İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Mayıs 19, 2026 5 dk okuma

NATO’nun Asıl Krizi: Ortak Tehdit Algısının Çöküşü

NATO’nun Asıl Krizi: Ortak Tehdit Algısının Çöküşü
Mayıs 19, 2026 5 dk okuma

 

NATO’nun Asıl Krizi: Ortak Tehdit Algısının Çöküşü

Tuğgeneral (E) Murat KAYA

Güvenlik Politikaları Uzmanı

Önümüzdeki temmuz ayında Ankara’da toplanacak olan NATO Liderler Zirvesi’ni, bildik o diplomatik el sıkışmalar ve klasik “aile fotoğrafları” ile geçiştirilecek rutin bir buluşma olarak görmemek gerekiyor. Karşımızdaki tablo çok daha derin bir kırılmaya işaret ediyor. İttifak bugün tank, uçak ya da mühimmat eksikliğinden ziyade, çok daha tehlikeli bir gedikle malul: Zihinsel bir çözülme. NATO’nun asıl varoluşsal krizi; ortak düşman tanımının parçalanması, üyelerin stratejik vizyonlarının farklı yönlere savrulması ve o eski, sorgulanmayan kolektif güven duygusunun çatırdamaya başlamasıdır.

Soğuk Savaş döneminde NATO’nun stratejik zemini daha netti. Sovyet tehdidi bütün üyeler açısından ortak bir güvenlik sorunu olarak görülüyordu. Tehdit algısı ortaktı, savunma anlayışı ortaktı ve kolektif savunma ruhu sorgulanmıyordu. İttifakın caydırıcılığı yalnızca sahip olduğu askerî güçten değil, üyelerin aynı güvenlik anlayışını paylaşmasından kaynaklanıyordu.

Bugün ise Brüksel’deki karargâhta aynı fotoğrafa bakan ama tamamen başka dünyaları gören bir liderler masası var. Polonya veya Baltık ülkelerine sorarsanız, tek varoluşsal tehdit Rusya. Kafayı çevirip Washington’a baktığınızda ise ajandanın ilk maddesi, uzun vadeli tek hakiki rakip Çin. Akdeniz’in güneyi göç dalgaları ve enerji hatlarındaki istikrarsızlıkla boğuşurken, Türkiye haklı olarak sınırındaki terör yapılanmalarını, vekalet savaşlarını ve burnunun dibindeki çok katmanlı kuşatmaları öncelikli tehdit olarak okuyor. Kısacası; herkes aynı haritaya bakıyor ama herkes kendi kabusunu görüyor.

Ukrayna’daki savaş, batı başkentlerindeki bu gizli fay hatlarını iyice su yüzüne çıkardı. İlk aylardaki o büyük “Batı dayanıklılığı” söylemi, yerini çoktan yıpratıcı bir stratejik yorgunluğa bıraktı. Üstelik bu süreç acı bir gerçeği de itiraf ettirdi: Avrupa’nın savunma sanayisi, öyle aylarca sürecek yüksek yoğunluklu bir konvansiyonel savaşı taşıyabilecek kapasitede değil. Stoklar eridi, üretim hatları tıkandı. Artık mesele Kiev’e silah göndermenin ötesine geçti. Batı dünyası lojistik sürdürülebilirlik ve en önemlisi bu savaş ekonomisinin maliyetini kimin sırtlanacağı kavgasını veriyor.

Üstelik modern savaşın karakteri de jet hızıyla evriliyor. FPV drone sürüleri, elektronik harp manevraları, siber cepheler ve yapay zeka destekli hedefleme mimarileri artık sahasının yeni normalleri. NATO konvansiyonel gücünü korumaya çalışırken, bir yandan da bu kaygan hibrit dünyaya ayak uydurmak zorunda. Fakat yine aynı çıkmaza giriyoruz: Tehdit algınız ortak değilse, teknolojik yatırımlarınız da komuta yapınız da ortaklaşamıyor.

İşin bir de psikolojik omurgası var ki, orası Donald Trump döneminden beri hasarlı. Trump’ın “Savunma harcamasını yapmayanı neden koruyalım?” çıkışları basit birer seçim retoriği değildi. Avrupa’nın kalbine saplanan stratejik bir şüpheydi. Çünkü NATO demek, nihayetinde Washington’ın nükleer ve askeri şemsiyesi demektir. Avrupalı müttefikler kriz anında ABD’nin gerçekten yardıma gelip gelmeyeceğini sorgulamaya başladığı an, o devasa askeri kapasitenin caydırıcılığı kağıt üstünde kalır. Avrupa’nın asıl uykusunu kaçıran Rusya’dan ziyade, bir gün Washington tarafından “stratejik bir yük” olarak kenara itilme ihtimali.

Çin meselesi ise Atlantik ittifakını coğrafi sınırlarının dışına, tehlikeli bir rekabete zorluyor. ABD için Pekin, mikroçiplerden yapay zekaya, nadir elementlerden deniz ticaret yollarına kadar her alanda küresel hegemonyayı tehdit eden sistemsel bir düşman. Ancak Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Çin ile ekonomik ilişkilerini tamamen koparmanın maliyetinin farkındadır. Bu nedenle NATO içerisinde Çin konusunda da tam bir görüş birliği oluşmuş değildir. Bu durum, perde arkasında şu can sıkıcı soruyu büyütüyor: NATO, Avrupa’yı koruyan bir savunma kalkanı mı, yoksa Amerika’nın küresel stratejisini tahkim eden askeri bir aparat mı?

İran merkezli gelişmeler de NATO’nun güvenlik gündemini doğrudan etkilemektedir. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, enerji arzı, Körfez’de deniz ulaştırma hatlarının korunması ve İsrail-İran gerilimi NATO’yu istemese de Atlantik dışı krizlerin tam merkezine çekiyor. Bu durum ittifakın görev tanımıyla ilgili yeni tartışmaları beraberinde getirmektedir.

Nihayetinde, Ankara’da liderlerin önündeki asıl dosya savunma bütçelerinin yüzde kaç artırılacağı veya askerî planlamalar olmayacaktır. Asıl tartışma, bu kadar farklı yöne savrulan, ortak bir gelecek vizyonunu kaybetmiş ve farklılaşan tehdit algılarına rağmen ittifakın ortak stratejik kimliğini koruyup koruyamayacağıdır. Ankara Zirvesi, NATO’nun bu zihinsel parçalanmaya karşı bir panzehir bulup bulamayacağının gerçek testi olacak.

PAYLAŞ: