İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Mart 13, 2026 7 dk okuma

KÜRESEL BOŞLUK: GEÇİŞ DÖNEMİ

Küresel Boşluk Resim1
Mart 13, 2026 7 dk okuma

KÜRESEL BOŞLUK: GEÇİŞ DÖNEMİ

Tuğgeneral (E) Murat KAYA

Trump 2.0 ile birlikte dünya yeniden tek kutuplu bir düzene zorlanıyor gibi görünse de ortaya çıkan tablo bir düzeni değil, daha çok belirsizliği ve kaosu besliyor. Trump ile birlikte küresellik, ortak akıl ve adil katılım söylemleri geri plana itilirken; güce dayalı ve hoyrat bir siyaset tarzı öne çıkıyor.

Bazı yorumcular Trump’ın pervasızlığını ve yarattığı rahatsızlığı tek kutuplu düzenin son demlerine işaret eden sancılar olarak değerlendiriyor. Nitekim son dönemde birçok uluslararası kurum ve medya analizi, ABD’nin uluslararası kuruluşlardan çekilme, çok taraflı iş birliğini zayıflatma ve ittifak ilişkilerini ikincil plana itme eğiliminde olduğunu vurguluyor. Bu tablo, ABD’nin küresel liderlik rolünün erozyona uğradığı algısını güçlendiriyor.

Trump dönemindeki dış politika uygulamaları, ABD’nin müttefikleri nezdinde istikrarsız ve öngörülemez bir ortak algısı yaratmış durumda. Bu algı, ittifakların kendi başlarına daha bağımsız ve çok yönlü dış politikalar geliştirme arayışını hızlandırıyor. Finans dünyasının önde gelen analizlerine göre ise ABD’nin belirsiz dış politika tercihleri ve öngörülemeyen ekonomik adımları birçok ülkeyi ABD’ye bağımlılığı azaltma yönünde somut adımlar atmaya zorluyor.

ABD’nin küresel liderlik rolünü yeniden tanımlama çabası aynı zamanda Rusya ve Çin gibi aktörlere kendi nüfuz alanlarını genişletme fırsatı sunuyor. Bu durum tek kutuplu düzeni aşındırırken parçalı, rekabetçi ve daha istikrarsız bir küresel sistem olasılığını güçlendiriyor. Batı’nın karşısında Çin ve Rusya artık eskisi kadar sessiz değil; daha görünür, daha iddialı ve daha özgüvenli hareket ediyorlar.

Öte yandan ABD’nin ciddi bir stratejik hatasının sonucu olarak İran’a yönelik askeri müdahalesi, uluslararası sistemin geleceğine ilişkin tartışmaları daha da derinleştirmiştir. Birçok stratejik analizde bu savaşın, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan uluslararası düzenin kırılma noktasının başlangıcı olabileceği ifade edilmektedir.

Rusya ve özellikle Çin’in süreç boyunca sergilediği temkinli ancak hesaplı tutum, küresel güç dengelerinde yaşanabilecek muhtemel değişimlerin habercisi olarak görülmektedir. Bu nedenle ABD–İran savaşı, 21. yüzyılın küresel güç mücadelesinin yeni bir aşaması olarak değerlendirilmektedir.

ABD, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yaklaşık otuz yıl boyunca uluslararası sistemin tartışmasız lideri olarak hareket etmiştir. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler Washington’un bu liderliği sürdürebilme kapasitesine ilişkin ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Son yirmi yılda Afganistan ve Irak’ta yaşanan deneyimler, ABD’nin uzun süreli bölgesel savaşların stratejik maliyetlerini yeterince hesaplayamadığını göstermiştir. İran’da ortaya çıkan yeni çatışma da Washington’u yeniden maliyetli ve sonuçları belirsiz bir bölgesel angajmanın içine çekme potansiyeli taşımaktadır.

Sahada karşılaşılan direnç, artan ekonomik maliyetler ve uluslararası meşruiyet tartışmaları ABD’nin küresel konumunu zorlayan unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bu gelişmeler, Washington’un liderlik iddiasının giderek daha fazla sorgulanmasına yol açmaktadır.

Bu kriz sırasında dikkat çeken bir diğer unsur ise Rusya ve Çin’in sergilediği görece düşük profilli ancak dikkatle hesaplanmış tutumdur. Her iki ülke de doğrudan askeri bir angajmana girmekten kaçınmakta; diplomatik söylemlerinde gerilimin düşürülmesi, istikrar ve çok taraflı çözüm vurgularını öne çıkarmaktadır. Ancak bu temkinli yaklaşımın ardında daha geniş bir stratejik hesap bulunduğu değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte mevcut gelişmeler Çin’in kısa vadede küresel liderliğe doğru hızla yükseldiği yönündeki yorumların da ihtiyatla değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Pekin yönetimi ekonomik kapasite, teknolojik gelişim ve askeri modernizasyon açısından önemli ilerlemeler kaydetmiş olsa da küresel liderliğin gerektirdiği siyasi, kurumsal ve güvenlik mimarisini henüz tam anlamıyla inşa etmiş değildir.

Uluslararası sistemde liderlik yalnızca ekonomik büyüklük veya askeri kapasite ile belirlenmez. Küresel liderlik aynı zamanda uluslararası güvenlik mimarisini şekillendirme, kriz bölgelerinde istikrar üretme, geniş müttefik ağları oluşturma ve küresel ekonomik düzeni yönlendirme gibi çok boyutlu sorumlulukları da beraberinde getirir.

Nitekim ABD, II. Dünya Savaşı sonrasında NATO, Bretton Woods sistemi, uluslararası finans kurumları ve geniş ittifak ağları üzerinden bu tür bir küresel mimari kurabilmiştir. Çin ise henüz bu ölçekte bir güvenlik ve ittifak sistemine sahip değildir.

Kuşak ve Yol Girişimi, BRICS’in genişleme süreci veya alternatif finans mekanizmaları gibi girişimler Çin’in küresel etkisini artırsa da, bu yapıların ABD liderliğinde kurulan küresel düzenin yerini alabilecek kurumsal derinliğe ulaştığını söylemek için henüz erkendir.

ABD’nin mutlak üstünlüğünün sorgulanmaya başlandığı, Rusya’nın küresel ölçekte düzen kurucu kapasitesinin sınırlı kaldığı ve Çin’in henüz bu rolü üstlenmeye hazır olmadığı bir ortamda uluslararası sistem giderek liderlik boşluğu bulunan bir yapıya doğru evrilmektedir. Bu süreci “Küresel Boşluk: Geçiş Dönemi” olarak tanımlamak mümkündür.

Uzun süredir Ukrayna savaşıyla meşgul olan ve aynı zamanda Batı dünyasının ekonomik ve siyasi baskılarıyla karşı karşıya kalan Rusya uluslararası sistemde önemli bir askeri ve jeopolitik aktör olmayı sürdürmektedir. Ancak mevcut koşullar altında Moskova’nın küresel ölçekte düzen kurucu bir güç rolü üstlenmesi oldukça sınırlı görünmektedir.

Çin ise ekonomik ve teknolojik yükselişine rağmen küresel güvenlik mimarisini şekillendirecek kapsamlı ittifak ağları ve kurumsal yapılar açısından henüz olgunlaşmış bir liderlik kapasitesine ulaşmış değildir.

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, klasik anlamda bir güç devrinden ziyade hegemonyanın parçalandığı, küresel yönetişim kapasitesinin zayıfladığı ve henüz yeni bir liderin belirginleşmediği bir geçiş dönemine işaret etmektedir. Bugüne kadar ne Çin ne de Rusya dünyaya “daha adil, daha kapsayıcı ve daha öngörülebilir bir düzen kurabiliriz” dedirtecek ikna edici bir çerçeve ortaya koyabilmiş değildir. Bu yapısal boşluk ABD’ye hâlâ geniş bir hareket alanı sağlamaktadır.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz tablo parçalı, dengesiz ve tehlikeli bir belirsizlik hâlidir. Eski düzen fiilen çökerken yenisini kuracak güçlü bir irade henüz ortaya çıkmamış, uluslararası sistem giderek daha öngörülemez hâle gelmiştir.

Sonuç olarak ABD–İran savaşı uluslararası sistemde güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir.

ABD’nin uzun süreli bir askeri angajmana sürüklenmesi küresel liderliğinin sorgulanmasını daha da güçlendirecektir. Ancak bu durum otomatik olarak Rusya ve Çin’in yeni küresel lider hâline geleceği anlamına gelmemektedir.

Açık konuşmak gerekirse Çin ve Rusya dünyaya yeni ve tutarlı bir düzen modeli sunamadığı sürece uluslararası sistem, istikrarlı bir düzene kavuşmaktan ziyade büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı, bölgesel krizlerin arttığı ve güç boşluklarının belirginleştiği bir jeopolitik geçiş döneminde varlığını sürdürecektir.

Önümüzdeki süreç büyük ölçüde bu küresel güç boşluğunun nasıl doldurulacağı sorusuna verilecek cevaplarla şekillenecektir.

PAYLAŞ: