İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Temmuz 20, 2024 30 dk okuma

Büyükelçi Numan HAZAR – Türkiye’nin Asya-Pasifik Açılımı

Büyükelçi Numan HAZAR – Türkiye’nin Asya-Pasifik Açılımı
Temmuz 20, 2024 30 dk okuma

TÜRKİYE’NİN ASYA-PASİFİK BÖLGESİNE AÇILIMI
Numan HAZAR
Büyükelçi (E)

Özet
Türkiye 1998 yılında Afrika Kıtası ile Latin Amerika ve Karayipler Bölgesine birer Eylem Planı çerçevesinde açılım girişiminde bulunmuştur. Bununla eş-zamanlı olarak bir Asya-Pasifik Açılımı girişimi de başlatılmıştır. Bu girişimi yaparken Asya-Pasifik Bölgesinin son dönemde ekonomik ve teknolojik alanlarda kaydetmiş olduğu devasa ilerlemeler dikkate alınmış bölge ülkeleri ile Türkiye’nin ilişkilerinin her alanda geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu makalede 1999 yılında başlatılan bu girişimle ilgili bilgilere yer verilmiştir.
Anahtar Kelimeler
Asya-Pasifik Bölgesi, Açılım, Çin, Japonya, Kuzey Kore, Güney Kore, Endonezya, Malezya, Avustralya.

Giriş
Asya-Pasifik Bölgesindeki ülkelerin geçtiğimiz yüzyılın son döneminde ekonomik ve teknolojik atılım gerçekleştirdiği gözlemlenmiştir. Örneğin Asya-Pasifik ülkelerinin önemli bir ekonomik büyüme oranına ek olarak dünya ticaretindeki payı da ciddi biçimde artmıştır.
Bu bölgede Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (Association of Southeast Asian Nations- ASEAN) önemli bir kuruluştur. Üyeleri şunlardır: Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland ve Vietnam. Kuruluşun diyalog ortakları da Avrupa Birliği, ABD, Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya, Güney Kore, Hindistan ve Yeni Zelanda’dır. Günümüzde sektörel diyalog ortakları da İsviçre, Norveç, Pakistan ve Türkiye’dir.
Örgütün amacı ekonomik, sosyal, kültürel, teknik, eğitim ve diğer alanlarda işbirliği, adalet kavramına, hukuk ve Birleşmiş Milletler ilkelerine saygı çerçevesinde bölgesel barış ve istikrarın sağlanmasıdır.
Asya-Pasifik bölgesinde, ASEAN’ın büyük bir ekonomik yapılanmayı simgelemesine ek olarak, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya, Avustralya ve Güney Kore gibi küresel ekonomide önemli payları ve rolleri olan ülkeler de mevcuttur. Tüm bu ülkelere ek olarak bölgesel barış ve güvenlik açısından hesaba katılması gereken bir Kuzey Kore gerçeği de mevcuttur.
Asya-Pasifik Bölgesi zamanla küresel planda Avrupa Birliği ve ABD’den sonra üçüncü bir büyük merkez haline dönüşmüştür. Bu bölgede günümüzde 6,2 milyarı bulan dünya nüfusunun 3,5 milyarı yaşamaktadır. Dünya ticaretindeki artışın %50’si bölgeye aittir. Günümüzde de Asya-Pasifik bölgesi AB ve ABD ile birlikte dünyanın en büyük üç ticaret ve ekonomik merkezinden birisidir.
Bölgede bulunan Çin, Japonya ve Avustralya ekonomi, ticaret ve teknoloji alanında küresel planda üst düzeye erişmiş ülkelerdir. Malezya ve Güney Kore’nin de tüm bu alanlarda önemli atılımlar gerçekleştirdiği bilinmektedir. Ayrıca Endonezya, Filipinler ve Vietnam gibi kalabalık nüfusa sahip hatırı sayılır büyüklükte ekonomiler de mevcuttur. 1998 yılı itibariyle dünyanın en hızlı büyüyen ekomilerinin bu bölgede olduğu gözlemlenmiştir. Eş zamanlı olarak da Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ekonomileri küçülme sürecine girmişlerdi. Aynı dönemde gayrısafi yurtiçi hasıla bakımından bölgenin küresel düzeyde önemli bir yüzdeye sahip olduğu da gözlemlenmiştir. Bölgenin genç, enerjik, iyi eğitimli, yetişmiş ve nitelikli bir nüfusa sahip olduğu da bir gerçekti.
Bunların da ötesinde geçtiğimiz yüzyılın son döneminde dört Asya Kaplanı, Hong Kong, Tayvan, Singapur ve Güney Kore dünya piyasalarına zor da olsa girmişlerdi.
Ayrıca Güney Asya’da o zamanlar yaşanan ekonomik krizin de geçici bir nitelik taşıdığı değerlendirmesi yapılmıştı.
Tüm bu hususlara ek olarak uluslararası ilişkiler bağlamında Asya-Pasifik Bölgesinin jeopolitik ve stratejik açılardan da önem taşıdığı bilinmektedir.
