İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Eylül 27, 2026 17 dk okuma

SAVAŞIN NORMALLEŞTİRDİĞİ DÜNYA

SAVAŞIN NORMALLEŞTİRDİĞİ DÜNYA
Eylül 27, 2026 17 dk okuma

SAVAŞIN NORMALLEŞTİĞİ DÜNYA

Tuğgeneral (E) Murat KAYA

21’inci yüzyılın ilk çeyreği sona ererken uluslararası sistemin giderek daha belirgin bir özelliği ortaya çıkmaktadır: savaş ve şiddet, istisnai durumlar olmaktan çıkarak uluslararası siyasetin olağan araçlarından biri hâline gelmektedir.

Rusya-Ukrayna Savaşı, Gazze’deki savaş, İsrail-İran ve ABD-İran eksenindeki çatışmalar, Sudan, Sahel, Somali ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti başta olmak üzere Afrika’daki savaşlar, Hindistan-Pakistan ve Afganistan-Pakistan gerilimleri ile dünyanın farklı bölgelerindeki vekâlet mücadeleleri birbirlerinden bağımsız krizler gibi görünse de daha geniş bir sistemik dönüşümün parçaları olarak okunabilir.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) 2026 değerlendirmesine göre 2025 yılında 49 devlette silahlı çatışma yaşanmış; daha önemlisi devletler arası silahlı çatışmaların sayısı bir yıl içinde üçten altıya yükselmiştir. Aynı değerlendirme Rusya-Ukrayna, İran-İsrail/ABD, Hindistan-Pakistan, Afganistan-Pakistan ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti-Ruanda gibi çatışmaları bu kategoride ele almaktadır.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi (ICRC) ise günümüzde 100’ün üzerinde silahlı çatışmanın bulunduğu bir ortamdan söz etmekte ve savaşların yalnızca çoğalmadığına, aynı zamanda uzadığına, karmaşıklaştığına ve teknolojik olarak dönüştüğüne dikkat çekmektedir.

Uluslararası sistem, barışın normal ve savaşın istisna olduğu bir düzenden; çatışmanın sürekli, barışın ise geçici olduğu yeni bir düzene geçmektedir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası sistemin temel varsayımlarından biri, büyük devletler arasındaki doğrudan savaşın maliyetinin kabul edilemez seviyeye yükseldiğiydi. Nükleer caydırıcılık, Birleşmiş Milletler Sistemi, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve küreselleşme bu varsayımı destekledi.

Ancak son yıllarda farklı bir eğilim ortaya çıkmaktadır. Devletler savunma bütçelerini artırmakta, mühimmat stoklarını büyütmekte, savunma sanayii üretim kapasitelerini genişletmekte ve toplumlarını uzun süreli güvenlik krizlerine hazırlamaktadır.

SIPRI verilerine göre dünya askerî harcamaları 2025 yılında yaklaşık 2,887 trilyon dolara ulaşmış ve artış eğilimi üst üste on birinci yılına girmiştir. Avrupa’daki askerî harcamalar yalnızca bir yılda yüzde 14 artmıştır.

Bu rakamlar önemli bir zihniyet değişikliğini göstermektedir. Soğuk Savaş sonrasında yaygın olan: “Savaşı nasıl önleriz?” sorusunun yerini artık  “Uzun süreli bir savaşa nasıl hazırlanırız?” sorusu almıştır.

Bu değişim yalnızca askerî alanla sınırlı kalmayarak enerji güvenliğinden gıda stoklarına, kritik madenlerden yarı iletkenlere, siber güvenlikten uzay altyapısına kadar birçok sektör artık ulusal güvenliğin parçası hâline gelmiştir.

Bu nedenle geleceğin savaş ekonomisi yalnızca tank, füze ve savaş uçağı üreten fabrikalardan oluşmayacaktır. Enerji, veri, yapay zekâ, mikroçip, uydu, haberleşme, lojistik ve kritik altyapı şirketleri de güvenlik mimarisinin doğrudan unsurları hâline gelecektir.

Savaşın araçları tarih boyunca sürekli değişmiştir. Mızrak yerini tüfeğe, süvari tanka, keşif uçağı uyduya, telsiz dijital veri ağına bırakmıştır. Ancak savaşın temel amacı büyük ölçüde değişmemiştir: Rakibin davranışını kendi siyasi amaçlarımız doğrultusunda değiştirmek.

Bu noktada Clausewitz hâlâ güncelliğini korumaktadır. Clausewitz açısından savaş bağımsız bir şiddet olgusu değil, siyasi iradenin başka araçlarla sürdürülmesidir. Bu yaklaşım 21. yüzyılda daha geniş okunmalıdır.

Bugün devletler rakiplerinin davranışlarını yalnız askerî kuvvetle değiştirmeye çalışmamaktadır. Ekonomik yaptırım, enerji baskısı, siber saldırı, teknoloji ambargosu, kritik hammaddelere erişimin sınırlandırılması, finansal sistemlerden dışlama, bilgi operasyonları ve vekil aktörlerin kullanılması aynı stratejik amaca hizmet edebilir. Dolayısıyla Clausewitz’in formülü ortadan kalkmamış, sadece araç seti genişlemiştir.

Bu genişleme, savaşın aktör yapısını da kökten değiştirmiştir. Savaşın normalleşmesi, sadece devletlerin değil, özel askeri şirketlerin, küresel savunma yüklenicilerinin ve vekil grupların sahada asli oyuncu haline gelmesiyle ivme kazanmıştır. Güvenliğin özelleştirilmesi ve çatışmaların şirketler bilançolarına devredilmesi, hukuki sorumluluğu belirsizleştirirken savaşın maliyetini ve sürdürülebilirliğini de sürekli kılmaktadır.

Sun Tzu’nun stratejik düşüncesinde en üstün başarı düşmanın ordusunu savaş meydanında yok etmek değil, onun mücadele iradesini savaşmadan kırmaktır. Dijital çağ bu yaklaşımı şaşırtıcı ölçüde güncel hâle getirmiştir. Bir devletin; bankacılık sistemini, elektrik altyapısını, haberleşme ağlarını, kamuoyunun devlete güvenini, seçim süreçlerini, lojistik sistemini ve karar vericilerin bilgi ortamını bozmak, bazı koşullarda konvansiyonel saldırı kadar etkili olabilir.

Bu gelişmeler sonucunda, günümüzde sıklıkla vurgulandığı üzere, savaş ile barış arasındaki geleneksel ayrım giderek belirsizleşmektedir. Gelecekte devletler resmen savaş ilan etmeden yıllarca birbirleriyle mücadele edebilir. Bu ortam akademik literatürde farklı kavramlarla açıklanmaktadır: hibrit savaş, gri bölge faaliyetleri, vekâlet savaşları, bilişsel savaş, siber savaş, ekonomik savaş ve bilgi harekâtı.

Özellikle bilişsel savaş, siber uzayın ötesine geçerek doğrudan insan zihnini ve toplumsal algıyı hedef almaktadır. Yapay zekâ destekli dezenformasyon, deepfake teknolojileri ve sosyal medya algoritmaları üzerinden yürütülen operasyonlar, toplumların neye inanacağını şekillendirmektedir. Bu durum Sun Tzu’nun ‘savaşmadan kazanmak’ ilkesini, dijital çağda toplumların zihinsel haritasını kontrol etme stratejisine dönüştürmektedir.

Bunların ortak özelliği savaşın cepheden çıkıp toplumun tamamına yayılmasıdır. Rusya-Ukrayna Savaşı modern savaşın dönüşümünü anlamak açısından kritik bir örnek oluşturmuştur. Tanklar, topçu sistemleri ve piyade birlikleri önemini korurken bunların yanına düşük maliyetli dronlar, FPV sistemleri, uydu istihbaratı, elektronik harp, yapay zekâ destekli görüntü analizi ve gerçek zamanlı hedefleme sistemleri eklenmiştir.

Buradan çıkarılabilecek temel sonuç şudur: Geleceğin askerî üstünlüğünü yalnızca en pahalı platformlara sahip olmak belirlemeyecektir. Belirleyici olan; sensörleri, dronları, uyduları, istihbaratı, elektronik harbi, komuta-kontrol sistemlerini ve ateş gücünü tek bir dijital ekosistem içerisinde birleştirebilme kapasitesi olacaktır. Başka bir ifadeyle geleceğin ordularında “platform üstünlüğünden” giderek “ağ ve algoritma üstünlüğüne” geçilecektir.

İsrail, İran, ABD ve bölgedeki diğer aktörlerin dahil olduğu çatışma ortamı ise modern savaşın ekonomik boyutunu göstermektedir. Enerji üretim merkezleri, deniz ulaştırma yolları ve kritik boğazlar nedeniyle Orta Doğu’daki askerî krizler yalnızca bölgesel değildir. Dünya Bankası’nın 2026 değerlendirmeleri, bölgedeki çatışmaların enerji piyasaları, enflasyon, gıda fiyatları, finansal koşullar ve küresel büyüme üzerinde doğrudan etkiler yarattığını göstermektedir.

Dolayısıyla geleceğin savaşlarında cephe hattından binlerce kilometre uzaktaki insanlar dahi savaşın ekonomik sonuçlarını yaşayacaktır. Bir füze saldırısının etkisi yalnızca hedef alınan askerî tesiste görülmeyecektir. Petrol fiyatından nakliye maliyetlerine, gıda fiyatlarından faiz oranlarına kadar uzanan zincirleme etkiler ortaya çıkabilecektir. Bu durum savaş kavramını coğrafi olmaktan çıkarıp sistemik hâle getirmektedir.

Afrika’daki çatışmalar ise farklı bir dinamik taşımaktadır. Zayıf devlet yapıları, terör örgütleri, etnik ve siyasi çatışmalar, iklim değişikliği, hızlı nüfus artışı ve doğal kaynak rekabeti birçok bölgede aynı anda etkili olmaktadır. Ancak Afrika’yı yalnızca kriz coğrafyası olarak görmek de ciddi bir hata olacaktır.

Kıta aynı zamanda enerji kaynakları, kritik mineraller, genç nüfus, tarım alanları ve büyüyen pazarları nedeniyle 21. yüzyılın önemli jeopolitik rekabet alanlarından biridir. SIPRI, Sahra-altı Afrika’nın 2025 yılında dünya genelindeki ülke içinde yerinden edilmiş insanların yüzde 45’inden fazlasına ev sahipliği yaptığını belirtmektedir. Bu tablo güvenlik ile ekonomik rekabetin Afrika’da giderek daha fazla iç içe geçeceğini düşündürmekte ayrıca, çip ve veri savaşlarının yanı sıra su, gıda ve lityum/nadir toprak elementleri gibi kritik kaynak kısıtlarının da geleceğin çatışma haritasını şekillendireceğini göstermektedir. Küresel iklim değişikliğinin tetiklediği kaynak kıtlığı ve kitlesel göçler, bölgesel gerilimleri tırmandırarak savaşı sadece yüksek teknolojili bir güç gösterisi değil, varoluşsal bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürecektir.

Önümüzdeki dönemin en büyük kırılması yapay zekâ olacaktır. Bugüne kadar savaş makineleri insanlar tarafından kullanılıyordu. Gelecekte ise makineler giderek daha fazla tespit edecek, sınıflandıracak, önceliklendirecek, rota belirleyecek, tehdit değerlendirecek ve bazı sistemlerde hedef seçimi ve angajman süreçlerinde rol oynayacaktır.

SIPRI, askerî yapay zekâ tartışmasının artık yalnızca otonom silahlardan ibaret olmadığını, hedefleme, planlama ve istihbarat analizinde kullanılan yapay zekâ destekli karar sistemlerine doğru genişlediğini belirtmektedir.

Buradaki asıl devrim silahın kendisinden çok karar hızında yaşanacaktır. İnsan komutanın dakikalar veya saatler içinde yaptığı değerlendirmeyi algoritma saniyeler içerisinde gerçekleştirebilir.

Bu nedenle geleceğin savaşında önemli kavramlardan biri karar üstünlüğünü ele geçirme olacaktır. Rakibinden daha hızlı veri toplayan, daha hızlı anlamlandıran ve daha hızlı karar veren taraf önemli avantaj sağlayacaktır.

Ancak bunun ciddi bir riski bulunmaktadır. Karar süresinin kısalması insan muhakemesine ayrılan zamanı da azaltabilir. Algoritmanın yanlış sınıflandırması, hatalı istihbarat veya yazılım manipülasyonu çok kısa süre içerisinde geri döndürülemez askerî sonuçlar yaratabilir. Bir algoritmanın yüzde doksandokuz doğruluk oranına sahip olması kulağa mükemmel gelebilir. Fakat bir milyon değerlendirmede yüzde bir hata, on bin yanlış değerlendirme anlamına gelir.

Sivil ve asker ayrımının söz konusu olduğu bir ortamda küçük algoritmik hata oranları bile büyük insani sonuçlar yaratabilir. Dolayısıyla yapay zekâ savaşı yalnızca daha hassas değil, bazı koşullarda daha hızlı ve kontrol edilmesi daha güç hâle getirebilir.

Bu durum geleneksel caydırıcılık teorilerini ve uluslararası savaş hukukunu da derin bir krizle karşı karşıya getirmektedir. Saldırıyı gerçekleştiren aktörün anında tespit edilemediği ve ölümcül kararları algoritmaların verdiği bir vasatta, Cenevre Sözleşmeleri gibi klasik hukuki çerçeveler işlevsiz kalacaktır. Bir otonom sistemin hatalı kararı durumunda insani ve hukuki sorumluluğun kime ait olacağı belirsizliği, tırmanma (escalation) riskini kontrol edilebilir olmaktan çıkaracaktır.

Geleceğin savaş alanlarında insan sayısının azalması, buna karşılık robotik sistemlerin çoğalması beklenebilir. Hava, kara, deniz ve denizaltı ortamlarında insansız sistemlerin kullanımı artacaktır. Bunun bir sonraki aşaması “drone sürüleri” ve koordineli otonom sistemlerdir. Bir insan operatörün tek bir aracı yönetmesi yerine bir yapay zekâ sistemi onlarca veya yüzlerce aracı koordine edebilir. Böyle bir ortamda klasik askerî matematik değişebilir.

20’inci yüzyılın önemli sorularından biri: “Kaç tankınız, kaç uçağınız var?” iken 21. yüzyılın sorusu giderek: “Kaç sensörünüz, kaç otonom sisteminiz ve bunları yöneten algoritmanız ne kadar gelişmiş?” olacaktır. ICRC de otonom silahların artık uzak geleceğe ilişkin teorik bir tartışma olmadığına, bu teknolojilerin hızla yayıldığına dikkat çekmektedir.

Diğer taraftan “Savaştan kim kazanır?” sorusunun cevabı dikkatli verilmelidir. Savaşın kendisi toplumlar açısından genel olarak büyük ekonomik ve insani kayıplar üretir. Dünya Bankası verileri çatışma ve kırılganlığın yoksulluğu derinleştirdiğini, küresel ölçekte yüz milyondan fazla insanın zorla yerinden edilmiş durumda bulunduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte savaş ortamının bazı sektörlerde talebi artırdığı da açıktır. Savunma sanayii, siber güvenlik, uydu ve haberleşme, yapay zekâ, robotik sistemler, enerji güvenliği, kritik altyapı koruması ve bazı lojistik sektörleri bu süreçte büyüyebilir.

Bu ticari genişleme, özel askeri şirketlerin ve uluslararası savunma yüklenicilerinin sahada asli oyuncular haline gelmesini beraberinde getirecektir.  Güvenliğin özelleştirilmesi ve çatışma yönetiminin şirket bilançolarına devredilmesi, savaşın hem finansal hem de operasyonel olarak sürdürülebilirliğini kalıcı kılacaktır.

Bu ortamda esas olarak üç stratejik sektör öne çıkacaktır: savunma teknolojileri, yapay zekâ ve enerji. Bunlara dördüncü bir unsur eklenmelidir: veri. Çünkü geleceğin savaş alanının hammaddelerinden biri veri olacaktır.

En büyük kaybeden ise her zamanki gibi sivil toplum olacaktır. Teknolojik gelişmeler savaşın hassasiyetini artırabilir; ancak savaşların insani maliyetini ortadan kaldırmamaktadır. ICRC’nin 2026 değerlendirmesinin temel uyarısı da buradadır: savaşlar uzamakta, karmaşıklaşmakta ve siviller üzerindeki etkileri ağırlaşmaktadır.

Savaş ortamından en fazla zarar görenler çoğu zaman cephedeki askerlerden ibaret değildir. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, göçmenler, düşük gelir grupları ve savaş bölgelerinde yaşayan siviller ekonomik ve toplumsal maliyetlerin büyük bölümünü taşımaktadır.

Buna uzun vadeli etkiler de eklenmektedir: eğitim kaybı, beyin göçü, altyapı yıkımı, demografik bozulma, toplumsal travma ve kurumsal kapasite kaybı. Bir savaş birkaç yıl sürebilir; fakat yarattığı toplumsal tahribat birkaç nesil devam edebilir.

Bugünkü gelişmelerden doğrudan “Üçüncü Dünya Savaşı kaçınılmazdır” sonucu çıkarmak doğru değildir. Nükleer caydırıcılık hâlâ büyük güçler arasında doğrudan savaşı sınırlayan en önemli mekanizmalardan biridir.

Ancak başka bir ihtimal daha gerçekçidir: Tek bir büyük dünya savaşı yerine birbirine bağlı çok sayıda sürekli savaş. Bu modele literatürde parçalı küresel çatışma düzeni de denilmektedir. Ukrayna’da konvansiyonel savaş, Orta Doğu’da füze ve vekâlet savaşları, Afrika’da iç savaş ve kaynak rekabeti, Asya’da deniz ve hava gücü rekabeti, dünya genelinde siber operasyonlar, uzayda uydu rekabeti, ekonomide yaptırımlar, toplumlarda bilgi ve algı operasyonları…

Bunların tamamı aynı uluslararası rekabet sisteminin farklı cephelerine dönüşebilir. Bu durumda dünya resmen bir dünya savaşı yaşamadan savaş benzeri sürekli bir stratejik rekabet ortamında yaşayabilir.

Önümüzdeki 10–15 yıl içerisinde savaş alanında beş temel dönüşüm beklenebilir. Birincisi, insansızlaşma olacaktır. İnsanlı platformların yanında veya önünde çok daha fazla otonom sistem görev yapacaktır.

İkincisi, algoritmikleşme olacaktır. İstihbarat analizinden hedef tespitine kadar karar süreçlerinde yapay zekâ kullanımı genişleyecektir.

Üçüncüsü, ucuz sistemlerin stratejik önem kazanmasıdır. Milyonlarca dolar değerindeki platformların çok daha ucuz dronlarla tehdit edilebilmesi savunma ekonomisinin matematiğini değiştirecektir.

Dördüncüsü, savaş alanının sınırsızlaşmasıdır. Cephe hattı kara, deniz ve havadan ibaret olmayacaktır. Siber uzay, elektromanyetik spektrum, uzay, finans sistemi ve sosyal medya da mücadele alanı olacaktır.

Beşincisi ise sivil ve askerî teknolojilerin birleşmesidir. Yapay zekâ, robotik, mikroelektronik, uydu teknolojileri ve haberleşme sistemlerinin büyük bölümü çift kullanımlı hâle gelecektir.

Bu nedenle geleceğin stratejik gücü yalnızca büyük bir orduya sahip olmakla ölçülmeyecektir. Asıl güç; teknoloji üretebilmek, enerjiye ulaşabilmek, veriyi işleyebilmek, kritik altyapıyı koruyabilmek, nitelikli insan kaynağını sürdürebilmek ve uzun süreli krizlere ekonomik olarak dayanabilmek olacaktır.

Peki insanlık için en büyük tehlike ne olacaktır? Elbette savaşların psikolojik olarak normalleşmesi. Belki de teknolojik dönüşümden daha tehlikeli gelişme savaşın insan zihninde sıradanlaşmasıdır. İnsanlık sürekli olarak bombardıman, füze saldırısı, drone görüntüleri ve yıkılmış şehirlerle karşılaştığında şiddetin psikolojik eşiği değişmektedir.

Bir zamanlar küresel şok yaratan görüntüler birkaç gün sonra gündelik haber akışının sıradan bir parçasına dönüşebilmektedir. Bu durum uluslararası sistem açısından tehlikelidir. Çünkü toplumların savaşa karşı psikolojik direncinin azalması, siyasi karar vericilerin askerî güç kullanımının iç politik maliyetini de düşürebilir. Savaşın normalleşmesinin en tehlikeli aşaması savaşın başlaması değil, insanların artık savaşı olağan kabul etmeye başlamasıdır.

21’inci yüzyılın ikinci çeyreğine girerken insanlık paradoksal bir yol ayrımındadır. Bugünkü eğilimler dünyanın klasik anlamda kaçınılmaz biçimde tek bir küresel savaşa yürüdüğünü kanıtlamamaktadır. Ancak daha rahatsız edici başka bir ihtimali güçlendirmektedir. Savaşın bitmediği, yalnızca biçim değiştirdiği, barış ile savaş arasındaki sınırların silindiği, düşük yoğunluklu çatışmaların, ekonomik yaptırımların, siber saldırıların, vekâlet savaşlarının ve algoritmik askerî rekabetin süreklilik kazandığı bir dünya tablosu ortaya çıkmaktadır. Böyle bir düzende en güçlü devlet; krizlere dayanıklı ekonomiye, teknolojik egemenliğe, enerji ve gıda güvenliğine, güçlü savunma sanayiine, yapay zekâ ve mikroelektronik kapasitesine, güvenilir ittifaklara, kurumsal devlet kapasitesine ve en önemlisi savaşın sisinde dahi rasyonel karar verebilecek insan unsuruna sahip olan devlet olacaktır.

Çünkü yapay zekâ çağında savaşın hızı makinelerin hızına yaklaşabilir. Fakat savaşın başlatılması, sınırlandırılması ve sona erdirilmesi konusundaki nihai sorumluluk hâlâ insana aittir. Ve belki de önümüzdeki dönemin en büyük stratejik mücadelesi devletler arasında değil, insanın geliştirdiği teknolojik güç ile bu gücü kontrol edebilme kapasitesi arasında yaşanacaktır.

İnsanlık, bu yeni gerçekliği dizginleyecek kuşatıcı etik, hukuki ve politik mekanizmaları kuramadığı takdirde barış iki çatışma süreci arasındaki geçici bir güncelleme veya sistemik bir mola olmaktan öteye ne yazık ki geçemeyecektir.

PAYLAŞ: