bağımlılığının haber takibi motivasyonları üzerine etkisi, Erciyes İletişim Dergisi, 5(3), 238-256.
Kandemir, E. (2023). “Küreselleşme Sürecinde Yeni Medya ve Sosyal Medya: Güvenilir Bilgiye Ulaşmak”, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, Sayı Vol., 62.
Karlsen, R. ve Aalberg, T. (2021). Social media and trust in news: an experimental study of the effect of facebook on news story credibility, Digital Journalism, (2), 1-17.
Mevlana, Mesnevi Şerhi III, 188, 449.
TDV İslam Ansiklopedisi. (1991). İstanbul: 442-444.
T. Herzl, T. (1988) [1896]. Biyography by Alex Bein,Der Judenstaat(The Jewish state), Republication, Çev. Sylvie d’Avigdor: New York.
Van Engen, Charles E. (1995). Christianity and the Religions: A Biblical The ology of World Religions. İçinde Edward Romen, & Harold Netland (Ed.), The Uniqueness of Christ in Mission Theology, (184-217). William Carey Library:Pasadena.