Asya-Pasifik ve Batı Ülkeleri
Bu gelişmeleri dikkatle izleyen ABD ve AB Asya-Pasifik bölgesine yakın ilgi göstermeye başlamışlardı. Kuşkusuz bu ülkelere bölge ülkesi olmasına karşın Japonya’yı da eklemek gerekmektedir. Bölge ülkeleri ABD ve Japonya’yı dengelemek açısından Avrupa ülkeleri ile işbirliğini geliştirmek gereksinmesini duymuşlardı. Avrupa ülkeleri de bölgeye olan ilgilerine yoğunluk kazandırmış ve uzun vadeli stratejiler geliştirmeye başlamışlardır. Bu kapsamda doğrudan yabancı yatırımlar gelişmekte olan ülkeler tarafından artık bir tehdit olarak görülmediğinden, sermaye akışları için bir araç ve ekonomi için bir destek biçiminde algılandığından Asya-Pasifik yabancı yatırımlara ev sahipliği açısından en hızlı büyüyen bir bölge haline dönüşmüştür. Avrupa firmaları ihracat ve bölgede temsilcilikler açma açsından önemli girişimlerde bulunmaya yönelmişlerdir. Bu gelişmeler ışığında Asya-Pasifik bölgesinin önemli bir pazar olarak hedef haline geldiği söylenebilir.
Türkiye ve Asya-Pasifik Bölgesi
Türkiye küresel düzeyde ekonomi ve ticaret alanında gözlemlenen bu köklü değişimleri kuşkusuz dikkatle izlemiştir. Ancak Türkiye’nin Asya-Pasifik bölgesi ile temaslarında önemli bir ilişki düzeyine erişilemediği, buna karşın ilişkilerin her alanda geliştirilmesi için ciddi bir potansiyel mevcut olduğu da saptanmıştır. Bu ilişkilerin geliştirilmesi için ne gibi önlemler alınabileceği üzerinde durulmaya başlanmıştır. Türkiye Avrupa ülkeleri ve genellikle Batı ile yoğun ilişkileri olmasına karşın, aynı zamanda bir Asya ülkesi olduğunun da bilincinde olarak mevcut potansiyeli değerlendirme hedefine yönelmiştir.
Türkiye Asya ülkeleri tarafından Batı içerisinde yer alan bir ülke olarak görüldüğü gibi aynı zamanda tarihte emperyalizme karşı ilk ve önemli bir ulusal kurtuluş savaşını yapmış bir ülke olarak da olumlu biçimde algılanmaktadır. Bölgenin Müslüman ülkeleri de Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecini hayranlıkla izlemilerdir. Uzak coğrafyalarda bulunmaları dolayısıyla Asya-Pasifik ülkeleriyle Türkiye arasında herhangi bir siyasi sorun bulunmamaktadır. Bunun tek istisnası Çin ile zaman zaman kuşku ve rahatsızlıklara yol açan Doğu Türkistan (Sincan Uygur Bölgesi) sorunudur.
Asya-Pasifik Bölgesindeki ülkeler ile ekonomik, ticari ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi açısından en büyük engeli aralarında Türkiye ile mevcut mesafe sorunu oluşturmuştur.
1998 yılında Afrika’ya Açılım Eylem Planının hazırlanmasını ve oluşturulmasını o dönemde Dışişleri Bakanlığındaki görevim dolayısıyla ben üstlenmiştim. 1999 yılında kabul edilmiş olan Asya-Pasifik Eylem Planı da uygulanmaya başlanmıştı. 2000 yılında İkili Siyasi İlişkiler Genel Müdürü olarak atandığım için Afrika’ya ek olarak Doğu Asya ve Pasifik Bölgesi de görev alanıma eklenmişti. Bu bakımdan Asya-Pasifik Eylem Planının uygulanması çalışmalarına da yoğunluk vermeye başlamıştım.
Bu çerçevede Afrika ve Asya-Pasifik Eylem Planları arasında önemli bir farka değinmekte yarar vardır. Afrika bağlamında genel ve kapsamlı önlemlerle tüm kıtaya açılım öngörmek mümkün olmakla birlikte Asya-Pasifik için aynı şey söylenemez. Bu bakımdan Asya-Pasifik Bölgesi içerisinde yer alan değişik ülkelerle farklı yaklaşımlar benimsenmesi zorunluluğu da ortaya çıkmıştır. Örneğin Japonya, Avustralya veya Çin’e yönelik ilişkiler ile diğer kimi ülkelere yönelik yaklaşımların farklı olması kaçınılmaz idi.
Bu kapsamda Çin, Japonya ve Malezya’yı ziyaret ederek incelemelerde ve temaslarda bulunduğum gibi Ankara’da Endonezya, Avustralya, Malezya ve Güney Kore Büyükelçileri ile işbirliği olanakları konusunda yoğun çalışmalarda bulunmuştuk. Daha sonraki yıllarda Filipinleri de ziyaret ederek ilişkilerimizin geliştirilmesi açısından orada da ciddi bir potansiyel mevcut bulunduğunu gözlemlemiştim.
Afrika Eylem Planı ile Asya-Pasifik Eylem Planının uygulanması açısından da bir önemli fark mevcut idi. Zira ilgili Bakanlık biriminin Afrika bağlamında tüm alanlarda tek başına yönlendirici olma konumuna karşılık Asya-Pasifik bölgesi ile ilgili olarak Bakanlığın diğer ilgili birimlerinin de etkili olduğu gözlemleniyordu. Bu fark da aslında bölgede bulunan Çin ve Japonya gibi küresel açıdan önemli ülkelerle ekonomik ve ticari ilişkilerin yürütülmesi sorunsalından kaynaklanıyordu.
Asya-Pasifik Eylem Planı
Türkiye Asya-Pasifik bölgesine açılım politikasını uygulamaya koyarken bölge ülkeleriyle hiçbir siyasal sorunu bulunmadığı, tüm ülkelerle dostluk ilişkilerine sahip olduğu bilinciyle hareket etmiştir. O dönemde Asya-Pasifik Bölgesinde 11 yerleşik Büyükelçiliğimiz ve 5 Başkonsolosluğumuz bulunmaktaydı (2012 yılından itibaren ‘’Yeniden Asya Girişimi’’ çerçevesinde Brunei, Laos, Kamboçya ve Myanmar’da yerleşik Büyükelçiliklerimizin açılması ile günümüzde bölgede 15 yerleşik Büyükelçiliğimiz bulunmaktadır).
Eylem Planı hazırlanırken bölgede aşağıda değinilen farklı kategorilerde ülkeler bulunduğu değerlendirmesi yapılmıştır:
-Dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya,
-Küresel ekonomi alanında ve aynı zamanda uluslararası güvenlik ve istikrar açısından önemli rol oynayan bir süpergüç olarak Çin Halk Cumhuriyeti,
-Avusturalya, Yeni Zelanda ve Güney Kore gibi sanayileşmiş ülkeler,
-Malezya, Tayland ve Singapur gibi yeni sanayileşmiş ülkeler,
-Ve çeşitli gelişmekte olan ülkeler.
Ekonomik önemine ek olarak Asya-Pasifik Bölgesinin küresel güvenlik ve istikrar açısından özel bir jeostratejik anlam içerdiği değerlendirmesi de yapılmıştır. Asya-Pasifik Bölgesinde güvenlik ve istikrarın ABD, Orta Asya, Güney Asya ve Avrupa’nın güvenlik ve istikrarı üzerinde yansımaları olduğu da bir gerçektir. Güvenlik bilincine sahip bir ülke olan Türkiye, Asya-Pasifik Bölgesinin bu özelliğini de dikkate almıştır.
Tüm bu hususların ışığında, mevcut potansiyel ve dostluk ilişkilerine karşın ilişkilerin yeterli düzeyde olmadığı kanısına varan Türkiye Asya-Pasifik Bölgesi ile çok daha gelişmiş ilişkiler kurulmasını kararlaştırmıştır.
Bölge ülkeleri ile Türkiye’nin ilişkilerini daha da güçlendirmek amacıyla 1999 yılında Dışişleri Bakanlığı tarafından Ankara’da bir dizi toplantılar düzenlenmiştir. Bu toplantılara çeşitli Bakanlıkların, devlet kuruluşlarının ve özel sektörün temsilcileri katılmıştır. Asya-Pasifik Bölgesinde görevli Büyükelçilerimiz da bu toplantılarda hazır bulunmuşlardır.
Toplantılarda Türkiye’nin Asya-Pasifik Bölgesi ülkeleri ile ilişkilerini daha da geliştirmeye yönelik önlemleri içeren bir Eylem Planının uygulamaya konması telkin edilmiş ve bu Eylem Planının kapsamı konusunda görüş birliğine varılmıştır.
Avrupa’ya açılan kapı olarak konumu, üç kıtanın Asya, Avrupa ve Afrika’nın kavşağında yer alması, Avrupa Birliği içerisindeki özel statüsü dolayısıyla da Türkiye’nin Asya-Pasifik Bölgesine açılım politikasına bölge ülkelerinin de olumlu karşılık vereceği inancıyla hareket edilmiştir. Tüm bu unsurların, esasen, ekonomik işbirliği ve ticaret ilişkileri açısından avantaj oluşturduğu üzerinde durulmuştur.
Eylem Planı, siyasal önlemler olarak yüksek düzeyli karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilmesini, bu meyanda, Devlet Başkanları, Başbakanlar ve Dışişleri Bakanlarının ziyaretlerinin özendirilmesini öngörmüştür.
Eylem Planı ayrıca mümkün olan tüm alanlarda çeşitli önlemleri içermektedir. Bu önlemler şunlardır:
-Asya-Pasifik ülkeleriyle ticari ve ekonomik ilişkilerin yasal çerçevesinin tamamlanması: Bu, işbirliği için gerekli anlaşmaların imzalanması anlamına gelmektedir. Bir başka deyişle ticaret anlaşması, ekonomik, teknik ve bilimsel işbirliği anlaşması, çifte vergilendirmenin önlenmesi anlaşması ve yatırımların karşılıklı olarak teşviki anlaşmalarının hayata geçirilmesi amaçlanmıştır.
-Kültür Anlaşmalarının veya Kültürel Değişim Programlarının imzalanması. Bu çerçevede üniversiteler arasında değişim ve temasların özendirilmesi, düşünce ve araştırma kuruluşları ile medya temsilcileri arasında temas ve işbirliğinin geliştirilmesi hedef alınmıştır.
-Savunma sanayisi ve askeri eğitim alanlarında işbirliği gerçekleştirilmesi.
