JEOPOLİTİK VE ANTROPOLOJİK YÖNÜYLE MISIR İZLENİMLERİ
Gittiğimiz ülkeler hakkındaki izlenimlerimizi paylaşmayı seviyoruz. Bu açıdan, bir tarihçi ve kültürel antropolog olarak, yaklaşık 10 gün süre ile ziyaret ettiğimiz ve dolaştığımız Mısır, kaleme alınabilecek güzel bir tecrübe oldu.
Bilindiği üzere jeopolitik birçok alanın konusu olmakla birlikte esas olarak; strateji, ekonomi, tarih ve kültür konularını içeriyor. Mısır gibi binlerce yıllık tarihi, geniş bir coğrafyayı ve buna dayalı ekonomik düzeni birkaç sayfada kaleme almak şüphesiz biraz zor, ancak önemli noktaları gündeme getirmek mümkün. Bu yazımızda Mısır ile ilgili olarak, tespit ettiğimiz gözlem ve izlenimlerimizi bilimsel bir bakış açısı ile ortaya koymak istiyoruz.
Binlerce yıl derinliğe ulaşan Mısır coğrafyası, Nil nehrinin akışına göre “Yukarı Mısır” (Mısır’ın güneyi) ve Nil Nehrinin döküldüğü yere yakın “Aşağı Mısır” olarak ikiye ayrılıyordu. MÖ 5000’lerde bile Nil Vadisi civarında yaşayan küçük insan topluluklarının tarımsal faaliyetler üzerinde etkili bir denetim sağlama yanında, hayvan yetiştiriciliği, ev ve süs eşyaları yapımında bir gelişme sağladığını biliyoruz (Hayes, 1964: 221-224). Bu belki de bölgedeki bugünkü reel durumun ötesinde oldukça gelişmiş bir görünüm sergiliyordu.
Bu dönem aynı zamanda Ortadoğu’nun Asya bölgesi, özellikle Filistin ile irtibatın sağlandığı dönemdir. MÖ 4000 öncesi, Mısır daha farklı bir iklime sahipken bu tarihten itibaren Nil Nehri çevresi hariç, bölgede kuraklaşma ve çöl iklimi hüküm sürmeye başlamıştır. Mısır coğrafyasında MÖ 4000’lerden itibaren ilişkilerin; Libya, Doğu Akdeniz ve güneye yönelik geliştiğini, MÖ 3.150 yıllarında ise Aşağı ve Yukarı Mısır’ın ilk defa aynı yönetim altında birleştiğini ve siyasi otoritelerin bölgede yaşayan nüfus ve bölge kaynakları üzerinde hakimiyet kurdukları görülüyor. Bu dönemdeki birleşme inançlara da yansımıştır. Örneğin o dönemde Aşağı Mısır’ın kutsalı Ra, Yukarı Mısır’ın kutsal Amon ile birleşerek, “Amon Ra” ismini almış ve yeni isim Mısır’ın en büyük ilahı olarak kabul edilmiştir (Ann, 1999:153-155).
Mısır inancında dikkat çeken noktalardan birisi de ölümden sonrası hayata verilen önemdir. Mumyalamalar da bunun bir sonucudur. Onlara göre ölüm ve yaşam birbirini tamamlayan unsurlardır. Bu anlamda Mısırlıların ve doğal olarak yöneticilerin, günlük yaşamlarını daha çok ölümden sonrası için, öbür yaşamda kendilerini bekleyen yargılanma gününe hazırlanmak üzere düzenlediği açıkça göze çarpar (Eliade, 2003:75,137). Ancak ölümden çekinme ve tedirginlik, üst sınıflarda alt sınıflara nazaran çok daha fazladır.
Bu noktada, Mısır’da bilim, kültür, sanat, tıp, astronomi, matematik, ilk gemiyi yapma, tarım gibi pratik alana yansıyan birçok alanda en ileri düzeye çıkan eserler meydana getirilmesine rağmen, tarihin sınırlı bazı dönemleri dışında, Mısır’daki tüm bu muhteşem zenginliğin tabana ve halka yansımaktan uzak, sınırlı bir çevrenin gerek dünya gerekse inançları gereği öbür dünyadaki mutluluğu üzerine tüketildiği de bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır. Bazı dönemlerde oluşturulan ve bugün hayranlıkla izlediğimiz piramitlerin, neyin maliyeti olduğu değerlendirildiğinde, bu durum daha net olarak anlaşılabilecektir. Şüphesiz Mısır toplumunda halkın kendilerine ait özel mülkleri ve arazileri vardı. Mısırlı kadınların hakları da oldukça ileri düzeydeydi. Ancak halkın zengin olması çok zordu. Bunun başlıca nedeni ise sulama sisteminin Firavunların, ticaretin ise rahiplerin tekelinde olmasıydı. Bir toplumda halk yönetimle birleşmiyor ve aynı amacı taşımıyorsa, şüphesiz o toplum birçok noktada güç kullanımı dışında birlik sağlayamıyor ve gelişme çabaları belli kesimlerle sınırlı kalıyor.
Her firavun iktidara geldiğinde piramit yaptırmaya başlıyor, çünkü ölmeden bitmezse lanetleneceğini biliyor. Her sanat, her yapı, her insan bu uğurda çalışıyordu ve milyonlarca insanın refahı için harcanacak zenginlik, sadece belli kişiler için feda edilirken, bugüne kalıcı bir miras olarak kalan eserlerin, çoğunluk kimlerinin acıları ve fakirliği üstüne ortaya konulduğunun üstü örtülüyordu. Piramitlerin en büyüğü olan Keops Piramidinin inşası 20 yıldan fazla sürmüş, 2.300.000 blok kullanılmıştı. Eski Krallık döneminden sonra piramit yapımı sona ermişti, çünkü valiler ve vezirler zenginliklerin halkın refahı yerine tek kişinin geleceğine yönelik böylesi fantezi yapıtlara harcanmasına karşı çıkarak, dönemin sonunu getirmişlerdi. Sonrasında bir süre daha Piramitlerin inşa edildiği ancak tepkiler nedeniyle daha az göze batan kaya mezarlarının tercih edildiği görülüyor.
Sadece piramitlerin değil, birçok yapının ve eserin bundan sonra da insanlığı şaşırtmaya devam edeceğine şüphe yok. Kaldı ki bizim Mısır’da bulunduğumuz süre içerisinde bilim insanları Mısırbilimci Armando Mei ve radar uzmanı Filippo Biondi, piramitlerin altından 1200 metre derinlikte oluşumlar tespit ettiler.
Mısır’da siyasi otoritenin güçlü kurumlarca desteklenmesi ayakta kalabilmeleri için gerekliydi.
Bugün olduğu gibi Mısır Medeniyeti, inanç bağlamında pek çok karmaşık yapıyı bünyesinde barındırmıştır (Hornung, 1982:67-68). Herkesin hemfikir olduğu bir din anlayışı yoktur (Jaroslav, 1957:38-40). Birleşmeden sonra inançlar da bir araya geldiğinden çoğullaşmıştı. Buna rağmen hayatın olmazsa olmazlarını kutsallaştırdıkları ve yöneticilerin kendilerine ilahi bir nitelik vermeye, tanrısallaştırmaya ve bu suretle halk üzerindeki otoritelerini sağlamlaştırmaya çalıştıkları görülüyor.
MÖ 1.350’lü yıllarda 4. Amenofis düzensiz bir reform hareketine girmiş, tek din inancını kurmaya çalışmış ancak dirençler nedeniyle Krallığının istikrarı tehdit altına girmişti.
Genel olarak Mısır tarihi krallar otoritesine göre bölümlendirilir. Her bölümün arasında karışıklıkların, kıtlıkların ve saldırıların yaşandığı buhran dönemleri vardır. Bu kapsamda;
- 1. Eski Krallık Dönemi (MÖ 3100-MÖ 2150),
- 2. Orta Krallık Dönemi (MÖ 2050- MÖ 1650),
- 3. Yeni Krallık Dönemi (MÖ 1570-MÖ 835),
- 4. Geç Krallık Dönemi (MÖ 935-MÖ 343) olarak bir sınıflandırma yapılabilir.
Asıl büyük piramitlerin inşa edildiği Eski krallık, kıtlık ve karışıklıkların ardından, Güneydeki Teb (Bugünkü Sudan sınırına yakın Luksor kenti ve civarı) Hükümdarının Kuzeydeki Aşağı Mısır devletini yenmesiyle ortadan kalktı. Bunun sonrasında, Güney ve Kuzey kültürel ve ekonomik olarak bütünleşti. Mısır bu dönemde bir güç merkezi haline gelmeye başladı. Asya kıtasından çok sayıda köle getirildi. Dışarıdan gelen saldırılara karşı bazı bölgelerde küçük kaleler ve savunma duvarları yapılırken, güneyde altın temin edilmesine yönelik başarılı seferler icra edildi. Ancak ekonomik yetersizlikler bu dönemin sonunda tekrar karışıklıklara yol açtı ve Asya’dan gelenler yönetimi ele geçirdiler, güneydeki devleti haraç ve vergi ödemeye zorladılar. Bu dönem 100 yıldan fazla sürdü.
Sünnet geleneğinin MÖ 3000’lerin ortalarında (Musa Peygamberden 1300 yıl önce) ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Çıkan belgelerden Mısır’da bütün kâhinlerin sünnetli oldukları anlaşılmıştır (Susa, 2005: 299). “Heredot Tarihi”nde de Mısırlıların temizliğinden ve sünnet olmalarından bahsedilir (Heredotus, 1991:96). Aynı şekilde Mısırlıların banyo odalarının bulunduğunu ve ağız kokusunu gideren bir çeşit diş macunu kullandıklarını da biliyoruz. Ancak banyolar bir çukur şeklindeydi ve hizmetçiler yukarıdan kovalarla su döküyorlardı.
Mısır’da o dönemlerde kadınlar erkeğe kur yapar ve evlenmeyi de kadınlar teklif ederlerdi. 10 yaşına basan kızlar evlenme çağına giriyordu. Mısır tarihinde MÖ 1501-MÖ 1479 yılları arasında iktidarda kalmış, “Haşepsut” isimli bir kraliçe vardı. Bu kraliçe kendini erkek olarak ilan ettirdi. Bu nedenle bütün resim ve heykellerinde erkek kılığıyla ve sakallı olarak görülür. Kendisine tanrısal nitelikler de veren bu firavun kraliçe, ölümünden sonra lanetlendi ve Luksor’da olduğu gibi bazı tapınaklardan resmi kazınarak silindi.
Orta ve Yeni Krallık döneminde artık Mısır dış politikasını değiştirmişti ve emperyalist bir duruş sergilemeye başlamıştı. Bu sayede Suriye’de Fırat Nehrinin doğusuna dahi geçilmiş, bu bölgelerle yapılan ticaret sayesinde gelişme için ihtiyaç duyulan maddelerin temini mümkün olabilmişti (James, 2005:48). Edebiyat alanında bu dönemin sonlarına doğru” Wenamun’un Öyküsü” isimli hikâye, Lübnan’a sedir ağacı almak için giden bir soylunun burada soyulması ve Mısır’a dönüş uğraşısıyla ilgilidir.
Bu dönemde Mısır ordusunun da politikasının bir gereği olarak bronz silahlar, savaş araçları, teçhizat ve taktik yönünle değişime uğradığını biliyoruz. Buna, o dönemde Suriye’de Hitit Krallığı ile yapılan Kadeş Savaşı (Bierbrier, 2008) en güzel örnek olarak verilebilir (Kadeş bugünkü Suriye’de Humus şehrinin güney doğusunda yer alır). Bu dönemde Mısır’da başkent artık 800 km güneydeki Luksor kentidir. Savaşın nedeni genişleme politikası güden Mısır’ın ve başındaki II. Ramses’in Hitit topraklarındaki ticaret yollarını ele geçirme düşüncesiydi. 14 yaşında tahta çıkan Ramses’in bu durumundan istifade ile Kadeş’i ele geçiren Hititler Ramses’e bu fırsatı vermişti.
Casusluk ve psikolojik savaş teknikleri daha o dönemlerde vardı. Bu dönemde gerek Mısır gerekse Hititler istihbarat yönünden birbirlerini takip edecek bir ağ oluşturmuşlardı ve Mısırlılar ve Hititler arasında kentlerin denetimini ele geçirmek için, yoğun casusluk faaliyetini de içeren, bir “soğuk savaş” yaşanıyordu.
