
JEOKÜLTÜR HAREKETSİZ OLMAZ
JEOPOLİTİK BİLİMİNİN BİR ALT DALI OLARAK JEOKÜLTÜR, OLDUKÇA ÖNEMLİ BİR YUMUŞAK GÜÇ UNSURU OLARAK, EĞER DERİNLİĞİ ANLAŞILABİLİRSE, KİMİ ZAMAN ORTA VE UZUN VADEDE ASKERİ GÜCÜN BİLE ÖTESİNDE BİR ETKİ YARATABİLİR.
TARİH BOYUNCA ÇOK ÖNEMLİ VE ETKİLİ OLMUŞ JEOKÜLTÜR KONUSUNUN, GÜNÜMÜZDE ÇOK BASİTE İNDİRGENMİŞ, YÜZEYSEL TERİMLERLE ORTAYA KONULMAYA ÇALIŞILMASI BÜYÜK BİR EKSİKLİK OLUŞTURMAKTADIR.
KONUNUN, AKADEMİK DÜZEYDE AYRINTILI OLARAK İNCELENMESİ VE ÜLKELERİ VE TOPLUMLARI BİRBİRİNE BAĞLAYACAK TARZDA VE BARIŞI VE KALKINMAYI SAĞLAYACAK ŞEKİLDE ORTAYA KONULMASI GEREKMEKTEDİR.
Jeokültür genellikle jeopolitik alanın bir alt kavramı olarak ele alınmaktadır. Terim olarak ilk kez Immanuel Wallerstein tarafından, modern dünya sisteminin kültürel çerçevesini tanımlamak üzere kullanılmıştır (1992, s. 11-12) ve ulus üstü bir kavram olarak dünya sisteminin dayandığı kültürel çerçeveyi tanımlar.
Yine nüfus, kimlik, tarih, dil, din, etnisite, kültürel ve sanatsal eserler, değerler, kurumlar ve hatta bu unsurların bir kısmını da içeren medeniyet jeokültürün kapsamına girmektedir. Dil bu çerçevede jeokültürün içinde yer alan en önemli unsurlardan biridir.
Eğer, Jeokültür kavramı bu süreçte tek tek devletlerin dış politika amaçlarını gerçekleştirmek için kullandıkları kültürel unsurları ifade etmek üzere algılanır ve kullanılırsa bu çok büyük bir hata olacaktır.
Alman kültürel ve beşeri coğrafyacı Friedrich Ratzel (1804-1904), 1903 yılında yılında yayınlanan «Siyasi Coğrafya veya Devletler, Ulaştırma ve Savaş Coğrafyası» isimli eserinde, tarihte mekan fikrinin kaybolmadığı üzerinde durarak, coğrafyanın siyasi ilimleri de işin içine katarak kendini statik olmaktan çıkarabileceğine ve yeniden hayata döndürerek canlılık kazandırabileceğine vurgu yapar ve «Zamanında bir birlik ifade eden mekan duygusu, parçalanmış dahi olsa, asırlarca yaşar ve günün birinde siyasi bir fikir olarak tekrar hayat bulabilir» değerlendirmesini yapar.
Jeokültür, coğrafya ve kültür arasındaki bağın incelenmesi ve buna göre strateji ve politikaların oluşturulmasıdır. Ekonomik bir bağın kurulmasının şartlarından birisinin de öncelikle kültürel bağların kurulması olduğu söylenebilir.
Dolayısıyla kültürel anlamda bir araya getirilmiş tarihi coğrafyalar, medeniyet ve gelenekler, sonrasında ekonomik ve stratejik düzeyde bir araya gelmenin temel şartıdır. Zaten diğer türlü bir yaklaşım daha başlangıçtan sorunlar yaratacak ve ayırımcı bir popülizm de ileri gidemeyecektir.
Yine aynı şekilde jeokültür uygun yöntemlerle harekete geçirilmediği takdirde bir anlam ifade etmez ve öylece bir köşede boş bir şekilde zaman geçirir.