ABD’NİN HİÇ BU KADAR SALDIRIYA UĞRADIĞI GÖRÜLMEMİŞTİ!…
Emekli Tümgeneral Doç. Dr. Güray ALPAR
Strateji uzmanı Paul Kennedy, 1987 yılında yazmış olduğu “The Rise and Fall of the Great Powers (Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri), isimli eserinde stratejik düzeyde taahhütlerin genişlemesi ve güç zehirlenmesinin etkisinden kurtulamayan devletlerin, belli bir süre sonra düşüşe başladığını ortaya koymuş ve ABD’nin bu düşüşten kurtulmak için kendi imparatorluk aşırılığı ile başa çıkması gerektiğini ifade etmişti.
Günümüz dünyasında kabul edilebilir bir gücün ortaya konulmasının tek başına mümkün olmadığı ve bunun oldukça ağır bir bedelinin olduğu açıkça ortadadır.
Tarihte, her nedense güç merkezlerinin bu basit kuralın dışına çıkamadığı ve bir süre sonra bir çoğunun aynı hataya düştükleri görülmüştür. En son Almanya, saf güce dayalı olarak yaptığı girişimde, savaşı kaybettiği gibi büyük bir yıkıma da uğramıştı. Bu ise ABD’yi 80 yıla yakın bir süredir güç merkezi olma konumuna yükseltmişti.
Ancak Soğuk Savaş Döneminin ardından ABD, tek güç merkezi olma konumunun getirdiği aşırı özgüvenle, kendisini Avrasya bölgesinde, gerekli ya da gereksiz çatışmaların içine çekmiş ve girdiği hiçbir yerde kontrol sağlayamamasına rağmen her yeri havadan yakıp yıkmıştır.
Gerçekten de “Sözde Süper Güç” ABD’nin, Japonya sonrası Avrasya bölgesinde tek başına kazandığı ciddi bir muharebe yoktur. Kazandıkları Avrasya bölgesinden yanına aldığı müttefik devletler ya da bölge devletlerinin aralarında ve içlerinde yaratılan çekişme ve ayrılıklardan istifade ile elde ettikleridir. Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye hep bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu noktada, zaten kalması mümkün olmadığı için bu şekilde bir yıkım sonrası çekilip, başka yıkılacak yerlerin planlarını yapması da bilinçli bir tercih olduğu da söylenebilir. Her durumda bir araya gelememiş ve kendi jeopolitik gerçeklerini oluşturamamış bir Avrasya, bunun başlıca sebebi olarak gösterilebilir.
ABD’nin İsrail’in istekleri doğrultusunda İran’a yönelik son saldırısı tam da Paul Kennedy’nin iddiasını doğrular nitelikte. Taahhüt genişlemesi, güç zehirlenmesi, isteklerdeki aşırılık ve en önemlisi kendi jeopolitik gereklerinin dışında sorumsuzca gücü harcamak.
Öncelikle dünyada barış ortamının sağlanması, kimsenin özellikle sivillerin, kadın ve çocukların ölmediği bir ortamda, gücü kullanmadan hedefe ulaşmak esas olup, “güç kullanıldığında güç olmaktan çıkar” kuralını da unutmamak gerekiyor.
Peki ABD ve İsrail’in daha doğrusu Trump ve Netanyahu’nun birlikte gerçekleştirdiği İran harekâtı içerisinde bu jeopolitik kuralları nasıl yorumlayabiliriz?
Trump ve Netanyahu’nun kişiliklerini artık dünyada herkes ezbere biliyor. Ne yapacakları önceden bilinmeyen, sezilemeyen, kendi dünya görüşlerini sonradan ortaya çıkarılmış dini hikayelerle birleştiren ve akıllarına koyduklarını kurallı kuralsız uygulamaya koyan ve kendi koyduklarının en doğrusu olduğuna inanmış farklı kişilikler. Belki de komisyon incelemesinden geçmiş olsalar her ikisi de sorumluluk bir birimin başında olmaması gerekenler arasında yer almaları gerekirken, bir şekilde dünyanın geleceği bu ikisine bırakılmış durumda.
Trump’ın kendi ülkesinde desteğinin %20’lerin altına düştüğü biliniyor. Bu çok düşük bir oran. Bunun esas nedeni, İran savaşının ABD’nin değil, Netanyahu’nun isteği doğrultusunda gerçekleştiriliyor olmasıdır. Savaşın getirdiği maaliyet ise 330 milyonu aşan Amerikalılar tarafından karşılanmak zorunda kalıyor. ABD ve İsrail işbirliği tüm dünyada tepki topluyor ve imaj kaybettiriyor. İsrail halkı ise her ne kadar savaş ortamında beraberlik içinde görülse de sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada güvenlik sorunu yaşıyor. Günlerdir sığınaktalar ve durumu uygun olanlar İsrail’de yaşamak istemiyor. Bu arada ek bir 20 milyar dolarlık harcama izni Netanyahu hükümetine verildi bile. Dahası da gelecek gibi…
Savaş, diplomatik yollar tükendiği noktada uygulanan bir yöntemdir ve eğer bir savaş zorunluysa kendisine destek bulabilir. İran saldırısında böyle bir durumun söz konusu olmadığını herkes gördü. Savaşın ise hiçbir kuralı yok. Maksatlı olarak daha önce Netenyahu’nun Gazze’de yaptığı gibi çocuklar, kadınlar ve siviller öldürülüyor. Bunun da ötesinde sonucu ve yansımaları hesaba katılmadan İran halkı için büyük önemi bulunan Dini Liderler hedef alınıyor. Buradaki amacın savaşın bir an önce yayılması ve savaş bitse bile zaten kendi ülkesinde ve uluslararası alanda çeşitli suçlardan yargılanacak olan Netanyahu’nun kafasındaki “Armageddon” savaşının bir an önce gerçekleşmesinden başka bir şey olmadığı da tüm dünyanın gözü önünde, bizzat kendisi tarafından ifade ediliyor.
Avrupa ülkeleri zaten enerji maliyetinden kaynaklanan ekonomik zorluklarla karşılaşacak olmanın yanında İsrail’in yıllardır ortaya koyduğu mazlum rolünden bıkmış olarak, “İsrail’in imaj kaybından memnun” bir köşede bir arada bulunmuş görünümü veriyor.
Gazze’deki savaşta tarafsız görünen Körfez Ülkelerinin de yanan ateşin bir gün kendilerine sıçrayacağını unutup normal yaşantılarına devam etmenin mümkün olamayacağının yeni yeni farkına vardıkları da düşünülebilir.
Ancak İran’ı barış masasına oturtsalar bile ABD ve İsrail’in sürekli bir saldırgan tavır içerisinde uluslararası hukuka uymayan davranışlarının bir sonucu olarak imaj kayıplarının zirveye çıktığı ve savaşı kaybetmiş olduklarını giderek daha fazla uzman ifade etmeye başladı bile.
ABD Başkanı Trump’ın gecikmiş bir yığınaklanma ile Hark Adasına ya da başka bir yere gösteri mahiyetinde yeni saldırılar gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği konusunda değişik uzmanlar değişik yorumlarda bulunabilir ancak kesin olan şu ki ABD gerçekten de uzun dönemdir böyle saldırılarla karşı karşıya kalmamıştı. Artık İran’a büyük kayıplar verdirse bile Paul Kennedy’nin belirttiği şekilde bir güç merkezi olma konumunu kaybetmeye başladığının işaretlerini verdi. Sürecin ne kadar sürede gerçekleşebileceğini ise zaman ve yöneticilerin yetenekleri belirleyecek. Ortadoğu bölgesinde hemen hemen bütün üsleri İran saldırısı altında kaldı. Birçok ülkede kendi toprağı olarak kabul edilen büyükelçilikleri de saldırıya uğradı. Radarları, uçakları, uçak gemileri bile saldırı altında kaldı. Dahası Trump’ın danışmanı David Sacks’ın, “Şu an zafer ilan etmek ve savaştan çekilmek için uygun bir zaman” demesi de zaten bunun en kuvvetli emaresini sunuyor. Trump bunu yapar mı bilmiyoruz ama bilmediği bir alanda uzmanları dinlemeyip, “her şeyi biliyorum havasında” parça parça kuvvetleri muharebeye sokma yönünde verdiği kararların ABD’ye güç kaybettirdiği kesin. Tıpkı, Kösedağ’da olduğu gibi.
Moğol Ordusu yaklaştığında, Selçuklu Sultanı II. Gıyasettin Keyhüsrev deneyimli devlet adamlarını dinlemeyip, savaş tecrübesi olmayan bazı heyecanlı emirlerin ısrarıyla Kösedağ’a gitmesi büyük bir hataydı. İkinci büyük hata ise 80.000 kişilik bir ordusu olmasına rağmen geridekileri beklemeyip 20.000 kişilik bir kuvvetle, 30.000 kişilik Moğollara karşı bölünmüş kuvvetleri parça parça muharebeye sokmasıydı. Bu küçük öncü kuvvet yenilince ordu ve komutanlar geriye kaçmaya başladı ve Moğollar savaşı kazandı (Alpar, G. (2005). Strateji ve Savaş Kültürünün Gelişimi, Palet Yayınları, s.155-156).