-Parlamenterler arasında temasların artırılması, ulusal parlamentolarda karşılıklı dostluk gruplarının kurulması.
-İşbirliği alanına bağlı olarak ticaret, sanayi, savunma, tarım, sağlık, eğitim kültür gibi teknik düzeydeki bakanların karşılıklı ziyaretlerinin özendirilmesi.
-Asya-Pasifik ülkeleri ile hava ve deniz ulaşımının geliştirilmesi,
-Turizmin özendirilmesi.
-Karşılıklı ziyaretler ve Ortak İş Konseyleri oluşturmak suretiyle özel sektörler arasında ilişki kurulması.
Birçok ülke ile bu önlemlerin uygulamaya konması gerçekleştirilmiştir.
Kimi ülkeler ile de ayrı Eylem Planları yapılması yoluna gidilmiştir. Bu ülkeler Japonya ve Çin’dir.
Japonya ile İlişkiler
Türkiye’nin Japonya ile ilişkileri her zaman yakın ve dostane olmuştur. 16. Yüzyıldan itibaren Japon iş adamları ve önemli kişiliklerin Osmanlı Devletini ziyaret ettiklerini ve Türkiye hakkında Japon kamuoyuna bilgi ilettiklerini biliyoruz. Öte yandan Osmanlı Devleti Japonya’nın kalkınmasını ve sanayileşmesini büyük bir ilgi ve dikkatle izlemiştir. Özellikle Meiji Restorasyon döneminin (1865-1869) bu başarısı Osmanlı yöneticileri ve aydınlarını etkilemiştir. Bu gelişme üzerine, Osmanlı Devleti, Japonya ile diplomatik ilişkiler kurma yolunda büyük bir istek göstermiştir.
1904-1905 Rus-Japon Savaşında Japonya’nın Rusya’yı yenmesi, bir başka deyişle, bir Asya devletinin, Osmanlı Devletine karşı sürekli biçimde saldırgan bir tutum izleyen zamanın en güçlü emperyalist devletlerinden birine karşı zafer kazanması, Osmanlı yöneticilerini derinden etkilemiştir.
Ertuğrul Fırkateyninin Japonya’yı ziyaret etmesi ve dönüş yolunda batması sonucu çok sayıda denizcimizin kazada yaşamlarını yitirmesi olayı iki ülke arasında dostluk duygularının perçinleşmesine yol açmıştır. 15 Temmuz 1889 tarihinde, Osman Paşa komutasındaki Fırkateyn 1889 yılında İstanbul limanından ayrılmış ve 7 Haziran 1890’da Yokohama’ya varmıştır. Japon İmparatoru tarafından huzura kabul edilen Osman Paşa ona Sultan II. Abdülhamit’in bir mesajını ve Osmanlı Devletinin en yüksek nişanını sunmuştur. Osman Paşa ve heyeti Japon hükümeti ve halkı tarafından sıcak şekilde karşılanmıştır. Dönüş yolunda tayfuna yakalanan fırkateyn batmış, 600 kişiden oluşan mürettebattan 69’u yerel Japon balıkçıları tarafından kurtarılmıştır. Kazadan sağ olarak kurtulan kazazedeler Japon imparatorunun emriyle iki savaş gemisiyle İstanbul’a getirilmişlerdir. Bu olay Türk-Japon dostluğunun başlangıcını simgelemiştir.
Bu olumlu havaya karşın iki ülke ilişkilerini geliştirmek aralarındaki mesafe dolayısıyla mümkün olamamıştır. Ayrıca ilişkilerin, geliştirilmesi için Japonların, Osmanlı Devletinin Avrupa ülkelerine tanıdığı kapitülasyonların, kendilerine de tanınması isteği de (veya koşulu) bir engel oluşturmuştur. Zira kapitülasyonların olumsuz etkisinin bilincinde olan ve çektiği sıkıntılar sebebiyle bunlardan uygun zamanda kurtulmak isteyen Osmanlı Devleti bu talebe olumlu yanıt vermemiştir.
1999 yılında Asya-Pasifik Eylem Planının uygulamaya konduğu dönem itibariyle Türkiye ve Japonya arasında her alanda yakın bir işbirliği mevcut bulunmaktaydı. Türkiye ile Japonya arasındaki siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler mükemmel düzeydedir. Türkiye’de büyük Japon yatırımları vardır. O zaman yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Türk halkının kendisine en yakın olarak gördüğü ülkeler sıralamasında Japonya en üst sırada yer almıştır.
İki ülke arasındaki bu olumlu havaya karşın, Türkiye Japonya ile ilişkilerini daha da yaygınlaştırmak ve derinleştirmek istemiştir. 2000 yılında Japonya’yı ziyaret eden Dışişleri Bakanı İsmail Cem Japon mevkidaşı Yohei Kono ile bu amaçla bir Eylem Planı imzalamıştır. Eylem Planı, karşılıklı yüksel düzeyli ziyaretler dâhil, iki ülke arasında bir dizi siyasal, ekonomik ve kültürel önlemlerin gerçekleştirilmesini öngörmüştür. Mevcut siyasi danışma mekanizmasının sürdürülmesi kararlaştırılmıştır. Bu kapsamda ben de 2001 yılında Japonya’yı ziyaret ederek Türk-Japon ilişkileri, uluslararası ve bölgesel sorunlar konusunda Japon Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile danışmalarda bulunmuştum. Ayrıca Japon iş adamları ile görüşmeler yapmıştım. Bu vesile ile Japonya Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde Türk Dış Politikası konusunda bir konferans vermiştim.
Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkiler
Bilindiği gibi Çin tarih süreci içerisinde Türklerin en çok ilişkide bulunduğu bir ülkedir. Çin devletinin adı için kullanılan Çince sözcük ‘’Zhongghuo’’ olarak ifade edilir. Merkezi Devlet anlamındadır. Bu bakımdan Çin’in bir halkın adı değil bir uygarlığın tanımlaması olduğu kabul edilmektedir. 1,4 milyar dolayındaki Çin nüfusunun %90’ından biraz fazlası Han ulusundan oluşmaktadır. Ayrıca resmen tanınan ve özerk bölgelerde yaşayan Tibet, Sincan-Uygur Bölgesi (Doğu Türkistan) ve İç Moğolistan’ın da aralarında bulunduğu 55 etnik grup mevcuttur. Bu azınlık gruplarının toplam nüfusunun 140 ila 200 milyon arasında olduğu sanılmaktadır. Tek çocuk uygulaması dolayısıyla Han nüfusunun artış oranı düşük olup, azınlıkların nüfusunun artış oranı ise yüksektir.
Daha önce de değinildiği gibi geçen yüz yılın son döneminde, totaliter bir rejim içerisinde ihracata yönelik, ekonomik ve teknolojik gelişmeye ağırlık veren önlemler sonunda Çin küresel düzeyde önde gelen bir süpergüç haline dönüşmüştür.
Asya-Pasifik Eylem Planı çerçevesinde Türkiye Çin ile ilişkilerinin her alanda geliştirilmesine önem atfetmiştir. Nitekim 2001 yılı Ocak ayında Ankara’yı ziyaret eden Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Tang Jiaxuan ile Dışişleri Bakanımız İsmail Cem arasında yapılan görüşmelerde çeşitli uluslararası ve bölgesel sorunlar konusunda görüş değişiminde bulunulmuş ve ayrıca iki ülke arasındaki ilişkilerin her alanda geliştirilmesi amacını taşıyan bir Eylem Planı imzalanmıştır. İki Bakan bu Eylem Planında Türkiye ve Çin arasında siyasi istişareler mekanizmasına önem atfettiklerini ve işbirliği konularını saptadıklarını açıklamışlardır. Eylem Planı içerik bakımından Japonya ile imzalanan Eylem Planı ile benzerlikler göstermektedir.
Eylem Planında yer alan siyasi danışmalar mekanizması çerçevesinde, Afrika ve Doğu Asya-Pasifik’ten sorumlu İkili Siyasi İlişkiler Genel Müdürü olarak 2001 yılında Çin’e gitmiş ve Pekin’de Çin Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile ikili ilişkiler ile uluslararası ve bölgesel sorunlar konusunda görüş değişiminde bulunmuştum. Özellikle, bu vesileden yararlanarak, Afrika’nın bir numaralı ekonomik ve ticari partöneri olan Çin’in deneyimleri hakkında bilgi edinmek olanağını da bulmuştum.
Bu ziyaret, Çin ile ekonomik ve ticari ilişkilerimizin geliştirilmesine, Çin’den Türkiye’ye turizm amaçlı gezilerin artırılmasına ve teknoloji transferine önem atfettiğimizin vurgulanmasına da fırsat yaratmıştır. Görüşmelerde Uygur Türkleri konusuna değinilmemişti.
Pekin’de bulunduğum sırada Çin Uluslararası İncelemeler Enstitüsünde Türk Dış Politikası hakkında bir konferans vermiştim. Ayrıca Batı Asya ve Afrika ile ilgili Çin Sosyal Bilimler Enstitüsünde de ‘’Türkiye-Çin Halk Cumhuriyeti İlişkileri ve Türkiye’nin Asya-Pasifik Politikası’’ hakkında bir konuşma yapmıştım.
Türkiye ile ilişkilerinde Çin’in rahatsızlık duyduğu konu Doğu Türkistan olmuştur. Özellikle Türkiye’deki Doğu Türkistan derneklerinin Çin karşıtı ve Uygurlara yönelik baskıları eleştiren etkinlikleri Ankara’daki Çin Büyükelçiliğinin yakınmalarına yol açıyordu. Uygurlar konusunda Türkiye’nin görüşü Başbakan Bülent Ecevit tarafından şu şekilde formüle edilmiştir: ‘’Türkiye Uygurların Çin’in sadık yurttaşları olmasını arzu etmektedir. Türkiye Çin Halk Cumhuriyetinin egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı göstermekte ve istikrarına önem vermektedir. Bununla birlikte Uygurların Çin’in ekonomik gelişmesinden ve refahından pay almasını ve daha iyi bir yaşama kavuşmalarını istemektedir. Uygurlar Çin ve Türkiye arasında bir köprü oluşturmalıdır. Terörizmden sıkıntı çeken Türkiye teröre karşıdır’’.
Ancak bilindiği gibi Çin, Sincan-Uygur bölgesinde ciddi ve sistematik insan hakları ihlalleri dolayısıyla uluslararası düzeyde eleştirilmiş ve etnik temizlik politikası izlemekle suçlanmıştır. Çin ise terör v özellikle İslami kökten dinci hareket ile mücadele gerekçesini ileri sürmüş, hatta aynı gerekçelere sahip Rusya ile Şanghay İşbirliği Örgütünü kurma girişiminde bulunmuştur. Bununla birlikte tarihte Orta Asya’nın bir başka deyişle Türkistan’ın Rus ve Çin emperyalizmi tarafından paylaşılmış bulunduğunu, eski bir uygarlığa sahip Doğu Türkistan’ın tarihte iki kez bağımsızlığını elde ettiğini ve Uygurların hareketinin kökten dinci nitelikten çok bir bağımsızlık hareketi özelliğini taşıdığını kabul etmek gerekmektedir.
Bu vesile ile 1071 yılında Alpaslan’ın Malazgirt zaferinden sonra Türklerin Anadolu’ya girmesinden daha önce Türklerin Abbasi Devletinde yaşadıklarını ve Kaşgarlı Mahmut’un 1070-1071 yıllarında tarihte ilk Türk sözlüğü olan ‘’Dîvân-u Lugât’it-Türk’’ü Bağdat’ta yazdığını anımsamamız gerekmektedir. Kaşgar kenti günümüzde Çin’in Sincan-Uygur bölgesinde bulunmaktadır. Bu da Türkiye’nin Uygurlar ile olan yakınlığını kuşkusuz vurgulamaktadır.
Değinildiği gibi Çin Afrika’nın en önemli ekonomik ve ticaret ortağı olmasına ve orada önemli katkılar sağlamasına karşın son zamanlarda kimi Afrika devletlerinde gözlemlenen ‘’Çin’in davranışları ile Afrika’nın eski Avrupalı patronlarından farkı olmadığı’’ yolundaki eleştiriler dikkati çekmektedir. Bu eleştiriler arasında Çin’in Afrika’ya nüfus götürmesi, insani temaslarının bulunmaması, insan hakları ve demokrasiye saygı duyulmayan rejimlerle işbirliği yapması, Uluslararası Çalışma Teşkilatının kurallarına uymaması da bulunmaktadır. Çin Afrika’da petrol bularak ülkesine ithal etmektedir. Ayrıca elektronik sanayisinde kullanılan bakır ve kereste ithalatı dolayısıyla da Afrika’nın doğal kaynaklarını istismar etmekle suçlanmaktadır.
Avustralya ve Yeni Zelanda ile İlişkiler
Her yıl nisan ayında Çanakkale’de yapılan Çanakkale Savaşlarına ilişkin törenler ve ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu) günü dolayısıyla Avustralya ve Zelanda’dan Türkiye’ye yüksek düzeyli ziyaretler olmaktadır. Bu iki ülkenin temsilcileri söz konusu törenlere önem vermekte ve her yıl katılım sağlamaktadır. Zira Çanakkale Savaşları Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ulusal kimliklerini kazandırmıştır. Bu gelişme ayrıca Türkiye ile bu iki ülke arasında dostluk ilişkilerinin güç kazanmasına da yol açmıştır. Atatürk’ün ANZAC annelerine yönelik ‘’savaşta yaşamlarını kaybeden kahramanların artık bizim de evlatlarımız olduğu’’ yolundaki hitabı büyük bir sevgi ve sempati ile karşılanmış, her iki ülkedeki Atatürk ile ilgili anıtlar Türkiye ile olan dostluğu simgelemiştir.
2001 yılında ANZAC törenlerine katılmak üzere Türkiye’yi ziyaret eden Avustralya Dışişleri Bakanı Alexander Downer ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in başkanlığında iki ülke heyetlerinin Ankara’da yaptıkları görüşmelerde Türkiye ile Avustralya arasında işbirliğinin artırılması ele alınmıştı. Bu görüşmelerde Avustralya heyeti ekonomik alanda işbirliğinin geliştirilmesi üzerinde durmuştu.
Başbakan Bülent Ecevit’in ve beraberindeki heyetin 2001 Mayıs ayında İspanya’ya yaptığı resmi ziyaretin ardından özel uçakla Avustralya ve Yeni Zelanda’ya da geçmesi planlanmıştı. Ancak doktorların uyarısı ile Madrid’den sonra uzun bir uçuş süresi söz konusu olduğundan Başbakan Ecevit’in sağlık durumu sebebiyle seyahatin Avustralya ve Yeni Zelanda bölümü iptal edilmişti.
Avustralya’ya Türkiye’den yaklaşık 80 bin göçmenin gittiği sanılmaktadır. Kıbrıs, Bulgaristan ve Batı Trakya’dan giden Türklerle birlikte Avustralya’da 160 000 dolayında Türk yaşamaktadır. Avustralya’daki Türkler bu ülkenin Türkiye ile olan dostluk ilişkilerine katkıda bulunmaktadır.
Endonezya ve Malezya ile İlişkiler
Endonezya 200 milyonu aşkın nüfusu ile zengin doğal kaynaklara sahip önemli bir ülke olduğu gibi dünyada en kalabalık Müslüman nüfusunun yaşadığı bir ülke konumundadır. Ekonomik alanda büyük gelişmeler kaydetmiştir.
Malezya da ekonomi, ticaret ve teknoloji alanında büyük ilerlemeler sağlamıştır.