Mısırlılar askerlere hizmetlerinin karşılığı toprak veriyor, hizmet süresi biteni ise emekliye ayırıyordu. Ayrıca paralı askerler de kullanıyorlardı. Savaşa kral komuta ediyordu. Ordu, günümüzdeki taburlar gibi 250’şer kişilik birimlere bölünmüştü. Düşmana yoğun ok atışı yaparak kargaşa yaratmaya çalışıyorlar, sonra piyade ve savaş arabalarıyla saldırıya geçiyorlardı. Düşman da aynı şekilde onlara pusu kurabiliyor veya yolları keserek geciktirebiliyordu (Alpar, 2015: 66-70).
Mısır gücünün zirve noktası, MÖ 1290-MÖ 1224 yılları arasında yaşamış II. Ramses dönemiydi. Ramses övünmeyi severdi. Hititlilerle yaptığı Kadeş Savaşı’nda, aslında kazananı olmamasına rağmen, barışı lütfen kabul etmiş gibi göstermişti (Ponting, 2011: 150). Ramses, savaş konusunda olduğu kadar halkla ilişkiler konusunda da uzmandı. Buna ilişkin konuların Mısır’da özellikle Luksor’da yerinde araştırılması ihtiyacı bulunmaktadır.
Mısır kuzeye, Hititler de güneye doğru büyümeye başlayınca çıkarlar çatıştı. Güçler eşitti. Bunun sonucunda MÖ 1274 yılında o güne kadar dünyanın gördüğü en büyük savaşa tanık olundu.
Mısırlılar dört koldan ilerlediler. Bu esnada Hitit ordusundan kaçan iki asker yakalandı. Aslında bunlar Hititler tarafından maksatlı gönderilmişti. Bu askerler Ramses’e, “Hitit kralının şu an Halep’te bulunduğunu ve korktuğu için gelemediğini” söylediler. Mısırlılar aynı yönde bilgileri, kendi casuslarından da almışlardı. Ramses bunları öğrenince, belirlediği ilerleme düzenini bozarak, yanındaki birlikle, diğerlerini beklemeden harekete geçti ve nehri geçerek Kadeş’e doğru ilerledi (Çimen, 2013: 12-16). Diğer üç kolordu onları takip ediyordu. Sonunda Hititler yaydıkları haberlerle amaçlarına ulaşmışlardı. Ramses, Kadeş şehrinin batısından kuzeye ilerlerken, Hitit ordusu da şehrin doğusundan güneye doğru ilerledi ve savaş arabalarıyla Mısır ordusunun arasına girerek bağlantıyı koparttı.
Mısır askerleri, bu esnada hiçbir şeyden habersiz dinleniyordu. Ramses yanlış yönlendirilmiş ve pusuya düşürülmüştü. Ramses, savaş konseyini topladı ve gelen haberleri tekrar değerlendirdi. Hitit kralının şehrin arkasında askerleriyle gizlendiğini öğrenmişti. Bir diğer habere göre ise Hitit ordusu nehir bölgesinde daha zayıf kuvvetlerle tertiplenmişti. Çıkış bu zayıf noktaya doğru yapılınca ve arkadaki Mısır kuvvetleri de yetişince, o sırada çoktan yağmaya başlamış olan Hititliler paniklediler ve zayiat vermeye başladılar. Zaten Hitit askerleri çok ulusluydu. Hititlerin kaybı fazlaydı, ancak Mısır’lıların da onlardan az değildi. Sonunda iki taraf karşılıklı anlaşarak geri çekildi. Savaş sonunda Mısırlılar Kuzey Suriye’yi, Kadeş dahil, Hititlere bırakmak zorunda kaldılar.
Ramses kuvvetlerini sağ salim döndürmekten memnundu. Savaşın kazananı yoktu ama Ramses diğer komşularına korku salmak maksadıyla, kendisini dönüşte galip gösteren anıtlar ve kabartmalar yaptırdı. Bunlardan birinde, elleri kesilmiş Hitit esirler sayılırken gösteriliyordu.
Ramses dönüşünde bu durumu Mısır’a ait anlatılarda: “Hititlerin aşağılık kralı barış için yalvardı.” şeklinde yansıttı. Ama eldeki kanıtlara göre, durum tam tersiydi ve barışı talep eden kendisiydi. Bu savaşta her iki devlet de yıpranmıştı ve yavaş yavaş bir boşluğun oluştuğu görülüyordu.
Mısır anlaşma metinleri iki nüsha halinde 1800’lü yıllarda bulunmuştu. Bu olay 1906 yılında, Türkiye’deki Boğazkale’de (Hattuşa antik kenti) kazılar yapan Alman arkeolog Hugo Winckler tarafından keşfedildi. 1921 yılında ise Daniel David Luckenbill, Bruno Meissner’in ilk gözlemini de kaynak göstererek, “Bu hasarlı metnin, II. Ramses’in yazıcıları tarafından düzyazı ve şiirle anlatılan ünlü Kadeş savaşının Hitit versiyonu” olduğunu belirtmesiyle aydınlığa kavuştu. Hitit versiyonu, Türkiye’de bulunan Hitit başkenti Hattuşa’da bulunmuş olup, pişmiş kil tabletler üzerinde korunmuştur. Hitit tabletlerinden ikisi İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlı Eski Şark Eserleri Müzesi’nde sergilenirken, üçüncüsü Almanya’daki Berlin Devlet Müzesinde bulunmaktadır. Antlaşmanın bir kopyası ise öneminden dolayı New York şehrindeki, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’ndeki bir duvarda belirgin bir şekilde gösterime sunulmuştur.
Sonuçta, Hitit ordusu Amurru’yu geri almış ve Mısır ile tampon bölgeyi daha da güneye genişletmişti.
Bu savaşın kaybediliyor olduğu söylentisi bile, Mısıra bağlı bölgelerde ayaklanmalara neden oldu. Mısır bunlarla çok uğraştı. Sömürgelerini kaybetti. Diğer taraftan her iki tarafın da güç kaybetmesinden, Asurlular kazançlı çıktı ve fırsatı değerlendirerek bundan sonraki safhada genişlemeye ve güçlenmeye başladı. Bu savaşın sonunda iki büyük gücün birbirini yıpratmasıyla güç dengeleri değişti yeni güçler ortaya çıktı.
Kadeş Savaşı yaklaşık olarak MÖ 1274 yılında gerçekleşmesine rağmen (Ramses ile Muvattalli arasında), barış anlaşması yaklaşık MÖ 1258 (bazı kaynaklara göre MÖ 1259) yılında II. Ramses ile Hitit İmparatoru III. Hattuşili arasında imzalandı.
Suriye için tehdit olmaya başlayan Asurlara karşı bir müttefik bulma yanında, Mısır’ın kaynaklarını Hititlere karşı pahalı savaşlarla tüketmemek ve Mısır’ın Suriye’deki taleplerinin güvenliğini artırmak gibi ek teşviklerin yanı sıra, Hititlerle yapılan antlaşma Ramses’e, Hititlerin “mağlup” ettiği gibi bir argümanla övünme fırsatı da vermiş oldu. Diğer taraftan, antlaşma şartlarına göre, Asur Hitit topraklarını istila ederse, Mısırlılar Hatti müttefikleriyle birlikte hareket etmek zorundaydı. Yakın Doğu dünyasında Ramses, dönemin hükümdarları arasında büyük bir güç sahibiydi ve ondan alınacak resmi bir tanıma, Hattuşili’ye uluslararası arenada itibar kazandıracaktı.
Bu antlaşma, her iki tarafın da metinlerinin günümüze ulaşan tek eski Yakın Doğu antlaşmasıdır. Bu bir ittifak anlaşmasıydı ve her iki tarafa ticaret ve güvenlik başta olmak üzere haklar tanıyordu. Ramses’in saltanatının geri kalanında Hitit ve Mısır arasında barışçıl ilişkilerin devam ettiği açıktır. Ramses ardından MÖ 1245 yılında bir Hitit prensesi ile evlendi ve bu yolla iki ülke arasında bağlar güçlendi. Ramses ölümüne kadar bu anlaşmaya bağlı kaldı. Anlaşma hükümleri ise yaklaşık 100 yıl sonra Hitit devletinin Asur’a yenilmesine kadar devam etti. Bu suretle Mısır ile Anadolu arasındaki ilişkilerin neredeyse 3300 yıla ulaştığını iddia edebiliriz.
Mısır’ın sonrasındaki dönemde bir daha bu sınırlara ulaşamadığı görülmektedir. Ancak Mısır medeniyeti sonraki medeniyetlerin oluşmasında Mezopotamya medeniyeti gibi bir altyapı oluşturmaya devam etmiş, Yunanlı filozof ve bilim insanları bu bölgelerdeki binlerce yıllık birikimden istifade ederek yazılı hale getirmişlerdir.
Yine MÖ 500’lerde Mısır’a etki eden Persler, zaman zaman çıkan ayaklanmaları bastırdılar ve Mısır’dan vergi alma yanında, gemi ve asker de tedarik ederek Yunanlılara karşı savaşta kullandılar. Yunanistan’ı fethetmek için Pers imparatorları Darius ve Xerxes savaş vergilerini artırdılar ve Mısır gemilerini ve askerlerini Mısır için tehdit oluşturmayan biriyle savaşmaya çağırdılar. Salamis’teki savaşta Persler adına binlerce Mısırlı Yunanlılara karşı savaşırken öldü.
MÖ 332 yılında İskender, Gazze önlerindeki savaşta yaralanmasına rağmen, Persleri yenerek bu bölgeye ve ardından Mısır’a girdi. Mısırlılar inançlarına saygı gösteren İskender’e pek direnç göstermediler. Onu istilacı değil de kurtarıcı olarak görmüşlerdi. “İnançlara saygı duyuyorsa Mısırlılara da saygı duyuyordur” diye düşünmüşlerdi. Zaten İskender, başka kültürleri Yunanlılar ve Makedonlar gibi küçümsemediği ve onları bir araya getirmeye çalıştığı için kendi yakınındakiler tarafından bile dirençle karşılaşıyordu.
Yine Mısır’ı kolayca ele geçirmesinde, daha önce İskender’in babası Phillip’in sarayına sığınan Pers soylusu olan Amminapes’in arabuluculuğunun da rolü büyüktü. İskender, Mısır Tanrılarına saygı göstererek Memphis ve Siwa’ya hac ziyaretleri yaptı. Firavun olmayı kolay buldu. İskender’in Mısır’ı fethi, Pers imparatorluğunu devirme ve “Asya kralı” olma kampanyasının bir parçasıydı. Mısır’ın zenginliği, tahıl deposu olma niteliği yanında stratejik deniz konumu da onun için önemliydi. Bu suretle Perslere karşı başlangıçta bir üstünlük sağlayacaktı. Bu nedenle Mısırlı rahipler tarafından tanrının oğlu olduğuna dair onay alması da İskender’in büyük egosunu incitmedi.
323 yılında İskender öldüğünde, fetih coğrafyası generalleri arasında bölündü. Ptolemy I Soter, Mısır’ın firavunu oldu ve Kleopatra ve oğlu Caesarion’un Romalı General Octavian tarafından öldürülmesine kadar hüküm süren Makedon firavunlarının ilki oldu. Bu dönemde Mısır’ın kuzeyindeki İskenderiye şehri bilim yönüyle dünya merkezi olma konumuna erişti. Ancak Makedonlar için Mısır’ın fethinin genelde kuzeyde kıyı bölgelerle sınırlı kaldığı görülür ve ülkenin tamamını kapsadığı söylenemez.
Antik Mısır, MÖ 31 yılında Roma İmparatoru Sezar tarafından ele geçirilmiş ve Firavunların egemenliğine son verilerek Roma’nın bir eyaleti durumuna getirilmiştir. Önemli bir entelektüel merkez olan İskenderiye Kütüphanesi, dünyanın her yerinden yazılı edebiyat kopyalarını toplandığı ve yüzlerce bilim insanının çalışmalarını sürdürdüğü bir merkezdi. Bir bilim merkezi olma konumunu bir süre daha devam ettiren kuzeydeki İskenderiye şehri ise Roma’nın Hristiyanlık inancını benimsemesinden sonra, tutucu Hristiyanlar tarafından, Paganlara hizmet ettiği gerekçesi ile yakılmıştır. Buradaki eserlerin yok edilişi insanlık bilgi birikimini binlerce yıl geriye götürmüştür. Burasının Hz. Ömer döneminde Araplar tarafından yakıldığı söylentilerine dair ise herhangi bir kanıt bulunmamaktadır (Joshua, 2023).
MS 7. Yüzyılda Araplar, Mısırda egemen olmuştur. Ancak bunun çok uzun süreli ve yapısal derinliğe etki edecek kadar etkili olduğu söylenemez. İslamiyet’in bu bölgede ve Afrika’da yayılması Araplar kadar, hatta daha çok Türkler vasıtasıyla olmuştur. Afrika’da kurulan ilk Türk devleti olan Tolunoğulları Devleti (868-905) bu açıdan oldukça önemlidir. Tolunoğulları, bugünkü Mısır’ın kuzeyinden Sudan topraklarına kadar uzanan alanda varlığını sürdürmüştür (Öztürk ve Eke, 2015: 1). Ardından, Ihşıdiler Devleti (935-969) tıpkı Tolunoğulları gibi çok uzun ömürlü olmasa da kıtadaki Türk varlığı açısından önemlidir. Bu devletler döneminde ücretsiz olarak bölge halkı için hastahaneler ve eczaneler inşa edilmiş ve bölge halkı ile bu günlere ulaşan bağlar oluşturulmuştur. Nasıl ki Kadeş anlaşması nedeniyle 3300 yıla ulaşan bir derinlik söz konusu ise Türk Devletleri nedeniyle de 1200 yılı aşan bir iletişim ve etkileşim söz konusudur ve bu konunun da araştırılarak ayrıntılarının ortaya konulması ihtiyacı vardır.
Ardından, Eyyübiler Devleti (1171-1250) döneminde, Türklerin Kuzey Afrika’ya büyük kitleler halinde gelip yayılması ve güçlenmesi söz konusu olmuştur. Memlük Devleti (1250-1517) ve ardından Osmanlı Devleti dönemlerinde ise son dönemde zaman zaman Fransız ve İngilizlerin etkisi ile kesintiye uğratılsa da kâğıt üzerinde 20. yüzyıla ulaşacak bir ortak anlayışın oluşturulması mümkün olmuştur.
Kültürel yönden birçok benzerliğe sahip Mısır ve Türkiye coğrafyasının günümüzde bu benzerliğe yönelik yakınlığı birçok alanda yansıttığını söylemek pek mümkün değildir. Bunun iki ana nedeni bulunmaktadır.
- Bunlardan ilki dildir. Dil benzerliğinin bulunmaması en büyük eksikliktir. Mısırlılar arasında Türkçe bilen sayısı çok azdır. Türkler de eğer Arapça bilmiyorsa, tek çare İngilizce ve Fransızca gibi üçüncü bir dili kullanmak olarak ortaya çıkmaktadır. Kısaca karşılıklı anlaşma ve iletişim kısıtlı. Bu sorunun çözümüne yönelik karşılıklı dillerin öğrenilmesi yanında yoğun öğrenci değişim programlarına ihtiyaç bulunmaktadır.
- İkincisi ise bilgi eksikliği ya da bilinçli olarak yanlış bilgi üzerine oturtulmuş kanaatlerdir. Peki bu bilgi eksiklikleri nasıl giderilecek, yanlış bilgiler nasıl ortadan kaldıracak, tanıtım nasıl yapılacak, tarihi gerçekleri kim anlatacak ve insanları bilgilendirecek? Yoksa bunları kendimiz yapmak yerine, dışarıdan ülkelerin ve insanların bilinçli yanlış bilgilendirmesin ihtiyaç duymaya devam edecek miyiz?
- Diğer taraftan kader birliği yaptığımız ve Mısır-Osmanlı ortak donanmasının, 1827 yılında Yunanistan Navarin limanında yakılmasından sonra bağlarımızın koparıldığı, Atatürk’ün bile Libya’nın işgal edilmesinde ancak kılık değiştirerek gizli yollardan ve Mısır üzerinden Trablusgarp’a ulaşabildiği bir ortamı, 200 yıl sonra tekrar bulmamız için bir şeyler yapmamız gerekiyor mu? Yoksa, binlerce yılı aşan birliktelik ve düşünce birliği içinde, her yönde işbirliği yanında, ticaret yapmamız için arada sadece bir deniz bulunan, denizden komşumuz Mısır ile bu şekilde ayrı durmaya devam edecek miyiz? Peki, 3300 sene önce Mısır ve Hitit Devletleri arasında sağlanan müttefikliği ve 1200 yıllık birlikteliği unutup ya da bir kenara bırakıp, anlamsız bir uzaklaşmanın her iki ülkenin de kalkınması, huzuru ve güzel bir gelecek oluşturmasına yardım edebileceği düşünmeye devam mı edeceğiz?
Bölge zaten Navarin’den bu yana karışık. Fransa ve İngiltere arasındaki bölgesel hakimiyet mücadelesi son dönemde başka devletler tarafından açık olarak devam ettiriliyor ve bundan da en çok bölge insanı olumsuz olarak etkileniyor. Gezimiz esnasında, Kızıldeniz’in güneyindeki Yemen’e saldırılar yanında, kuzeyde Gazze’de ateşkes bozuldu, Luksor kentinin güneyinde yer alan Sudan’da, Ordu kaybettiği başkenti Hartum’u, Acil Müdahale Kuvvetlerinden alarak özgürleştirdi ve Hurgada şehrinde konaklarken turistik denizaltı battı ve bazı turistler hayatını kaybetti.
Her ülkenin uyguladığı jeopolitik esasların kendi ülkesinin gerçekleri ve geçmişi ile bağdaşması oldukça önemlidir. Bölgenin tarihi ve kültürel bağlarını yeniden oluşturarak, ekonomik ilişkilerini geliştirmeye ve bu suretle istikrar ve refahı sağlamaya ihtiyacı var. Bunun yolu ise tarihi, coğrafyayı ve her şeyden önce kendi jeopolitiğini bilmekten geçiyor.
Tarih ders almak, akıl ise olanı değil olacağı görmek içindir. Bizden söylemesi…
Kaynakça:
Alpar, Güray. (2015). Uluslararası İlişkilerde Strateji ve Savaş ve Kültürünün Gelişimi, Konya: Palet Yayınları.
Alpar, G. (2014). Antropolojik Bakış Açısıyla Stratejik Dünya Tarihi, Konya: Palet Yayınları.
Ann Rosalie David. (1999). Handbook to Life in Ancient Egypt, New York: Oxford University Press.
Bierbrier, M. L. (2008). Historical dictionary of ancient Egypt (2. bas.). Lanham, Md.: Scarecrow Press.
Casson, Lionel. (2002). Libraries in the Ancient World, New Haven: Yale University Press.
Çimen, Ali ve Göğebakan Göknur. (2013). Tarihi Değiştiren Savaşlar, İstanbul: Timaş Yayınları.
Eliade, Mircea. (2003). Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Cilt 1-Taş Devrinden Eleusis Mysteria’larına. Istanbul: Kabalcı Yayınevi.
Jaroslav, Cerný. (1957). Ancient Egyptian Religion, London: Hutchinson’s University Library.
Joshua, J. Mark. (2023). Worl History Encyclopedia, Çev. Nizamettin Karaben, www.worldhistory.org/trans/tr/1-10883/iskenderiye-kutuphanesi/ (Alıntı tarihi: 26 Mart 2025).
Hayes, William C. (1964). Most Ancient Egypt. Chapter III: The Neolithic and Calcolithic Communities of Northern Egypt, Volume: 23, Pages: 217-272.
Heredotus. (1991). Heredot Tarihi, İstanbul: Remzi Kitapevi.
Hornung Erik. (1982). Conceptions of God in Ancient Egypt: The One and the Many, New York: Cornell University Press.
İnan, Afet. /1992). Eski Mısır Tarih ve Medeniyeti, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi. S.57.
James, P. Allen. (2005). The Art of Medicine in Ancient Egypt, New York: Metropolitan Museum of Art.
Öztürk, H. ve Eke, H. (2015). Gelecek Vadeden Kıta: Afrika, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, Rapor No: 70. İstanbul: Bilgesam Yayınları.
Ponting, Clive. (2011). Dünya Tarihi, Çev. Eşref Bengi Özbilen, İstanbul: Alfa Yayınları.
Susa, Ahmet. (2005). Tarihte Araplar ve Yahudiler, Selenge Yayınları.