BUZKIRAN STRATEJİSİ: İRAN ÖRNEĞİ
Buzkıran (icebreaker) deniz ulaşımında buzları kırmak üzere özel olarak tasarlanmış bir gemidir. Bu gemi sayesinde soğuk havalarda donan ve buzlarla kaplanan deniz ticaret yolları üzerinde gemiler faaliyetlerine devam edebilir. Acaba bu geminin tasarımı ve buzları kırmasında uygulanan taktik jeopolitik sahada bir strateji olarak uygulanabilir mi? Bu araştırma buzkıran gemilerinde uygulanan tekniğin sosyal ve askeri sahaya yansımasını ortaya koyarak buna dair somut örnekleri İran örneğinde somutlaştırmaya çalışacaktır.
Öncelikle özel olarak tasarlanan ve birçok değişik niteliğe sahip olan bu gemilerden görevini en iyi yerine getirenlerde uygulanan bir tekniği kısaca ortaya koymamız gerekiyor. Bazı buzkıran gemilerinde az hızda bile büyük güç eden makinalar kullanılarak, ileri iten pervanelerin haricinde buzkıranın ön tarafının her iki yanında fazladan bir ya da iki adet pervane bulunur. Böyle bir yapıyı oluşturmanın ana amacı buzun altındaki suyu çekerek, bağlantıyı kesmek ve bağlantısı ve dayanağı kesilen zayıf buzu daha rahat bir şekilde kırmaktır. Bu aynı zamanda gövde ile buz arasındaki sürtünmeleri azaltarak geminin manevra kabiliyetini artırmasını da sağlar.
Kuvvetli bir yapının bağlantılarının aşama aşama yok edilerek etkisiz hale getirilmesini içeren bu strateji şüphesiz birçok alana yansıtılarak kullanılmaktadır. Tıpkı kuvvetli sosyal bağların ve askeri yapıların ortadan kaldırılması gibi…
Biz Jeopolitik Öngörü Enstitüsü olarak “Buzkıran Stratejisi” ismini verdiğimiz bu çalışmada stratejiyi İran örneği üzerinden inceleyeceğiz.
Şüphesiz benzer yöntemlerin tarihin birçok döneminde değişik isimlerle ve farklı yöntemlerde uygulandığını görmek mümkün olmuştur. Güçlü bir sosyal yapıya sahip olan ve geçtiğimiz dönemlerde bu yapısıyla sadece kendi ülkesinde değil civarındaki birçok alanda da etki yaratma gücüne sahip olduğuna şahit olduğumuz İran da bu örneklerden birisidir ve bu ülke üzerinde de benzer bir stratejinin uygulama alanına konulduğu bariz olarak görülmektedir.
İran’ın kullandığı bağlantıları sıralayacak olursak:
Mezhepsel ve vekil bağlantılar: Emperyal devletlerin geçmişte Ermeniler ve Yunanlılarda olduğu gibi, “arzu ve korkular” kullanarak bazı toplumları harekete geçirme uygulamasını biliyoruz. Bu yöntemde önce büyük hedefler verilerek kan davaları ve korkular yaratılır, sonra da oluşan bu durum en uygun yöntemle istenilen doğrultuda kullanılır. İran yönetiminin mezhepsel tutkularının Lübnan, Suriye, Yemen ve Irak gibi ülkelerde yoğun olarak kullanıldığı, “Şii Hilali” ve “4 Başkenti Kontrol” gibi söylemlerin tutkuları yükseklere taşırken, civar ülkelerde de İran’a dair bir korkunun oluşturulduğu herkes tarafından biliniyor. Özellikle Irak’ın 2003 yılında ABD tarafından işgalinin ardından bu ülkenin İran kontrolüne girmesinin, İran’a büyük bir hareket alanı açtığı görüldü. ABD ve Batı bu hareketlere ve mezhepsel yayılma çalışmalarına bölgede bir bölünmeye ve İran karşıtı oluşumlara yol açacağı için başlangıçta fazla müdahale etmedi. İran Dış İlişkiler Stratejik Konseyi Başkanı Kemal Harrazi, geçtiğimiz günlerde “Tahran yönetiminin dış politikada komşularla ilişkilerde çok hata yaptığını” söylemesi bunun bir sonucu.
2011 yılından itibaren İran tarafından; Suriye’de sahaya doğrudan müdahale edildi, Yemendeki Şiiler teşkilatlandırıldı ve Lübnan’da Hizbullah desteği yoğunlaştırıldı.
Ancak İran etkisinin giderek kontrol edilebilir düzeyin üstüne çıkmaya başladığı dönemde her şey değişmeye başladı. ABD’nin, 3 Ocak 2020 tarihinde Bağdat Havaalanı yakınlarında düzenlediği saldırı ile o döneme kadar faaliyetlerine fazla ses çıkarmadığı ve bazı noktalarda işbirliği yaptığı İran Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri Komutanı, General Kasım Süleymani’yi öldürmesi, bu değişimin başlangıcı olarak görülebilir. Ardından İsrail tarafından Lübnan’da Hizbullah örgütünün etkisiz hale getirilmesine yönelik yoğun operasyonlar yapıldı. Günümüzde ise gerek ABD gerekse AB’nin Devrim Muhafızlarını terör örgütü olarak ilan ederek yaptırımlar getirmesi ayrıştırmanın devam ettiğini göstermektedir.
Aralık 2024 tarihinde Suriye’deki İran müttefiki Baas rejiminin ortadan kalkması, İran’ın bölgedeki egemenlik alanına büyük bir darbe vurdu. Oysa İran Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Heshmatollah Falahatpisheh, Etemad gazetesine vermiş olduğu bir mülakatta Suriye’ye 30 milyar dolar verdiklerini ve ülke halkına ait olan ve Suriye’de harcanan bu paranın alınmasından söz ediyordu. Suriye rejiminin ortadan kalkmasıyla İran’ın bağlantıları bir bir koparılıyordu.
Böylece kırılmaların en önemli parçası tamamlanmış oluyordu. İsrail-ABD ikilisi karşısında kırılgan duruma düşen ülke Haziran 2025’te doğrudan hava bombardımanına maruz kaldı.
Ekonomik Bağlantıların Kırılması ve Halkın sokaklara yönlendirilmesi
İran zaten uzun süredir ekonomik anlamda yaptırımlara maruz kalıyordu ve bundan en fazla hava kuvvetleri etkilenmişti. Hava bombardımanında, neredeyse 50 yıldır uçak ve yedek parça yaptırımlarına maruz kalmış İran hava kuvvetleri oldukça etkisizdi.
Bağlantıların kırılmasında ekonomik yöntemler de ağırlıklı olarak kullanıldı.
Hava bombardımanın ardından gelen ekonomik kriz ve enflasyon, protestoların da esas kaynaklarından birisi olarak gösterildi. Doların değerinin bu yılın başlarında 1 milyon 137 bin 500 riyale yükselmesi tam bir çöküşe işaret ediyordu. Hamaney olaylardan CIA ve Mossad’ı sorumlu tuttu. Halk desteği İran’ın güçlü bir yönüydü ve her ne kadar bazı kesimleri konsolide ederek yanında daha güçlü bir şekilde tutmaya devam etse de İran’ın bir gücü ile daha bağlantısını kesme operasyonu bir ölçüde başarıya ulaşmış gözüküyordu. Neticede İran hem petrol ürünleri hem de doğalgaz yönünden dünyada ilk üç sırada yer alan bir ülkeydi ve ülke insanı kaynaklarının daha iyi kullanılmasını ve daha yüksek bir refah düzeyine sahip olmayı fazlasıyla hak ediyordu.
Zaten ana yöntem yönetimi tamamen devirmek ve halkın istediği bir idareyi işbaşına getirmekten ziyade ülkenin doğrudan ve dolaylı harp yöntemleriyle bölünmesi, iç meşruiyetin yıpratılması ve elitler arasında bölünmenin derinleştirilerek istenilen tavizlerin İran’dan koparılmasıydı. Yoksa İran’da insan hakları ve kaç kişinin hayatını kaybettiği kimsenin umurunda değildi. Son olarak ABD Başkanı Trump’ın İran ile ticaret yapan ülkelere %25 ek gümrük vergisi getirmesi de ekonomik anlamda bağlantıların zayıflatılmasına yönelik adımlardan birisiydi.
ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesindeki bölge ile ilgili hususlar ve İran’ın Çin ve Rusya Bağlantılarının kesilmesi
Trump Yönetiminin 2025 Kasım tarihli Güvenlik Strateji Belgesindeki hususlar da bundan sonraki dönemde uygulamaya koyacağı konuları ve talimatları kapsıyordu. Bu hususlar kendi halkına yapmak istediklerini anlatmaya yönelik olmasına rağmen aynı zamanda ABD kurum ve kuruluşları için de bir talimat niteliğinde.
Belgede her ne kadar kendi yakın çevresine odaklanma esas olsa da bundan sonra ABD’nin uygulama alanına koymayı tasarladığı planlamalar şu şekilde ortaya konulmuştur.
“Hint-Pasifik, satın alma gücü paritesine (PPP) göre dünyanın GSYİH’sının neredeyse yarısının ve nominal GSYİH’ya göre üçte birinin kaynağıdır. Bu da Hint-Pasifik’in şimdiden ve gelecek yüzyılın kilit ekonomik ve jeopolitik savaş alanları arasında olmaya devam edeceği anlamına geliyor. Ülkemizde başarılı olmak için orada başarılı bir şekilde rekabet etmeliyiz.
Başkalarının küresel ve hatta bölgesel egemenliklerini de engellemeliyiz.
Hint Pasifiği özgür tutarken, diğer önemli deniz yollarında güvenli zinciri açık tutmak gerekiyor.
Orta Doğu’ya, petrol ve doğalgaz kaynaklarına ve bunların geçtiği dar geçitlere bir düşman gücün hâkim olmasını önlemeliyiz.
Büyük maliyetlere sürükleyen “sonsuz savaşlardan” da kaçınmamız gerekiyor.”
Burada geçen hususlar, İran’a yönelik ABD operasyonlarının da İsrail’i koruma dışında, başka bir nedenini oluşturuyor.
Bu noktada İran’ın, ABD yaptırımlarına rağmen 2019’un sonlarından itibaren Çin’e yapmış olduğu ihracat giderek artmaya başlamıştı. Ayrıca İran’ın 12 gün süren çatışmalar sırasında İsrail tarafından tahrip edilen savunma sistemlerini yeniden inşa etmek için Çin’den karadan havaya füze bataryaları temin ettiği iddia ediyor. Bunun bedeli ise petrol sevkiyatı ile ödenmiş. Çin, İran petrolünün en büyük ithalatçısı ve ABD Enerji Enformasyon İdaresi tarafından yayınlanan bir raporda İran’ın, ham petrol ve kondensat ihracatının yaklaşık yüzde 90’ının Çin’e olduğu ileri sürülüyor. İran’ın ayrıca füze üretim malzemesi ile katı yakıtlı balistik füzelerde kullanılan amonyum perklorat ve iki gemi dolusu sodyum perklorat maddesini de Çin’den temin ettiği iddialar arasında.
Çin-Rusya ve İran arasındaki askeri işbirliği başta tatbikatlar olmak üzere birçok alana yansıdı ve ABD tarafından İran’ın Çin ve Rusya ile bağlantılarının koparılmak istenmesinin ana nedenlerinden birisini oluşturuyor.
Diğer taraftan Umman ve İran arasında Körfez Bölgesi için alternatifsiz bir boğaz olan Hürmüz Boğazı üzerinde İran etkisi oldukça fazla. Zaten bu boğazın tamamı bir şekilde İran tarafından hem gözlem ve keşifle hem de çeşitli silahlarla kontrol altında tutuluyor ve bu durumun her türlü geçişlerde mutlaka göz önünde tutulması gerekiyor. Gerek bir kuşak bir yol ve gerekse IMEC Projelerinin geçtiği bir bölgede yer alan bölgede İran’ın etkisinin de azaltılmak istenmesi söz konusu. Hürmüz ve Malakka Boğazları (Endonezya ve Malezya arasında) günde ortalama 30 milyon varilin üstündeki petrol geçişleriyle dünyanın en stratejik geçiş noktalarını oluşturmaktadır. Yüksek maliyet ve daha uzun ulaştırma yolları tercih edilirse petrol ve ticari tankerler Malakka Boğazı yerine başka bir deniz yolundan geçebilir ancak Hürmüz Boğazı’nı kullanmadan şimdilik Körfezden petrol taşımak pek mümkün değil.