Türkiye’nin gerek Endonezya gerek Malezya ile yakın dostluk ilişkileri ve işbirliği mevcuttur. Bu ilişkiler ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı içerisinde de sürdürülmektedir. Öte yandan Gelişen Sekiz Ülke Teşkilatı (D-8) kapsamında sanayi, tarım, ticaret, ulaşım, sağlık vb alanlarda bu iki ülke ile ortak çalışmaların ve işbirliğinin geliştirilmesine çaba harcanmaktadır.
Asya-Pasifik Eylem Planı çerçevesinde de Endonezya ve Malezya ile ilişkilerin daha da geliştirilmesine önem atfedilmiştir.
Türkiye-Kuzey Kore İlişkileri
1998 yılında Güney Kore Cumhurbaşkanı Kim Dae-jung Kuzey Kore ile ilişkilerini yumuşatmak amacıyla Günışığı Politikası (Sunshine Policy) adıyla bir açılım başlatmıştı. Bu açılımın amacı, bütçesinin önemli bir bölümünü askeri ve nükleer programa ayıran ve bu sebeple ciddi ekonomik çöküntü içerisinde bulunan Kuzey Kore’ye yardım ederek, ekonomik ve siyasi yakınlaşma sağlamak idi. İki ülke arasında siyasi temasların artması, ailelerin birleştirilmesi, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi gerçekleşerek önem kazanmıştır. Bu şekilde iki ülke arasında kaybolmuş iletişim sağlanmıştır. İki Kore arasında ekonomik kalkınma bakımından büyük bir uçurum olduğunu da anımsamak gerekmektedir.
Kore’de gözlemlenen bu olumlu gelişme üzerine 2000 yılında Avrupa Birliği üyesi ülkeler birbiri ardı sıra Kuzey Kore’yi tanımaya ve diplomatik ilişki kurmaya başlamışlardır. Bu bakımdan Türkiye’nin de AB ile uyum halinde Kuzey Kore’yi tanıması kararlaştırılmıştı. Doğal olarak bu tutumumuza ilişkin olarak Güney Kore’yi de bilgilendirmiştik. Öte yandan, Dışişleri Bakanı İsmail Cem bu kararımız konusunda müttefikimiz ABD’ne bilgi verilmesinin uygun olacağını da belirtmişti. Ben de o zaman ABD Büyükelçiliğinde Elçi-Müsteşar olan (daha sonraki yıllarda Ankara Büyükelçisi) Jim (James) Jeffrey’yi davet ederek bu konudaki kararımız hakkında bilgi vermiştim. Jeffrey de AB ülkelerinin tutumu ışığında bu kararımızı anlayışla karşıladıklarını belirtmişti.
Kuzey Kore ile diplomatik görüşmelerin Pekin’de yapılması kararlaştırılmıştı. Bu amaçla beraberimde yardımcım Elçi Tanju Sümer (daha sonra Büyükelçi) olduğu halde Pekin’e giderek Kuzey Kore yetkilileri ile 14-18 Ocak 2001 tarihlerinde görüşmelerde bulunduk. Benim ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti Dışişleri Asya-Pasifik Genel Müdürü Ma Chol Su başkanlığında heyetler arası görüşmeler yapılmıştı. Görüşmelerin sonunda ülkelerimiz arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi, karşılıklı tanıma ve diplomatik ilişkilerin kurulması hususunda mutabakata varılmıştı. Heyet Başkanları olarak bu hususları kapsayan bir Mutabakat Zaptını (Agreed Minutes) törenle imzalamıştık. Görüşmeler Pekin Büyükelçiliğimizde yapılmış ve Pekin Büyükelçiliğimiz ile Kuzey Kore Büyükelçiliğinin karşılıklı davetleri vesilesiyle de sürdürülmüştü. Görüşmelerde Kuzey Kore’nin komşularımız İran ve Suriye’ye silah ve savunma malzemesi sağlamasından duyduğumuz rahatsızlığı da dile getirmiştim. Kuzey Kore heyeti başkanı ülkelerimiz arasında diplomatik ilişkilerin başlaması ile bu gibi sorunların çözüme kavuşacağını söylemekle yetinmişti. Büyükelçilerimizin düzenlediği karşılıklı yemek davetleri iki heyet arasında anlayış ve dostluk ortamı yaratılmasına vesile olmuştu. Sohbetlerimiz sırasında, Türkçe ve Kore dilinin aynı dil ailesinden gelmesi sebebiyle birçok benzer sözcüklerimiz olması dikkatimizi çekmişti.
Görüşmelerin Pekin’de yer alması ve Kuzey Kore’nin Çin ile yakın ilişkileri bulunması sebebiyle Çin yetkililerine de bu gelişme hakkında bir nezaket gösterisi olarak bilgi vermek gerekiyordu. Bu amaçla Dışişleri Bakan Yardımcısı Zhang Yesui ve Asya Genel Müdürü Fu Ying’i ayrı ayrı ziyaret etmiştim.
Değerlendirme ve Sonuç
1999 yılında kabul edilen ‘’Asya-Pasifik Bölgesine Açılım Eylem Planı’’ ve 2012 yılında başlatılan ‘’Yeniden Asya Girişimi’’ ile Türkiye’nin Asya-Pasifik Bölgesi ile ilişkilerinde dikkat çeken bir gelişme kaydedilmiştir.
ASEAN ile gerçekleştirilen sektörel diyalog ortaklığı kapsamında bu kuruluş ile ilişkilerin daha da geliştirilmesi mümkün bir nitelik kazanmıştır.
Çin Halk Cumhuriyeti, Endonezya, Güney Kore, Japonya, Malezya ve Singapur ile ilişkiler stratejik düzeye erişmiştir.
Türkiye Pasifik Adaları Forumuna (PAF) diyalog ortağı olarak kabul edilmiştir.
Türkiye’nin, G-20, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye ve Avustralya arasında gayrı resmi bir siyasi ve ekonomik danışma ve eşgüdüm forumu olan MİKTA içerisinde de bölge ülkeleri ile yakın temasları bulunmaktadır.
Bu kapsamda Türkiye’nin bölge ülkeleri ile ekonomik ve ticari ilişkilerinde kayda değer gelişmeler gözlemlenmiştir.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) yardımları bölgede Türkiye’nin görünürlüğüne katkı sağlamaktadır.
Tüm bu olumlu gelişmelere paralel olarak bölge ülkeleri ile ilişkilerin daha da geliştirilmesi amacıyla, her zaman olduğu gibi, aşağıdaki önlemlere ağırlık verme yaklaşımı sürdürülmelidir:
-Asya-Pasifik ülkeleri ile kültürel ilişkilerin geliştirilmesi önem taşımaktadır. Bu çerçevede üniversiteler, düşünce kuruluşları ve medya temsilcilerinin karşılıklı temaslarının özendirilmesi tanıtım çabalarımıza da katkıda bulunacaktır.
-Gerek nüfus gerek ekonomik büyüklük açısından önemli olan Çin ve Japonya dâhil bölge ülkelerinden Türkiye’ye yönelik turizmin geliştirilmesi için ciddi bir potansiyel bulunduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
-Özel Sektörler arasında ilişkilerin önem taşıdığı bilinciyle bu alandaki temasların artırılması önem taşımaktadır.
-Özellikle Çin, Japonya, Avustralya, Malezya gibi ülkelerden Türkiye’ye yönelik yatırımların özendirilmesi göz önünde bulundurulmalıdır.
-Bölgenin gelişmiş ülkelerinden Türkiye’ye teknoloji transferi sağlama çabaları sürdürülmelidir.
-Dış ticarette Türkiye aleyhindeki dengesizlikleri bertaraf etmek amacıyla offset uygulamasından önemli bir seçenek olarak yararlanmalıdır. Böylece, ülkemizde açılan uluslararası ihaleleri kazanan yabancı firma tarafından verilecek taahhütler kapsamında, Türkiye’den çıkacak dövizi telafi etmek ve ihracatımızı artırmak olanağı bulunacaktır. Bu taahhütler çerçevesinde Türkiye’ye yönelik yabancı sermaye yatırımları, ortak yatırımlar, teknoloji transferi, know-how transferleri, masrafları ihaleyi kazanan yabancı firmaya ait olmak üzere nitelikli işgücü yaratma amacını taşıyan yurt içi ve yurt dışı eğitim olanakları, AR-GE çalışmaları ve yatırımları ile diğer döviz kazandırıcı hizmet ve işlemler öngörülebilir. Offset uygulamaları açılan ihalenin özelliğine bağlı olarak sivil ve askeri offset niteliklerini taşıyabilir.
-Tüm bu önlemlere ek olarak siyasi düzeyde ikili temasların artırılması, ulusal parlamentolar arasında temasların sürdürülmesi, teknik bakanlar ve uzmanların karşılıklı ziyaretleri de yararlı olacaktır.
Sonuç olarak Asya-Pasifik bölgesinin Türkiye’nin dış politika açılımları açısından değerli olduğunu ve her açıdan önemli bir potansiyel ifade ettiğini vurgulamak gerekmektedir.

Kaynakça

Aladağ, Ata Mert (Proje Koordinatörü); Açık Telgraf, Büyükelçi Anıları; Global İlişkiler Forumu, İstanbul, 2021.
Beasley, W.G. ; The Japanese Experience, University of California Press, Berkeley, Los Angeles, London, 2000.
Esenbel, Selçuk; Japon Modernleşmesi ve Osmanlı, Japonya’nın Türk Dünyası ve İslam Politikaları, İletişim Yayınları, İstanbul, 2021.
Hazar, Numan; Turkey’s Policy Towards Asia-Pacific Region, Discussion Meeting, Japan Institute of International Affairs, Tokyo, 21 March 2001.
Öğütçü, Mehmet ; Yükselen Asya, İmge Kitabevi, Ankara, 1998.
Peyrefitte, Alain; La Chine s’est réveillée, Libraire Générale Française (Le Livre de Poche), Paris, 2000.
Schmidt, Helmut; Nachbar China, Ullstein, Ulm, 2007.
Schinn, David H.- Eisenman, Joshua; China and Africa, A Century of Engagement, University of Pennsylvania Press, Philadelphia, 2012.
Seitz, Konrad; China, Eine Weltmacht Kehrt Zurück, Siedler Verlag, Hamburg, 2000.

 

 

 

PAYLAŞ: