Türk-İslam Medeniyetinin Manevi Merkezi Türkistan
Dr. Kübra Merve Taş
Dil ve Kültür Bilim Uzmanı
Türkistan; Türklerin yaşadığı coğrafya demektir. Ancak bu isim her nedense emperyal devletler tarafından değiştirilmeye ve hafızalardan silinmeye çalışılmış ve bu maksatla her alanda girişimlerde bulunulmuştur. Türkistan kelimesi yerine uydurma bir ifade ile Orta Asya teriminin kullanılması fikri 1843 yılında, Rusların sponsor olduğu projelerde çalışan, Prusyalı bir yer bilimci olan Alexander von Huboldt tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonra da her fırsatta geliştirilen projelerle Türkistan Coğrafyasının birbiri ile bağlarının koparılmasına çalışılmasına rağmen Türkistan gerçeği gönüllerde yaşamaya devam etmiştir. Bugün Türk Devletleri Teşkilatı ile yeniden gündeme gelen bu gönül birlikteliği giderek artan bir uyanışla yaşamaya devam etmektedir.
Türkistan, tarih boyunca yalnızca Türklerin yaşadığı geniş bir coğrafyayı anlatmakla kalmayıp aynı zamanda Türk düşünce yapısının, kültürünün ve medeniyetinin tarihi hafızasını anlatmaktadır. Türk Devletlerinin bir arada ortak projeler geliştirmesinde bu tarihi ve düşünce kültürü en önde gelen gereksinim ve ihtiyaçtır. Bu ise yüzeysel ve rasgele çalışmalardan ziyade yerinde ve derinlemesine yapılan alan çalışmalarına ihtiyaç göstermektedir.
Asya’nın iç kesimlerinden Anadolu’ya ve Balkanlar’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türk toplulukları arasında görülen tarih, dil ve kültür yakınlığının arka planında Türkistan’ın belirleyici bir yeri bulunmaktadır.
Bu bakımdan Türkistan’ı yalnızca coğrafi sınırlarıyla değerlendirmek, bölgenin Türk dünyasının ortak hafızasında taşıdığı anlamı ve uluslararası ilişkiler bakımından sahip olduğu stratejik önemi göz ardı etmektir. Zira Türkistan, bir taraftan Türk-İslam medeniyetinin manevi kaynaklarını bünyesinde barındırırken diğer taraftan Avrasya’nın siyasi, ekonomik ve kültürel hâkimiyet mücadelesinin de merkezidir.
Türkistan, tarihsel bir coğrafyanın ötesinde günümüzde Kazakistan sınırları içerisinde bulunan ve geçmişte Yesi adıyla bilinen Türkistan şehrine de adını vermiştir. Sırderya havzasında yer alan bu kadim şehir, Türklerin İslamiyet’le kurduğu ilişkinin toplumsal ve kültürel boyutlarını anlamak bakımından önemli bir merkezdir. Şehrin Türk dünyasının manevi başkenti olarak kabul edilmesi farklı siyasi sınırlar içerisinde yaşayan Türk topluluklarının ortak bir medeniyet mirası etrafında buluşabilmesini temsil etmektedir. Nitekim 31 Mart 2021 yılında Türk Devletleri Teşkilatı zirvesinde Türk dünyasının manevi başkenti ilan edilen Türkistan, Türk dünyasının manevi mirasının koruyucusu olmuştur.
Türkistan’ın manevi önemini belirleyen başlıca şahsiyetlerden biri, hiç şüphesiz Hoca Ahmed Yesevî’dir. Türk tasavvuf geleneğinin şekillenmesinde önemli bir yere sahip olan Yesevî, İslam’ın dinî ve ahlaki ilkelerinin Türk topluluklarının dil, düşünce ve yaşayış biçimleriyle buluşmasında etkili olmuştur. Yesevî felsefesinde dinî bilgi, insanın davranışlarına, toplumsal ilişkilerine ve ahlaki sorumluluklarına yön veren bir anlayışa sahiptir. Bu yönüyle Yesevî geleneği, Türklerin İslamiyet'i benimseme sürecinin kültürel bir boyut kazanmasını sağlamıştır.
Yesevî’nin şiirlerini ifade etmek üzere kullandığı hikmet kavramı da bu kültürel boyuta hizmet etmektedir. Anadolu’da dinî ve tasavvufi duyarlılığın aktarılmasında önemli bir yere sahip olan ilahi geleneğinin Türkistan’daki karşılığı olarak değerlendirilen hikmetler, dinî düşüncenin Türkçe aracılığıyla geniş toplumsal kesimlere ulaşmasına imkân sağlamıştır. Böylece Türkçe, yalnızca gündelik hayatın iletişim vasıtası olmaktan çıkarak dinî bilginin, ahlaki öğütlerin ve manevi tecrübenin aktarılabildiği bir kültür ve medeniyet dili niteliği kazanmıştır.
Bu noktada üzerinde durulması gereken bir başka husus, Yesevî’nin etkisinin belirli bir şehir veya dönemle sınırlı kalmamasıdır. Türkistan’da şekillenen tasavvufi anlayışın farklı tarihsel süreçlerde Anadolu ve Balkanlara kadar uzanması, Türk toplulukları arasında ortak bir manevi anlam dünyasının oluşmasına katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla Türkistan ile Anadolu arasındaki ilişki, yalnızca tarihsel göç hareketleri veya siyasi hâkimiyet mücadeleleri üzerinden açıklanabilecek bir ilişki değildir. Bu coğrafyalar arasında aynı zamanda dil, inanç, ahlak, gelenek ve kültürel hafıza aracılığıyla devam eden bir medeniyet bağı bulunmaktadır. Siyasi sınırların değişmesine ve farklı devletlerin ortaya çıkmasına rağmen bu bağın farklı biçimlerde varlığını sürdürmesi, Türkistan’ın Türk dünyasındaki manevi konumunu açıklayan temel unsurlardan biridir.
Türkistan şehrindeki Hoca Ahmed Yesevî Türbesi, söz konusu manevi mirasın mimari bir karşılığıdır. Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi türbesi, Emir Timur tarafından Yesevî’ye duyulan saygının bir ifadesi olarak inşa ettirilmiştir.
Türbe, Türkiye Cumhuriyeti’nin destekleri TİKA aracılığıyla restorasyon çalışmalarını tamamlayarak modern bir açık hava müzesi halini almıştır. Türkiye Diyanet Vakfı bünyesinde kompleksin içerisine inşa edilen Hoca Ahmet Yesevi Camii ise 2015 yılında resmî olarak ziyarete açılmıştır.
Timur’un siyasi hâkimiyetinin sınırlarını aşan bir manevi şahsiyet adına böylesine büyük bir yapı inşa ettirmesi, tarihsel meşruiyetin yalnızca askerî başarılarla değil, toplumların saygı duyduğu dinî ve kültürel değerlerle de ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan türbe, siyasi iktidarın manevi mirasla kurduğu ilişkinin mimariye yansımasıdır. Türbenin yüzyıllar sonra Türkiye’nin katkılarıyla restore edilmesi ise tarihsel mirasın koruyucusu olma ve Türk dünyası arasında gönül köprüleri kurmayı düstur edinen Türkiye Cumhuriyeti’nin yumuşak gücünün de göstergesidir. Bu bakımdan Türkistan şehri, Türkiye ile Kazakistan arasındaki kültürel ilişkilerin ötesinde, Türk dünyasının ortak mirasının korunması ve uluslararası alanda görünür kılınması bakımından kültürel diplomasinin önemli merkezlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Türkistan’ın manevi ve kültürel konumunun yanı sıra dikkate alınması gereken diğer yönü, bulunduğu geniş coğrafyanın jeostratejik önemidir. Tarih boyunca Doğu ile Batı arasındaki ticaret, ulaşım ve etkileşim ağları üzerinde bulunan Türkistan, farklı siyasi güçlerin nüfuz mücadelelerine sahne olmuştur. Özellikle 19. yüzyılda Rus İmparatorluğu’nun Orta Asya’ya doğru genişlemesi ve İngiltere’nin bölgesel çıkarları, Türkistan’ın uluslararası güç dengeleri içerisindeki yerini daha belirgin hâle getirmiştir. Rus İmparatorluğu’nun ardından Sovyet yönetimi altında şekillenen siyasi ve idari düzen ise Türkistan coğrafyasının yeni sınırlar ve devlet yapıları içerisinde yeniden tanımlanmasına yol açmıştır.
Bununla birlikte siyasi sınırların değişmesi, Türkistan’ın Türk dünyasının ortak hafızasındaki yerini ortadan kaldırmamıştır. Aksine tarihsel ve kültürel bağlar, farklı siyasi sistemler içerisinde varlığını sürdürerek Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan bağımsız devletler arasındaki ilişkiler için önemli bir zemin oluşturmuştur. Kazakistan, Kırgızistan,
Özbekistan ve Türkmenistan gibi devletlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla birlikte Türk dünyasının ortak dil, tarih ve kültür temelinde yeniden yakınlaşması, söz konusu manevi birikimin diplomatik ve kurumsal ilişkiler açısından taşıdığı önemi daha görünür hâle getirmiştir.
Bu sürecin kurumsal sonuçlarından biri Türk Devletleri Teşkilatı’nın ortaya çıkmasıdır. Türk devletleri arasındaki iş birliğinin kültürel ilişkilerden ekonomi, ulaştırma, eğitim ve dış politika alanlarına doğru genişlemesi, Türkistan’ın tarihsel konumunun günümüz uluslararası ilişkileri açısından yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Zira ortak medeniyet mirası, devletler arasında güvenin geliştirilmesine, karşılıklı anlayışın güçlendirilmesine ve ortak diplomatik girişimlerin toplumsal karşılık bulmasını gerekli kılmaktadır.
Öte yandan 21. yüzyılda uluslararası güç dengelerinin değişmesi, Türkistan coğrafyasını yeniden küresel rekabetin önemli alanlarından biri hâline getirmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında geliştirdiği ulaşım ve ticaret ağları ile Hazar geçişli Orta Koridor’un artan önemi, Türkistan ve Kafkasya arasındaki bağlantıların stratejik değerini yükseltmektedir. Özellikle Kazakistan’ın Avrasya ulaşım ağlarındaki konumu,
Hazar’ın iki yakası arasındaki bağlantılar ve Güney Kafkasya üzerinden Türkiye’ye ulaşan güzergâhlar, Türk dünyasının ekonomik ve jeopolitik ilişkilerinde yeni imkânlar meydana getirmektedir.
Bu gelişmeler, tarihsel olarak geniş bir kültürel coğrafyaya yayılan Türk topluluklarının günümüzde farklı devletler çatısı altında yeniden yakınlaşabilmesi bakımından da önem taşımaktadır. Ancak burada belirleyici olan, söz konusu coğrafyanın yalnızca büyük güçler arasındaki rekabetin bir unsuru olarak değerlendirilmemesidir. Türkistan’ın gelecekteki stratejik konumu, bölge devletlerinin kendi siyasi iradeleriyle geliştirdikleri iş birliklerine, ekonomik bağlantılarına ve uluslararası ilişkilerde ortak çıkarlarını ne ölçüde koruyabildiklerine de bağlı olacaktır. Bu çerçevede Türk dünyasının tarihsel ve manevi bütünlüğü, günümüzdeki siyasi ve ekonomik yakınlaşmanın toplumsal temelini güçlendirebilecek bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
Tam da bu noktada Kazakistan’ın Türkistan şehrinin taşıdığı manevi anlam ile geniş Türkistan coğrafyasının jeostratejik konumu arasında dikkate değer bir ilişki ortaya çıkmaktadır. Bir tarafta Ahmed Yesevî’nin temsil ettiği ahlaki ve kültürel miras, diğer tarafta Avrasya’nın ulaşım, enerji ve ticaret güzergâhları üzerinde şekillenen yeni güç dengeleri bulunmaktadır. Bu bakımdan Türkistan’ın manevi mirası, Türk devletleri arasındaki ilişkilerin kültürel ve toplumsal boyutunu beslerken bölgenin jeostratejik konumu da söz konusu ilişkilerin ekonomik ve siyasi düzeyde geliştirilmesine imkân sağlamaktadır. Başka bir ifadeyle Türkistan, geçmişten devraldığı manevi birikimiyle Türk dünyasının ortak kimliğine katkıda bulunurken günümüzde sahip olduğu coğrafi konumuyla uluslararası ilişkilerin önemli aktörleri arasında yer almaktadır. Türkistan şehrinin bu geniş coğrafyanın manevi merkezi olarak öne çıkması ise tarihsel mirasın diplomatik ilişkilerde sembolik bir kaynağa dönüşmesini mümkün kılmaktadır.
Sonuç olarak Türkistan’ı yalnızca tarihsel bir yerleşim alanı, Kazakistan’ın Türkistan şehrini ise yalnızca Ahmed Yesevî’nin türbesine ev sahipliği yapan bir ziyaret merkezi olarak değerlendirmek yeterli değildir. Türkistan, Türk-İslam medeniyetinin oluşumunda ve yayılmasında etkili olmuş manevi bir merkez olduğu kadar, Türk dünyasının ortak hafızasını ve günümüzdeki stratejik konumunu anlamlandıran tarihsel bir coğrafyadır. Bu coğrafyanın Türk dünyasına kazandırdığı en önemli miraslardan biri, siyasi sınırların değişmesine rağmen ortak kültürel aidiyetin farklı biçimlerde devam edebilmesidir. Günümüzde söz konusu aidiyetin eğitim, kültür, ekonomi ve diplomasi alanlarında geliştirilen ilişkilerle desteklenmesi, Türkistan’ın tarihsel mirasının çağdaş uluslararası ilişkilerde yeni bir anlam kazanmasını sağlamaktadır.
Türk Devletleri Teşkilatı; aralarında kapsamlı işbirliğini derinleştirmek, bölgesel ve küresel barış ve istikrara katkıda bulunmak maksadıyla oluşturulmuş ve bu kapsamda belirlenen “Vizyon” ve “Stratejik Yol Haritası” çerçevesinde Türk Devletlerinin refah düzeyinin artırılmasına hizmet edecek şekilde faaliyetlerine devam etmektedir. Bu çalışmalarda en önemli ve öncelikli konular kültürel ve ekonomik konulardır.
Türkistan coğrafyası Türk dünyasının stratejik hafızasını, Kazakistan’ın Türkistan şehri ise bu hafızanın manevi merkezlerinden birini temsil etmektedir. Geçmişin kültürel ve manevi mirasının günümüzün diplomatik imkânlarıyla buluşturulması, Türk dünyasının gelecekteki iş birliği anlayışının şekillenmesinde önemli bir rol oynayacaktır.