15 TEMMUZ: GASSALIN ELİNDE MEYYİT OLMAK
Tuğgeneral (E) Murat KAYA
Modern istihbarat paradigmalarında en kritik ve stratejik unsur insan faktörüdür. Bilgiyi işleyen, stratejik analizini yapan ve nihayetinde eyleme dönüştüren yegâne mekanizma insandır. Dolayısıyla bir devleti zayıflatmanın ya da karar alma mekanizmalarını felç etmenin de en sofistike yolu, karar vericilerin irade ve muhakeme yeteneğini rehin almaktır. Bir aktörün nasıl düşündüğü, hangi değerler sistemine sadık olduğunu ve kriz anlarında kimin adına refleks gösterdiği, işgal ettiği makamın yasal sınırlarından çok daha belirleyicidir. Hem modern istihbarat servisleri hem de kapalı ideolojik yapılar bu asimetrik gerçeği çok iyi bildiklerinden, nihai hedef olarak her zaman bireyin zihnini seçerler.
Klasik istihbarat literatüründe insan faktörünü devşirmenin araçları para, ideoloji, şantaj ve kişisel zaaflar üzerine kuruludur. Ancak bazı ezoterik ve kült yapılar bu geleneksel sınırlarla yetinmez. Onların hedefi, bireyin sadece anlık davranışlarını manipüle etmekten ziyade, düşünme metodolojisini, ahlaki pusulasını ve özgür iradesini kökten yıkıp yeniden inşa etmektir. FETÖ’nün uzun yıllara yayılan kadrolaşma ve sızma stratejisi, tam da bu yönüyle klasik casusluk veya terör örgütü modellerinden radikal biçimde ayrışır.
Darbeler çoğu zaman tanklarla, silahlarla ve üniformalarla hatırlanır. Oysa her darbeden önce sessiz bir hazırlık dönemi vardır. Bu hazırlık, insanların zihinlerinde başlar. Çünkü iradesi teslim alınmamış insanların oluşturduğu bir kurumun ele geçirilmesi kolay değildir. Önce insanlar değişir, sonra kurumların refleksleri değişmeye başlar. Kurumların değişmesi ise zamanla devletin karar alma mekanizmasının değişmesinin önünü açar ve nihayetinde stratejik yönelimlerinin yabancı bir odağın kontrolüne girmesine zemin hazırlar.
FETÖ’nün de jenerasyonlar boyu uyguladığı stratejinin temel felsefesi ilk aşamada devleti yıkmak değil, devlet adına karar verecek aktörleri kendi tornasından geçirmeyi hedeflemiştir. Zira karar vericiyi dönüştürdüğünüzde, kararın yönünü ve doğasını da kendiliğinden değiştirmiş olursunuz. Böylece kurum dışarıdan bakıldığında yasal mevzuatına uygun, meşru ve stabil görünürken, içerideki karar alma ve uygulama mekanizmaları tamamen farklı bir komuta merkezinin uydusu haline gelir.
Bu dönüşüm bir anda gerçekleşmez, aşamalı bir aşılama süreciyle gerçekleşir. İlk safhada hedef kişiyle güven ilişkisi tesis edilir ve sahte bir kutsal aidiyet duygusu enjekte edilir. İkinci safhada bireyin sorgulama, analitik düşünme ve şüphe duyma alışkanlıkları sistematik olarak erozyona uğratılır ve nihayet mutlak itaat normalleştirilir. Sürecin sonunda örgüt mensubu, kendisine verilen görevin neden verildiğini sorgulamaz, görevi kimin verdiğine odaklanır. Böylece muhakeme yerini itaate, bireysel sorumluluk ise örgütsel sadakate bırakır.
Bu psikolojik operasyonun en tehlikeli boyutu, örgüt mensubunun kendisini baskı altında hissetmemesidir. Aksine denek, aldığı kararların ve sergilediği davranışların tamamen kendi hür iradesinin bir tezahürü olduğuna inanır. Oysa yıllar içinde maruz kaldığı sübliminal telkinler, kapalı grup dinamikleri ve hiyerarşik yönlendirmeler, onun zihniyet dünyasını tamamen başkalaştırmıştır. Örgütsel kontrolün ulaştığı bu en ileri aşamada kişi yönlendirildiğini fark etmez, yabancı bir iradeyi kendi öz iradesi zanneder.
Örgüt jargonunda bu anlayış “gassalın elinde meyyit olmak” şeklinde ifade edilir. Bu benzetme, örgütün mensuplarından beklediği mutlak teslimiyetin en çarpıcı ifadesidir. Nasıl ki cenazeyi yıkayan kişi (gassal), hiçbir irade ortaya koyamayan bir bedeni (meyyit) istediği yöne çevirebiliyorsa, örgüt de mensuplarından akıllarını, vicdanlarını ve şahsi muhakemelerini kayıtsız şartsız örgütün iradesine teslim etmelerini istemektedir.
Bu anlayışta bireyin doğruyu ve yanlışı kendi aklıyla değerlendirmesi değil, örgütün kendisi adına yaptığı değerlendirmeyi benimsemesi esastır. Artık bireyin aklı değil örgütün aklı, vicdanı değil örgütün vicdanı, kararı değil örgütün kararı belirleyicidir. Başka bir ifadeyle, kişisel muhakeme örgütsel iradeye devredilmiş, bireysel sorumluluk ise mutlak itaate dönüşmüştür.
İşte toplumun yıllardır kendi kendine sorduğu, “Nasıl oluyor da vali, general, emniyet müdürü, hâkim veya savcı gibi iyi eğitim almış, devletin en kritik makamlarına gelmiş insanlar, ilkokul mezunu bir kişinin peşinden sorgulamadan gidebiliyor?” sorusunun cevabı “gassalın elinde meyyit olmak” anlayışının örgüt mensupları üzerinde oluşturduğu zihinsel dönüşümde saklıdır.
FETÖ’nün kamu bürokrasisinde, yargıda ve güvenlik bürokrasisinde oluşturduğu paralel yapılanmanın temel taşı bu insan modelidir. Örgüt, devşirdiği unsurları sadece belirli meslek gruplarına yerleştirmekle kalmamış, işgal ettikleri makam ne olursa olsun, örgütsel aidiyetlerini devlet kimliğinin ve anayasal bağlılığın üzerinde tutacak şekilde formatlamıştır. Kamu gücünü ve egemenlik yetkisini elinde bulunduran aktör, görev yaptığı anayasal kuruma değil, tamamen kayıt dışı ve gizli bir hiyerarşiye biat etmiştir.
Modern istihbarat ve karşı istihbarat analizlerinde, tehdit unsurları değerlendirilirken aktörlerin sadece görünür eylemlerine değil, karar alma süreçlerini yöneten arkadaki görünmez iradeye de bakılır. Bir şahsın kamu görevlisi olması, resmi bir unvan taşıması ya da omzundaki rütbeler tek başına devlete sadakatinin ve güvenilirliğinin teminatı olamaz.
Asıl belirleyici kriter, o aktörün kritik kriz anlarında ve stratejik yol ayrımlarında hangi değerler sistemine, hangi merkeze bağlı kalarak konum aldığıdır. Eğer bireyin tercihlerini şekillendiren motivasyon anayasa, pozitif hukuk ve meşru hiyerarşi değil de kapalı bir örgütün gizli ajandasıysa, o aktör taşıdığı resmi sıfattan bağımsız olarak birinci derece bir milli güvenlik tehdididir.
Diğer taraftan örgüt, mensuplarını yıllarca sosyal dokudan ve toplumsal hayattan koparmamış, aksine, asimile olmadan kamufle olabilecekleri bir stratejiyle sistemin içinde tutmuştur. Örgütsel terminolojide “takiyye” olarak ifade edilen bu yöntem sayesinde mensuplar, dışarıdan bakıldığında rasyonel, modern ve devletine bağlı bir subay, emniyet müdürü, hâkim, savcı veya bürokrat profili sergilemiş, ancak kritik eşiklerde ve kriz anlarında anayasal hiyerarşi yerine örgütsel hiyerarşinin talimatları doğrultusunda senkronize hareket edebilmişlerdir.
Geçmişte “takiyye” olarak tanımlanan bu gizlenme anlayışının, bugün farklı yöntemler ve farklı görünüm biçimleriyle varlığını sürdürmeye çalıştığı, kamuoyunda zaman zaman “renklenme” olarak adlandırılan yeni bir kamuflaj stratejisi üzerinden kendisini yeniden üretme ve devletin kılcal damarlarına sızma çabası olduğu bilinmektedir.
İstihbarata Karşı koyma literatüründe bu strateji, tespiti ve engellenmesi en zor olan “Bilişsel Sızma” modelidir. Karşınızda net bir dış düşman veya konvansiyonel bir casus yoktur, devletin yasal kimliğini ve üniformasını taşıyan, ancak sadakati ajandası meçhul bir merkeze ipoteklenmiş bir asimetrik tehdit profili mevcuttur.
Bu nedenle güvenlik kurumlarının dikkatini sadece geçmişte kullanılan yöntemlere değil, aynı amaca hizmet edebilecek yeni örgütsel adaptasyon biçimlerine de yöneltmesi büyük önem taşımaktadır. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016’da tecrübe ettiği darbe girişimi ve öncesindeki kumpas süreçleri, bu asimetrik tehdidin ne denli yıkıcı olabileceğini gözler önüne sermiştir.
Şimdi gelelim günümüze: O tarihten bu yana FETÖ ile mücadele yalnızca güvenlik boyutuyla değil adli, idari ve diplomatik boyutlarıyla da aralıksız sürdürüldü. Nitekim Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaştığı veriler, bu mücadelenin adli boyutunu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Darbe girişiminin üzerinden geçen yaklaşık on yıllık süreçte yüz binlerce kişi hakkında adli işlem yapılmış, on binlerce kişi mahkûm edilmiş, binlerce kişi hakkında yakalama kararı verilmiş ve böylece örgütün finansal, kurumsal ve operasyonel kapasitesine ağır darbeler indirilmiştir.
Hiç kuşkusuz bu tablo, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak yürütülen kararlı mücadelenin önemli bir göstergesidir. Ancak güvenlik ve istihbarat perspektifinden bakıldığında, cevap bekleyen çok daha kritik bir soru bulunmaktadır:
Bu insanların zihin dünyasında ne değişmiştir? Yıllarca “gassalın elinde meyyit olmak” anlayışıyla yetiştirilmiş bir örgüt mensubunun, örgütten gerçekten koptuğunu hangi ölçütlerle söyleyebiliriz? Hangi bilimsel kriter bize, onun yeniden kendi vicdanıyla düşünmeye başladığını gösterebilir? Kendi hür iradesini yeniden kazandığını nasıl anlayabiliriz? Yoksa sadece örgütle fiziki teması mı kesilmiş, fakat örgütün inşa ettiği düşünme biçimi zihninde varlığını sürdürmeye devam mı etmektedir?
İşte bana göre FETÖ ile mücadelenin bundan sonraki en kritik safhası tam da burada başlamaktadır. Çünkü ceza hukuku, kişinin işlediği fiilden dolayı sorumluluğunu belirleyip yaptırım uygulasa da, tek başına bireyin zihinsel dünyasını, değerler sistemini veya karar alma reflekslerini değiştirmez. Bir başka ifadeyle mahkûmiyet, örgütsel aidiyeti sona erdirebilir, ancak örgütün yıllar içinde inşa ettiği mutlak itaat kültürünü kendiliğinden ortadan kaldırmayabilir.
Terörle mücadelede başarının gerçek ölçütü yalnızca kaç kişinin tutuklandığı, mahkûm edildiği veya yakalandığı değildir. Asıl başarı, örgütün yeniden aynı insan modelini üretme kabiliyetini ortadan kaldırabilmektir. Bugün üzerinde düşünülmesi gereken temel mesele de budur. Acaba devletimizin, yıllarca örgütsel telkin altında yaşamış bireylerin yeniden bağımsız muhakeme yeteneğini kazanıp kazanmadığını değerlendirebilecek bilimsel, psikolojik veya sosyolojik bir ölçüm sistemi var mıdır?
Bu sorular yalnızca FETÖ açısından değil, gelecekte benzer kapalı yapılanmalarla mücadele edecek bütün devletler açısından stratejik önem taşımaktadır. Nitekim gelişmiş ülkelerde DEAŞ, El-Kaide ve benzeri radikal örgütlerle mücadelede sadece adli süreçlere odaklanılmamakta, bunun yanında radikalleşmeden uzaklaştırma ve örgütsel bağlardan çözülme programları da uygulanmaktadır. Çünkü modern güvenlik anlayışı, örgütlerin yalnızca fiziki varlıklarının değil, insan zihni üzerinde kurdukları hâkimiyetin de ortadan kaldırılması gerektiğini kabul etmektedir.
Türkiye’nin de bu alanda kendi tarihî tecrübesinden hareketle özgün bir model geliştirmesi gerektiğine inanıyorum. Nasıl ki FETÖ, insanı yıllar içinde sistemli biçimde örgüte bağlayan bir zihinsel dönüşüm modeli uygulamışsa, devlet de bireyi yeniden özgür iradesine, anayasal sadakatine ve bağımsız muhakemesine kavuşturacak bilimsel temelli bir yaklaşım geliştirmek zorundadır.
Asıl ve kalıcı mücadele; bireyin bağımsız muhakeme yeteneğini elinden alan, aklı ve vicdanı kelepçeleyen bu “zihniyet” ile yapılmalıdır. Çünkü gerçek zafer, yalnızca örgüt mensuplarını yakalamak değil, örgütün insan zihni üzerinde kurduğu hâkimiyeti sona erdirebilmektir. Mücadelenin en zor, en uzun ve belki de en hayati safhası da tam olarak budur. Aksi halde, iradesini başkasına devretmiş insan kaynağı varlığını koruduğu ve fikren rehabilite edilemediği sürece, örgütsel mutasyon farklı isim ve yöntemlerle kendini yeniden üretecektir.