İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Ekim 22, 2026 12 dk okuma

ÇİN JEOPOLİTİĞİ: TARİHSEL VE ANTROPOLOJİK BİR ANALİZ

Otomatik taslak
Ekim 22, 2026 12 dk okuma

ÇİN JEOPOLİTİĞİ: TARİHSEL VE ANTROPOLOJİK BİR ANALİZ

Doç. Dr. Güray ALPAR

Emekli Tümgeneral

Çin hakkında geniş kapsamlı bir değerlendirme yapmanın zorluğu ortada. Peki biz hangi açıdan Çin’e bakmalı ve bu ülkeyi nasıl değerlendirmeliyiz? Çin dünya için bir tehlike midir yoksa dengeleyici ve barışçıl politikalarla dünyanın gelişmesine ve ekonomik refahına katkıda bulunan bir unsur mu?

Son yıllarda Çin’in ekonomik olarak hızla ilerleyişi yanında, teknoloji, özellikle askeri teknoloji alanında, gösterdiği muazzam gelişmeler dikkat çekmekte ve bazı uzmanlar tarafından, bu bir tehlike olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bir ülkenin coğrafyası ile o ülkenin yürüttüğü siyaset arasında çok yakın bir ilişki bulunur. Jeopolitik bir ülkenin coğrafyası, tarihi, kültürü, ekonomisi ve teknolojik gücüne göre izlemesi gereken stratejileri ortaya koyar. Şüphesiz bütün bu hususlar en çok da Çin açısından geçerlidir.

Öncelikle, kuvvetli olmanın, mutlaka kazanmak anlamına gelmediğini biliyoruz. Güç oluşumu için ittifaklara girmek ve bunu yaparken karşı tarafın kendi aleyhine ittifak oluşturmasını engellemek yanında, gücü ile hedefleri orantılı ve tutarlı tutmak ve hedefin tüm gücün tüketilerek ele geçirilmesinden ziyade, yeterli asgari gayretle elde edilmesi ve derinliğine stratejik bir bakışı açısı ile stratejinin; zaman, mekân ve kuvvet dengesinin mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir.

Çin’de ilk uygarlıklar, MÖ 2000’li yıllarda ilkel devlet biçimine dönüşmeye başlamıştır. Bu dönem ve sonrası genel olarak yerleşik devlet ve göçebe gruplar arasındaki aralıksız süren çatışmalar ve bir dizi imparatorluğun kurulup, gelişmesi ve bir süre sonra çöküşü ile karakterize edilebilir. Gerçekten de tarih boyunca, hep aynı durum birbiri ardına kendisini tekrar edecektir. Bu noktada süreklilik sağlayamama bu kültürde dikkate alınması gereken bir nokta olarak dikkat çekmektedir. Acaba yeni dönemde Çin bu sürekliliği sağlamayı başarabilecek midir?

Günümüzde, uluslararası sistem daha çok güç arayışı üzerine kurgulanmıştır. Bu anlamda adaletin sağlanamadığı ve insanlara daha iyi bir gelecek için umut vermeyen, sorunları çözemeyen sistemler zaten bir süre sonra yok olacaktır. Peki Çin bu söylemin neresinde yer almaktadır ve geçmişindeki binlerce yıllık birikimi hangi yönde geleceğe taşımak düşüncesindedir. Çin, gelecek için dünyaya gerçekte ne vaat ediyor?

Çin kültüründen başlarsak, Çin yazısında sürekli gelişen ve artan, 70.000 civarında sembol vardır ve normal bir bilimsel yazıyı okuyabilmek için en az 4.000 tanesinin bilinmesine ihtiyaç vardı. Yüksek seviyeli Çinceyi anlamak için ise neredeyse filozof olmak gerekiyordu. Zorluk ise Çinlilerin karmaşık duyguları basit bir dille ifade etme isteğinden kaynaklanıyordu. Bu durum birçok olayın açıklamasına dayanak oluşturulabilir. İşte bu noktada Çin’in insanlara gelecek için sunduğu bir önerinin olmadığı görülmekte, alınan cevap “çoğunlukla bizim herhangi bir gizli ajandamız yok şeklinde olmakta” ve bu durumun insanlarda güvensizlik yarattığı görülmektedir.

