ABD-İRAN SAVAŞI: NEDEN BİTMİYOR, KİMİN İŞİNE YARIYOR?

Uluslararası sistemde bazı savaşlar taraflardan birinin askerî üstünlüğüyle sona ererken, bazıları yıllarca süren ve zaman zaman şiddeti artıp azalan kontrollü çatışmalara dönüşür. 2026 yılında ABD ile İran arasında yaşanan savaş da klasik anlamda mutlak askerî zafer hedefleyen bir çizgiden çıkmış, tarafların birbirlerinin stratejik kapasitesini sınırlamaya çalıştığı uzun soluklu bir güç mücadelesine evrilmiştir.
Son haftalarda karşılıklı saldırıların durdurulmasına yönelik girişimler görülse de bunların hiçbirisi kalıcı ve hukuki bağlayıcılığı bulunan bir ateşkese dönüşmemiştir. Pakistan ve Umman başta olmak üzere çeşitli arabuluculuk çabaları sürerken, Washington ve Tahran yönetimleri askerî baskıyı tamamen sona erdirecek siyasi bir uzlaşmaya henüz ulaşabilmiş değildir.
Bu tablonun en dikkat çekici yanı, savaşın askerî boyutundan ziyade stratejik karakteridir. Batılı güvenlik kuruluşlarının yayımladığı değerlendirmeler incelendiğinde, bu gerilimin artık yalnızca İran’ın nükleer programı veya ABD’nin bölgedeki askerî varlığıyla açıklanamayacağı netleşmektedir. Çatışma; enerji güvenliği, deniz ticaret yollarının kontrolü, bölgesel nüfuz mücadelesi, büyük güç rekabeti ve küresel ekonomik dengeler gibi çok katmanlı parametreler üzerinden şekillenmektedir. Özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gelişmeler, savaşın merkezinin yalnızca İran toprakları değil, küresel enerji sisteminin bizzat kendisi olduğunu göstermektedir.
Buna karşılık İran basınında ve resmî söyleminde savaş farklı bir çerçevede sunulmaktadır. IRNA, Tasnim, Mehr ve Press TV gibi yayın organlarında öne çıkan temel yaklaşım, İran’ın bir saldırgan değil, ABD ve İsrail’in ortak baskısına karşı ulusal egemenliğini savunan bir aktör olduğu yönündedir. Bu söylemde çatışmanın temel nedeni nükleer program değil, İran’ın bölgesel bağımsızlığını koruma iradesidir. İranlı karar alıcılar, askerî operasyonların yalnızca caydırıcılık amacı taşıdığını ve ülkenin stratejik haklarından geri adım atmasının söz konusu olmadığını vurgulamaktadır.
Aslında tarafların kullandıkları söylemler kadar dikkat çekici olan bir diğer husus, sahadaki fiilî davranışlarıdır. Yaklaşık beş aydır devam eden çatışmalarda ne ABD İran’ın devlet kapasitesini tamamen ortadan kaldırabilecek ölçekte bir kara harekâtına yönelmiş ne de İran sahip olduğu tüm askerî kapasiteyi sahaya sürmüştür. Her iki taraf da karşı taraf üzerinde sürekli baskı oluşturan ancak doğrudan topyekûn savaşa dönüşmeyen kontrollü bir tırmanma modeli uygulamaktadır. Bu durum, savaşın saf bir askerî mantıktan çok, soğuk hesaplarla yönetilen siyasi bir süreç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür çatışmalar “kontrollü yıpratma savaşı” olarak tanımlanmaktadır. Amaç mutlak zafer elde etmekten ziyade hasmın ekonomik kaynaklarını tüketmek, askerî kapasitesini sınırlamak, diplomatik manevra alanını daraltmak ve müzakere masasına daha avantajlı şartlarda oturmaya zorlamaktır. Bu nedenle savaşın uzaması çoğu zaman bir başarısızlığın değil, bilinçli bir stratejik tercihin sonucudur.
Taraflar açısından çatışmanın sürmesi, belirli hedeflere henüz ulaşılamadığından öte mevcut çatışma düzeyinin elde edilmek istenen siyasi sonuçlar açısından hâlen işlevsel görüldüğünü gösterir.
Tam da bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru “Savaş neden bitmiyor?” değildir. Asıl sorgulanması gereken husus, neden hiçbir aktörün kalıcı bir barışı tesis edecek ölçüde güçlü bir irade ortaya koymadığıdır. Çünkü mevcut tablo, çatışmanın sürmesinin yalnızca Washington ile Tahran arasındaki bir hesaplaşmadan ibaret olmadığını göstermektedir. Bu tablo İsrail’in güvenlik stratejisinden Körfez monarşilerinin denge siyasetine, Rusya ve Çin’in küresel güç rekabetinden uluslararası enerji piyasalarına kadar uzanan çok daha geniş bir jeopolitik denklemin ürünüdür.
Çatışmanın Uzaması Kimin Çıkarına Hizmet Ediyor?
Çatışmaların uzun süre devam etmesinin temel nedeni, savaşın taraflar açısından maliyet üretmesine rağmen aynı zamanda vazgeçilmesi güç stratejik kazanımlar sağlamasıdır. ABD-İran savaşı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bugün gelinen noktada çatışmanın devam etmesi, tarafların başarısızlığından çok, mevcut çatışma düzeyinin birçok aktör tarafından hâlen yönetilebilir ve faydalı görülmesinin sonucudur.
Batı düşünce kuruluşlarının önemli bir bölümü, ABD’nin nihai hedefinin İran’ı işgal etmek veya rejimi doğrudan değiştirmek olmadığını değerlendirmektedir. Böyle bir girişimin Irak ve Afganistan tecrübelerinin çok daha maliyetli bir tekrarına dönüşeceği bilinmektedir. Yaklaşık 90 milyon nüfusa sahip, geniş bir coğrafyaya yayılan ve köklü bir devlet geleneği barındıran İran’ın askerî işgal yoluyla kontrol altına alınması, askerî zorlukların yanı sıra ekonomik ve siyasal açıdan da sürdürülebilir değildir. Bu nedenle Washington’un temel stratejisinin; İran’ın bölgesel nüfuz kapasitesini azaltmak, füze ve insansız hava aracı üretim altyapısını yıpratmak, nükleer programını geciktirmek ve ekonomik baskıyı sürekli kılarak Tahran’ın hareket alanını daraltmak olduğu yönünde güçlü bir kanaat bulunmaktadır. Bu stratejiyi de kısa sürede tesis etmesi mümkün görülmemektedir. Krizi zamana yayarak kontrollü şekilde yönetmesi en rasyonel seçenek olarak ortaya çıkmaktadır.
İran açısından bakıldığında ise savaşın tamamen sona erdirilmesi mevcut koşullarda rasyonel bir tercih değildir. İran yönetimi, doğrudan teslimiyet görüntüsü verecek bir ateşkesin yalnızca dış politikada değil, iç siyasette de ciddi meşruiyet kaybına yol açacağını hesaplamaktadır. Devrim Muhafızları’nın kurumsal kimliği ve İran İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik söylemi, dış baskıya karşı direniş üzerine kuruludur. Diğer taraftan İran kaynaklarında son ateşkes önerilerinin reddedilmesinin, sahadaki dengenin kendi lehlerine döneceği umuduyla ilişkili olduğu görülmektedir. Bu nedenle Tahran yönetimi askerî kapasitesini sınırlı tutarken çatışmayı belirli bir yoğunlukta sürdürerek hem caydırıcılığını korumaya hem de müzakere masasında elini güçlendirmeye çalışmaktadır.
İsrail açısından değerlendirildiğinde ise savaşın stratejik anlamı farklılaşmaktadır. Tel Aviv yönetimi uzun yıllardır İran’ın nükleer ve balistik füze kapasitesini kendi ulusal güvenliği açısından varoluşsal bir tehdit olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle İsrail’in önceliği, kısa süreli bir ateşkesten ziyade İran’ın uzun vadeli askerî altyapısının sistematik biçimde aşındırılmasıdır. İran’ın uzun süreli bir çatışmayla meşgul edilmesi, İsrail açısından en avantajlı senaryolardan biridir. Nitekim İran’ın enerjisini ve kaynaklarını uzun süreli çatışmalarda tüketmesi, İsrail’in ulaşmak istediği stratejik denklemlerden biridir.
Körfez ülkeleri ise bu denklemin en hassas aktörleri arasındadır. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt, İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılmasını çıkarları açısından olumlu bulmakla birlikte, çatışmanın kendi topraklarına veya enerji altyapılarına sıçramasını istememektedir. Dolayısıyla bu ülkeler paradoksal bir denge politikası izlemektedir. Bir taraftan ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında kalmayı sürdürürken, diğer taraftan İran ile diplomatik kanalları açık tutmaktadırlar. Bu durum Körfez monarşilerinin ateşkesi desteklediği anlamına gelmez. Aksine, çatışmanın kendi sınırlarının dışında ve kontrol edilebilir bir yoğunlukta sürmesi, Körfez monarşilerinin güvenlik hesaplarıyla daha fazla örtüşmektedir. Yıllardır İran’ın öncülük ettiği Şii eksenini bölgesel güvenliklerine yönelik en önemli tehditlerden biri olarak değerlendiren Sünni Körfez ülkeleri açısından, uzun süreli bir yıpratma savaşına maruz kalan ve bölgesel nüfuzu aşamalı olarak zayıflayan bir İran, en elverişli stratejik senaryolardan biri olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, İran’ın tamamen çökmesini değil, askerî, ekonomik ve siyasi kapasitesinin bölgesel güç projeksiyonunu sınırlandıracak ölçüde aşındırılmasını esas alan bir denge arayışını yansıtmaktadır.
Rusya ve Çin’in pozisyonu da oldukça stratejiktir. Moskova açısından ABD’nin Orta Doğu’da uzun süre askerî ve ekonomik kaynak harcaması, Avrupa ve Doğu Avrupa üzerindeki baskısını hafifletmektedir. Rusya açısından savaşın uzaması, ABD’nin küresel güç projeksiyonunu iki farklı cephe arasında paylaşmak zorunda kalmasına neden olmaktadır. Moskova, bu durumun Washington’un Ukrayna’ya yönelik askerî, ekonomik ve siyasi desteğinin yoğunluğunu azaltabileceği ve Rusya’nın stratejik hareket alanını genişletebileceği beklentisi içindedir.
Çin ise dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri olarak Hürmüz Boğazı’ndaki istikrarsızlıktan doğrudan zarar görmektedir; ancak Pekin, ABD’nin bu coğrafyaya hapsolmasının Asya-Pasifik’teki stratejik yükünü azaltacağını da hesaba katmaktadır. Dolayısıyla ne Moskova ne de Pekin çatışmanın kontrolsüz biçimde büyümesini istemekte, ancak Washington’un maliyetlerinin artmasını da kendi jeostratejik çıkarları açısından dikkatle izlemektedir.
ABD-İran çatışmasının uzaması, Türkiye’nin güvenlik mimarisini doğrudan etkileyen yeni bir stratejik çevre oluşturmaktadır. Türkiye, Karadeniz’de Rusya-Ukrayna savaşı, güneyinde Suriye ve Irak’taki istikrarsızlık, Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti ve şimdi de İran merkezli güvenlik kriziyle aynı anda karşı karşıya kalan az sayıdaki ülkeden biridir. Bu durum, Ankara’nın çok cepheli bir güvenlik planlaması yapmasını zorunlu kılmaktadır.
Peki savaşın uzaması ve İran’ın zayıflaması gerçekten Türkiye’nin lehine midir? İlk bakışta İran’ın zayıflaması Türkiye’nin bölgesel hareket alanını genişletiyor gibi görünmektedir. Ancak İran’ın ciddi ölçüde istikrarsızlaşması; PKK/PJAK faaliyetleri, düzensiz göç, sınır güvenliği, mezhepsel kırılganlıklar, enerji arzı ve Kafkasya-Orta Asya ulaşım koridorları açısından Türkiye için yeni güvenlik riskleri de üretebilir. Başka bir ifadeyle Ankara’nın çıkarı, güçlü fakat öngörülebilir bir İran ile çalışmaktır, çökmüş ve kontrol edilemeyen bir İran ile değil. Bu nedenle Türkiye’nin temel stratejik hedefi, İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlarken devlet kapasitesinin tamamen çökmesini önleyecek bir denge ortamının korunmasıdır.
Savaşın uzaması, öncelikle Türkiye’nin güvenlik planlamasını daha karmaşık hâle getirmektedir. Ankara, hâlihazırda Karadeniz’de Rusya-Ukrayna savaşının oluşturduğu güvenlik baskısını yönetmeye çalışırken, güney sınırlarında Suriye ve Irak kaynaklı tehditlerle mücadele etmektedir. İran merkezli yeni bir güvenlik krizinin uzun süre devam etmesi, Türkiye’nin aynı anda birden fazla stratejik cephede risk yönetimi yapmasını zorunlu kılmaktadır. Bu durum yalnızca askerî kaynakların kullanımını değil, istihbarat kapasitesini, diplomatik öncelikleri ve kriz yönetim mekanizmalarını da doğrudan etkilemektedir.
Savaşın uzamasından ekonomik açıdan en fazla fayda sağlayan aktörler ise devletlerden ziyade belirli sektörler ve küresel sermaye gruplarıdır. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, savunma sanayii siparişlerindeki artış, hava savunma sistemleri, hassas güdümlü mühimmat, elektronik harp ve deniz güvenliği teknolojilerine yönelik talebin yükselmesi, küresel savunma sektörünü yeniden güçlü bir büyüme dönemine taşımıştır.
Uluslararası güvenlik literatüründe zaman zaman “savaş baronları” veya “çatışma ekonomisinin aktörleri” olarak tanımlanan bu kesimler, uzun süreli çatışmalardan ekonomik olarak en fazla kazanç sağlayan gruplar arasında gösterilmektedir. Savunma sanayii şirketleri, özel askerî şirketler, güvenlik hizmeti sağlayıcıları, enerji piyasalarında faaliyet gösteren bazı aktörler ve yüksek risk ortamında faaliyet gösteren finansal yatırım çevreleri, çatışma ortamının uzamasıyla birlikte artan talep ve yükselen fiyatlardan önemli ölçüde fayda sağlamaktadır.
Bu nedenle modern savaşlar yalnızca jeopolitik ve askerî rekabetin değil, aynı zamanda milyarlarca dolarlık bir savaş ekonomisinin de parçası hâline gelmiştir. Çatışmalar uzadıkça silah üretimi, mühimmat tüketimi, bakım-onarım faaliyetleri, lojistik destek, sigorta ve enerji sektörleri gibi alanlarda oluşan ekonomik döngü, savaşın sona ermesini istemeyen çıkar gruplarının ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu durum, savaşların yalnızca siyasi ve askerî dinamiklerle değil, aynı zamanda ekonomik çıkar ağları tarafından da beslendiğini göstermektedir.
ABD-İran savaşı, günümüz uluslararası güvenlik ortamının klasik devletlerarası savaş kalıplarıyla açıklanamayacağını bir kez daha göstermiştir. Çatışmanın bugüne kadar kalıcı bir ateşkesle sonuçlanmamış olması, tarafların askerî yetersizliğinden değil, savaşın mevcut biçiminin farklı aktörlerin stratejik hedeflerine hizmet etmesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yaşanan süreç, mutlak bir zafer arayışından çok, kontrollü baskı ve yıpratma esasına dayanan uzun soluklu bir güç mücadelesidir.
Gelinen noktada dikkat çeken en temel husus, hiçbir tarafın topyekûn savaşı göze alacak bir eşiği aşmak istememesidir. ABD İran’ı işgal etmeyi hedeflememekte, İran doğrudan sınırsız bir çatışmadan kaçınmakta, İsrail İran’ın askerî altyapısını zayıflatmaya odaklanmakta ve Körfez ülkeleri kendi güvenliklerini korumaya çalışmaktadır. Rusya ve Çin ise bu tabloyu kendi küresel hesapları doğrultusunda izlemektedir. Bu çok katmanlı çıkar yapısı, krizin neden çözülemediğini açıklayan en net veridir.
Bununla birlikte, mevcut göstergeler çatışmanın kısa vadede kapsamlı bir bölgesel savaşa dönüşme ihtimalinin sınırlı olduğuna işaret etmektedir. Tarafların bugüne kadarki davranış kalıpları, askerî tırmanmanın bilinçli olarak kontrol altında tutulduğunu göstermektedir. Bu durum, önümüzdeki dönemde de düşük ve orta yoğunluklu operasyonların, siber faaliyetlerin, vekil unsurlar üzerinden yürütülen mücadelenin ve diplomatik pazarlıkların iç içe geçtiği hibrit bir rekabet ortamının süreceğini düşündürmektedir.
Ancak bu durum, çatışmanın her zaman kontrol altında kalacağının garantisi değildir. Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapanması, Körfez’deki kritik enerji altyapılarına yönelik geniş çaplı saldırılar, yüksek can kaybıyla sonuçlanacak bir operasyon veya İsrail’in stratejik tesislere yönelik yeni ve kapsamlı bir hamlesi mevcut dengeyi altüst edebilir. Böyle bir senaryoda, “kontrollü yıpratma” niteliğindeki süreç, bölgesel ölçekte kontrolden çıkmış bir askerî çatışmaya evrilebilir.
Sonuç olarak ABD-İran savaşı, yirmi birinci yüzyıl güvenlik mimarisinin karakteristik özelliklerini taşımaktadır. Bu savaş askerî güç kullanımının yanı sıra ekonomik baskı, enerji güvenliği, teknoloji rekabeti, bilgi operasyonları ve diplomatik müzakerenin aynı anda yürütüldüğü çok boyutlu bir mücadeledir. Sonucu belirleyecek olan cephede kazanılan taktik başarılardan ziyade hangi tarafın ekonomik dayanıklılığını koruyabildiği, uluslararası meşruiyetini sürdürebildiği ve değişen jeopolitik dengelere uyum sağlayabildiği olacaktır.