Hürmüz Boğazı üzerinde İran’ın bariz bir coğrafi üstünlüğü ve baskısı var. Bu bölge civarındaki diğer ülkelerin askeri güçleri İran’a karşı daha zayıf ve bu durum bölgede ABD başta olmak üzere güçlü devletlerin, kendilerine güvenlik açısından bir rol biçmesi durumunu ortaya çıkarıyor.
Bölge ABD Başkanı Biden tarafından ortaya atılan ve ABD ve AB, Hindistan’ı yakınlaştırmayı ve Çin etkisine karşı koymayı hedefleyen IMEC projesinin de en kritik noktası.
Çin’in ulaşım, dijital ağlar, enerji ve ticari projelerini içeren ve dünya nüfusunun neredeyse %65’ini ve 70’e yakın ülkeyi kapsayan “Kuşak ve Yol” programının 2013 yılında duyurulmasının ardından proje birçok zorlukla karşı karşıya. Bunların belki de en önemlisi ABD’nin bu girişimi Çin’in küresel üstünlüğe ulaşmak ve rekabette üstünlük sağlamak için kullandığı jeopolitik bir araç olarak algılaması. Ayrıca Pentagon, Çin’in bu projeyi kullanarak deniz gücü üstünlüğünü oluşturmaya çalıştığını iddia ediyor.
Bu nedenle de projeyi elinden geldiğince engellemeye çalışıyor. Engelleme noktalarının ise proje bağlantı hatları üzerine yoğunlaştığı görülüyor. Çin’den başlayarak Malakka Boğazından Mombasa’ya, Basra Körfezine, Süveyş Kanalı üzerinden Akdeniz’e ve Orta Avrupa’ya uzanan yeni İpek Yolunun bir parçası olma durumundaki Pakistan’ın Gwadar Limanı bölgesinde artan terör eylemlerini de bu gözle yeniden değerlendirmek gerekiyor. Her durumda engellemeler sadece Çin’i değil bu projeden yararlanacak birçok ülkeyi de ister istemez etkiliyor ve bundan en fazla etkilenenler de ulaşım hatlarının birçok noktada zayıf olduğu Asya ülkeleri. Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz girişindeki Yemen de geçiş emniyeti açısından önemli. Yemen’de Suudi Arabistan ile BAE arasında yaşanan ve BAE’nin Yemen’den çekilmesi ile sonuçlanan olayları da bu kapsamda yeniden okumak gerekiyor.
ABD’nin Hint Okyanusunda bulunan Diego Garcia adalarında askeri üslerini kullanmak yerine donanmasını Umman Denizi’ne getirerek bölgede bir askeri yığınak oluşturmasının ana nedeninin baskı ve diplomasi yoluyla bağlantıları kesilmiş İran’a isteklerini kabul ettirmek olarak yorumlanabilir.
Sonuç olarak analizde ortaya konulduğu şekilde, olaylar arasında bağlantıları tam olarak oluşturmadan bir sonuca varmak pek mümkün olmuyor. Bu kapsamda İran’ın vekil güçleri ve çevresindeki ülkelerle ilişkilerini zayıflatma yanında, ekonomik gücünü de zayıflatarak halkı ile bağlantılarını belli oranda koparma ve son olarak yaptırımlar ve ek vergilerle ticaret yapamaz hale getirme stratejilerine maruz kaldığı açıkça ortada. Bunun yanında siyasi, askeri ve ekonomik olarak işbirliği yaptığı ve teknolojik yardım aldığı Çin ve Rusya ile de koparılacak bağlantılar, sonuçta İran rejimi ayakta kalsa ve İran herhangi bir saldırıya maruz kalmasa bile kuvvetli bir yapının bağlantılarının aşama aşama yok edilerek etkisiz hale getirilmesine yönelik “Buzkıran Stratejisi”nin bir uygulaması gibi gözüküyor.