Çin kültüründe dikkat çeken diğer bir önemli husus ise geçmişte oluşturulan kültürün zamanla, özellikle kuzeyden gelen kültürlerle karışması sonucu, değişikliğe uğraması ve değişim nedeniyle farklı bir noktaya evrilmesidir. Bu anlamda Çin kültüründe var olan “Atalar Kültü” dünyada yaşarken, ruhsal yönden kudretli kişilerin, öldükten sonra da aile ve toplumu korumaya devam ettiği inanışı bulunmaktadır. Bu Çinlilerin diğer kültürleri benimseyip kendi kültürleri içinde eritme ve kendine mal etme yetenekleri ile ilgilidir. Burada da Çin’in modelleme yeteneği ve bunu günümüze taşıma becerisi ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de Çin, bugün sahip olduğu birçok teknolojiyi diğer ülkelerden modelleyip geliştirme yoluna gitmiştir.

Tüm dünyada MÖ 1000’li yıllara kadar bakır ve bronz ağırlıklı olarak kullanılıyordu. Ancak bunlar yumuşak olduğundan, şekil vermek kolay olmasına rağmen keskin bir kenar elde edebilmek mümkün olmuyordu. Demir MÖ 2000’lerde bilinmesine rağmen uzun süre yaygın olarak kullanılamadı. Ancak ilk defa Çin ve çevresinde yaygın olarak kullanılmaya başlandı ve MS 600’lerde Çinliler, Hititler ile birlikte bunu öncelikle olarak askerlik alanında silah üreterek geliştirdiler (Altaş, 2011: 35-36) ve ardından diğer alanlarda, özellikle, neredeyse 100 metre açıklığında asma köprüler için demir kablolar üretebilir hale geldiler. Ardından, 1800’lü yıllara kadar dünyanın önce gelen demir ve çelik üreticisi olmayı sürdürdüler. Bu ise binlerce yıl sonrasında Avrupa ve Amerikalılar tarafından örnek alındı.

Diğer bir özellik ise Çin’in tarih boyunca elde ettiği teknolojileri saklayabilme becerileridir.

Çin’in diğer bir önemli özelliği ise toprak ve ekonomik düzeni iyi örgütleme kabiliyetleri olmuştu. Diğer taraftan enerji yönünden muazzam üretim gücünü destekleme kabiliyeti halen sınırlı olup, bugün kısmı olarak çözse bile hala dışa bağımlıdır ve projelerini tam olarak gerçekleştirme güçlüğü çektiği açıkça ortadadır. Açık olarak belirtmek gerekir ki bunu aşamadığı sürece, tıpkı II. Dünya Savaşında Japonya’nın yaşadığı gibi, Çin’in bir güç merkezi olabilmesi oldukça zor gözükmektedir.

Çin konusunda incelenmesi gereken konulardan birisi de halkı ve devleti yönlendiren düşünce akımlarından gelmektedir. Bilindiği üzere bir toplum düzeninin oluşturulması ve devamında tutucu olmayan fikirler ve buna öncülük eden bilgeler oldukça önemli bir yer tutar ve bu Çin kültüründe günümüze yansıyan yönleriyle fazlaca görülür.

Çin pratik yaşamın ülkesiydi. Onların ne Tanrı ne de öteki hayat gibi bir kaygıları vardı. Ne gök ne de yerlerin derinliklerinde olan olaylarla pek ilgilenmezlerdi. Bu nedenle de Çinli Romancılar, genelde ayın önünden geçen siyah bulutları, günlük yaşamı ve eğlenceleri anlatırdı. Yine bu nedenle Konfüçyüs, Tanrısal bir düzenden daha çok, dünyada işe yarayabilecek pratik bilgiler üzerine yoğunlaşmıştı. Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma sözü ona aitti. Öğretilerinde temel erdemler; cömertlik, yumuşak başlılık, çalışkanlık, tutumluluk ve görev bilinciydi.  Bilgeler iyi davranışı benimser, cahiller ise bilgiyi küçümserdi. Disiplin ve doğruluk bu dünyada huzurun temelini oluşturmaya yeterdi. Bu zaten her yöneticinin istediği şeylerdi. Günümüzde de benzer fikir insanlarının düşüncelerinin öne çıkarılması yine tarihsel bu gerçeklerle ilgilidir ve toplumu bir arada tutabilmenin ve itaatin bir yöntemi olarak görülmektedir.

Benzer şekilde Konfüçyüs ile aynı dönemde yaşayan Lao-Çe’nin, insanın alçakgönüllü, gösterişsiz bir hayat sürmesi ve doğayı sevmesi gerektiği savunması ilginçti. Ona göre insanlar ne kadar çok şey düşünürlerse o kadar çok şey ortaya çıkardı ve çok şeylerin ortaya çıkması felakete bir adım daha yaklaşmak anlamına geliyordu. İnsan saklanır ve göze batan birisi olursa o zaman üzüntülerden uzak kalırdı. Ardından Çu-ang-Çö, Taoizm’i kurdu. Şüphesiz bu düşünceler, sabır ve pasiflik yanında beklemeyi de yüceltiyor ve yaşam tarzı haline getiriyordu. Çin’in çözemediği sorunları zamana bırakan sabırlı bir yapıya sahip olması da buradan ileri gelmektedir. Günümüzde de bazı konularda üstüne gelinmesine rağmen Çin yönetiminin çoğu zaman sabırla zamana bıraktıklarına şahit olunması bu geleneğin bir sonucu gibi gözükmektedir.

Bunun yanında, tarihte Çin’in binlerce kilometrelik set inşasına rağmen saldırıları durduramaması, zenginliğini diğer güçlere karşı koruma güdüsünün tarih boyunca devam ettirmesine ve her seviyede içine kapanma ve böylece korunduğunu sanma güdüsünü geliştirmiştir. Öyle ki ilerleyen dönemlerde bazı Çin İmparatorları, insanlardan uzak dururlarsa daha uzun yaşayacaklarına inandıklarından dışarı kapalı yüzlerce saray yaptırmışlar ve kendilerini buralara adeta hapsetmişlerdir.

Çin kültürü karşılaştıkları zorluklarla birlikte gelişmiştir. Kendilerini göçebe saldırılarına karşı korumak maksadıyla, ticari ilişkiler yanında, rüşvet, iskân, diplomasi ve asimilasyon yöntemlerini oldukça geliştirmiş olduklarını biliyoruz. Belirtilen bu hususların Çin kültürünün geçmişinde olması da dikkate alınması gereken bir konu olarak değerlendirmelere dahil edilebilir.

Çin geçmişinde oldukça pahalı olan büyük ordular oluşturma sistemini üretimi ve zenginliği ile idame ettirebiliyordu ancak artan zenginlik düşmanları artırıyor ve iç yapıdaki karışıklıklar için giderek daha fazla kuvvet ayırmak gerekiyordu. Diğer taraftan silah teknolojilerini korumak da pek mümkün olmuyor ve komşu devletler tarafından kopyalanan silahlar geliştirilerek Çin’e karşı kullanılabiliyordu. Çin’in geçmişte yaşadığı bu tecrübe acaba gelecekte de karşısına engelleyici bir konu olarak tekrar çıkabilir mi?

Çin’in kendi iç dinamikleri, coğrafya ve nüfusunun büyüklüğü ve korunma ihtiyacı, denizcilikte ilerlese bile, fazla ilerleyişinin önünde bir engel olarak kalmıştır. Peki geleceğe yönelik olarak bu durumu örneklememiz ve değerlendirmeye almamız ne derece bilimsel olacaktır?

Çin’in neden ilerlemediği ve dünyaya açılamadan içine kapanık kaldığını kısmen izah etmeye çalıştık. Burada bir olayı daha vurgulamak, belki de konunun anlaşılması bakımından uygun olacaktır. 1421 yılında Çin gemileri yeniden Doğu Afrika’ya açılmıştı ve o dönemlerde Çin zenginliği ile Avrasya bölgesinin en gelişmiş toplumuydu. Ancak beklenmedik şekilde Çin İmparatoru, 1433 yılında uzun deniz yolculuklarına yasak getirmesi bir anda her şeyi inanılmaz şekilde değiştirdi. Her ne şekilde olursa olsun Çin’in bu jeopolitik içe kapanması onun geriye giden geleceğine zemin hazırlamıştı. Çin gerçekten de dünyaya kapandıktan sonra giderek zayıf düşecekti. Biraz zor gibi gözükse de Çin’in böyle bir içine kapanmayı gerektiren ortamın içine düşmesi olasılığı ne olabilir? Neticede önemli olan, gerçek anlamda zihinsel bir dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Yoksa sadece silahlara sahip olmak bazan sahada pek bir şey ifade etmiyor.

Çin’in II. Dünya Savaşı sırasında Japon istilasına uğraması ve sonrasında Batı yardımlarıyla ayakta kaldığı ve oldukça fazla kayıp verdiği görülür. Ancak sonraki dönemde durumun, ideolojik nedenlere dayalı olarak, değişmeye başladığı da görülür.

Yine Çin, Kore’de BM kuvvetlerine karşı da savaştı. 1951 yılında her iki taraf da kendi savaştan önceki sınırlarına çekildi. Bozulan AB-Çin ilişkilerini düzeltmek ise neredeyse 20 yıl aldı.

Dünya üzerindeki jeopolitik dengeler ve yükselen Sovyet tehlikesi Çin’in işine yaramıştı. Çin ilk nükleer silahına 1964 yılında sahip oldu. Ardından ilk uydusunu 1970 yılında uzaya gönderdi. Sovyetler Birliğine karşı ABD’nin Çin’i yanına alma düşüncesi ise ABD Başkanı Nixon döneminde gerçekleşti. 1972 yılındaki Pekin Mao- Nixon tokalaşmasının ardından gerçekleşen stratejik manevra ile Çin farklı bir noktaya evrilirken, ters cepheden çevrilmiş Sovyetlerin çöküşü daha da hızlandı. Acaba bu sefer ABD başkanı Trump, Nixon’un yaptığı manevranın tersini bu sefer Çin’in karşısına Rusya’yı koyarak mı yapmak istiyor? Peki bunun gerçekleşme olasılığı ne olabilir?

En iyi savaş savaşmadan kazanılıyordu. Ancak Çin’de geçmişinden aldığı tecrübeler ile gelişmesini giderek hızlandırma fırsatını buldu. Bunda 1989 yılında sona eren soğuk savaş dönemi sonrası ABD’nin Ortadoğu bölgesi ağırlıklı tek başına sürdürmeye çalıştığı üstünlük mücadelesinde gücünü dağıtması, gereksiz yerlerde boşuna harcaması, güç kaybetmesi ve yıpranmasının da büyük payı olduğu muhakkak.

Marchhiavelli, tecrübelerine dayanarak, “kuvvetli bir müttefikin gücü ona bağlı olanlar için tehlike yaratabilir” demişti. Acaba açıklamaya çalıştığımız durum da tam olarak buna mı işaret ediyor?  Diğer taraftan tarihçiler her yeni gücün yükselişinin beraberinde belirsizlik ve endişe getirdiğini ifade ediyor. Belki de sadece ABD’nin değil tüm dünyanın endişe duyduğu da böyle bir şey mi?

Bunun yanında, her ne kadar Çin bazı alanlarda ilerlemeler gösterse ve bunu alana yansıtsa bile bunun bir dünya hakimiyeti ve güç kazanımı olduğunu ısrarlı bir şekilde iddia etmek ne derece doğru olabilir? Bu anlamda Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2025 yılı eylül ayında düzenlenen bir askerî geçit töreninde Rusya ve Kuzey Kore liderleriyle birlikte sergilediği güç gösterisi sadece katedilen bir yolu mu, yoksa gerçek ve mutlak bir üstünlüğe mi işaret ediyor?

Çin’in gerçek gücünü belki de söylediğimiz tarihi ve coğrafi gerçekler etrafında değerlendirmekte fayda var. Tabi en fazla ihtiyacımız olan şeyin barış ve güvenlik olduğu gerçeğini asla unutmayarak…

PAYLAŞ: