
ANALİZ: MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSININ (MSC) ÇÖKÜŞÜ VE AVRUPA’NIN ÇARESİZLİĞİ
Doç. Dr. Güray ALPAR
Emekli Tümgeneral
Enstitü Başkanı
Giriş
ABD’nin Türkiye ve İtalya‘ya, SSCB’nin ise Küba’ya nükleer başlıklı füze yerleştirmesi ile başlayan 1962 Küba Krizinden sonra, 1963 yılından beri (1991 körfez Savaşı ve 1997 konferans başkanlığı değişimi hariç” icra edilen ve Jeopolitik açıdan dünyanın durumunun ortaya konulduğu, Münih Güvenlik Konferansının çöküşünü bundan 4 yıl önce 2022 yılında “Kollektif Çaresizlik: Beşinci Büyük Kırılma ve Münih Güvenlik Konferansının Çöküşü” başlıklı makalemizde açıkça ortaya koymuştuk.
Dünya siyasetinin Davos’u olarak nitelendirilen konferans, ilk düzenlendiği yıllarda “Uluslararası Askeri Bilimler Buluşması”, veya “Transatlantik Aile Buluşması” adıyla,1994 yılında “Güvenlik Politikaları için Münih Konferansı”, 2008 yılından itibaren de şimdiki ismi ile icra edilmeye başlandı.
Münih Güvenlik Konferansının, 2007 yılından giderek kendi içerisinde tutarsız olmaya başladığı ve bunun sonucu olarak da etkisizleştiği görülmektedir. Tabi bu aşamaya birdenbire gelinmediği de bir gerçek. Bu analizimizde konferans bünyesindeki büyük kırılmaları ortaya koyarak, gelinen noktanın ve bunun sonuçlarının bir değerlendirmesini yapacağız.
Birinci Kırılma (2007)
2007 yılı konferansta, Rusya lideri Putin’in “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin tek güç olamayacağını” ilan etmesi, Münih Güvenlik Konferanslarının ilk kırılma noktasıydı (Bilgin,2010:32). Bu bir değişimi ifade ediyordu ve doğal olarak sonuçları da olmalıydı.
İkinci Kırılma (2015)
İkinci kırılmanın yaşandığı 2015 yılındaki konferans, Rusya’nın Kırım’ı işgal edişinin ertesinde gerçekleştirildi ve konferansta ilk kez “Çökmekte olan Düzen-Gönülsüz Korucular” isimli küresel ölçekte bir rapor yayınlandı. Bu rapora göre soğuk savaş sonrasında beklentiler gerçekleşmemiş ve Rusya Kırım’ı ele geçirerek tekrar ortaya çıkmıştı. Küresel sistemin çöküşüne dair işaretler vardı ve asıl önemli tespit ise savaş yorgunu ABD’nin kendini inşa sürecine yönelmesi nedeniyle küresel sistemi düzenlemeye karşı isteksiz oluşuydu.
Aynı yıl konferansın kendi içerisindeki tutarsızlıkları da ortaya çıkmaya başlamıştı
Yukarıda yapılan tespite rağmen, 2016 yılında Avrupa ülkelerinde yaptırılan ve en büyük jeopolitik risklerin neler olduğunun sorulduğu anketlerde, bir önceki yıl ikinci sırada yer alan “Rusya” cevabının bu kez olmadığı görülüyordu (Euroasia Kamuoyu Araştırması). Bu kez tehdit olarak anlamsız bir şekilde “Türkiye” gibi bir seçeneğin ortaya çıkması da ileri görüşlülükten ziyade önyargıların gündemde oluşunun emarelerini veriyordu. 1922 yılında Alman Filozof Spengler, “Batının Çöküşü” isimli eserinde yaşanan çürümeyi ortaya koyarak “Kendini farklılaştırmak adına iki zıt dünya görüşü üzerine oturtulan kavramların da çöktüğünü” ortaya koyuyordu (Spengler, 1997). Gerçekten de özel ve ayrıcalıklı bir konumda olduğu yanılgısındaki Batının bu tavrı, bilimden başlayarak siyaset yapma tarzına kadar katı, kapalı ve dışlayıcı bir karakter taşımaya devam ediyordu (Özdemir, 2004:65). Zaten Batı’yı kendi içinde içten içe çöküşe götüren de buydu.
Üçüncü Kırılma (2019)
Bundan sonra özellikle, ABD Başkanı Trump döneminden itibaren “kollektif güvenliğin sadece rakamlara indirilmesinden” başlayarak “Transatlantik İttifak” içindeki ABD politikalarına yönelik rahatsızlıkların açık bir şekilde ifade edilmeye başlandığı görüldü ve bu dönemde üçüncü kırılma gerçekleşti.
Bu nedenle 2019 yılındaki 55. Münih Güvenlik Konferansında “Dağılma” resmi olarak ifade edilir hale geliyordu. Bu konferanslardaki üçüncü büyük kırılmaydı. “Liberal Düzen Dağılıyor” söylemi vurgulanırken, ana tema “Büyük Puzzle: Parçaları kim toplayacak?” olmuştu. Ortada bir parçalanmanın olduğu gerçekti ve toplayacak birileri aranıyordu.
Dördüncü Kırılma (2020)
2020 Münih Güvenlik Konferansı sonucunda ise Çin ve Asya ülkelerinin ekonomilerinin yükselişi nedeniyle, “ABD ve Avrupa’nın artık küresel ekonomi anlamında üstünlüklerinin sona erdiği ile ABD’nin küresel koruyucu rolünü terk ettiği” ortaya konulmuştu.
Raporunun başlığı “BATISIZLIK” olan 2020 yılındaki Münih Güvenlik Konferansında “Batının Çöküşü” resmi olarak ilan edilmiştir. Bu da dördüncü büyük kırılma olarak ifade edilebilir.
2021 yılındaki konferansta ABD Başkanı Biden’ın, “kurtarıcı” rolüyle ortaya çıkışı da buna dayanıyordu. Kendisinden önceki başkanın Avrupalı müttefiklerinde yarattığı yıkıcı etkinin farkındaydı ve ülkesindeki sosyal olaylara rağmen, güçlü gözükerek “Şüpheleri silmeme izin verin. Amerika geri döndü” gibi ifadelerle her ne kadar bir etkisi olmasa da gönül almaya ve güven algısı yaratmaya çalışıyordu (Deutsche Welle Türkçe, 20 Şubat 2021).
Biden, “Rusya dünyaya ABD sisteminin yozlaştığı mesajını vermek istemiştir. Putin bu kapsamda tek tek ülkeleri sindirerek AB ve NATO’yu zayıflatmak istiyor ve bu nedenle NATO ittifakı için Çin’den daha yakın bir tehdit” diyordu.
Yine de bu konferanstan sonra yayınlanan raporda, “Batılı ülkelerin küresel düzeyde çatışmalara seyirci kaldığı ve kendi değerleri açısından tutarsızlığa düştüğünün” vurgulanması ilginçti. Batı sürekli vurguladığı, ancak bir türlü ortaya koyamadığı bencil değerleri ile güven kaybetmeye devam ediyordu.
Beşinci Büyük Kırılma (2022)
En büyük kırılma ise bu yıl yaşandı. 2022 yılındaki konferansa, ABD adına Başkan Yardımcısı Kamala Harris ve Dışişleri Bakanı Blinken katıldı. Harris’in krizlere ilişkin ortaya koyduğu tek tespit “Avrupa güvenliğinin temelleri tehdit altında” oldu ki bunu zaten herkes tarafından biliyordu. NATO’nun 5. maddesine atıf yapması ise zaten alışılagelmiş bir ezberin tekrarından başka bir şey değildi. Blinken’in konferansa, “40 kişilik bir heyetle katıldıklarını belirtmesi ve Rusya’yı Ukrayna’ya saldırmaması konusunda uyarması” ise ABD’nin hala nitelikten çok nicelik ve sayılarla ilgilendiğini göstermekten öte bir anlam taşımıyordu.
Ortada bir çaresizlik söz konusuydu. Nitekim 2022 yılı Münih Güvenlik Raporu da çok sayıda ortaya çıkan zorluklardan bahsederek “kollektif çaresizlik” duygusunun üstesinden nasıl gelinilebileceğini inceliyordu (Bunde ve diğerleri. Münih Güvenlik Raporu: 2022). Dolayısıyla 2022 yılının teması zaten belirlenmişti: KOLLEKTİF ÇARESİZLİK.
Bu tıpkı “öğrenilmiş çaresizlik” gibi. Ekonomik krizler, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve artan eşitsizliklere birlikte ortaya çıkan bu öğrenilmiş çaresizliğin hızla yayılmasının, önemli krizlerin çözülmesinin önündeki en büyük engeli oluşturacağının düşünülmesi bile başlı başına bir çaresizlik ve bunalımdı.
Konferansta, Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un konuşması ise bir önceki konferanstaki “Batılı ülkelerin kendi değerlerine ters düştüğü” tespitine yönelik bir günah çıkarma niteliği taşıyor ve daha sonra Gazze’de yaşanan acıları görmezden gelecek Batılı Liderleri işaret ediyor gibiydi. Scholz: “İnsanlık onuruna saygı duyan devletler insanlık onurunu ayaklar altına alanlardan daha güçlü ve özgür adaletli ve onurlu bir yaşam sürdürmek arzusu sadece Batılılara özgü değil, son derece insani ve evrensel bir arzu” derken yine ona göre, bu yüzyılda pek çok farklı güç merkezleri ortaya çıkacak ve kimse bir diğerinin arka bahçesi olmamalıydı. Ancak bir şeyler ortaya koymak için sadece düşündüğünü ortaya koymak yetmiyordu. Harekete geçmek ve alanda da bunu göstermek gerekiyordu.
Kısacası; 2022 yılındaki konferansta, etkinliği olmayacağı sözlerin dışında, bariz bir neticeye varmanın mümkün olmadığı da görülmüştü. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, konferansta yaptığı konuşmada Batılı ülkelere, “NATO ülkeleri Ukrayna’yı kabul edip etmemek konusunda dürüst olmalılar” derken, Ukrayna’ya umut veren ülkelerin bir köşeye çekilip, daha önce hiçbir işe yaramadığı ortada olan, Rusya’ya karşı görülmedik muazzam yaptırımlardan bahsetmeleri gerçekten ilginçti. Nitekim İngiltere Başbakanı Johnson, Rusya işgalinin Asya’da Tayvan’da bile karşılık bulacağını ve ekonomik şokun Japonya ve Avustralya gibi dünyanın diğer ucundan hissedileceğini belirtmesi bu kapsamdaydı.
Çin’i temsil eden Dışişleri Bakanı Vang Yi, video konferans yoluyla katıldığı konferansta, Washington Yönetimini “kutuplaşmayı kışkırtmakla” suçlarken; ABD Başkanı daha 2021 yılı aralık ayında, “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı karşısında askeri güç kullanmayacağını” açıkça beyan etmişti (Trump daha sonra bu durumu savaşı engelleyebilecekken bilinçli olarak engellemedi şeklinde ortaya koyacaktı). Diğer taraftan ne ABD ne İngiltere ne de AB ülkeleri, askerlerini Ukrayna için feda etmeye hazır değil. Her şey, “hiçbir riski olmayan yaptırımlarla uzun vadede Rusya’nın zayıflatılması” üzerine kurgulanmış ve daha da önemlisi bunun Ukrayna’nın bütünlüğünü ne oranda taahhüt edeceği ve geleceğe yönelik Avrupa’nın güvenliğini sağlayacağı şüpheli gözüküyordu. Bu haliyle giderek etkisizleşen konferansın, bundan sonraki yıllarda devam etse bile, ne kadar saygın olacağı merak konusuydu.
2023 Münih Güvenlik Konferansı
2023 yılı şubat ayında 59’uncusu gerçekleşen konferansın içeriği incelendiğinde ise olayın, çaresizliğin de ötesine geçtiği açıkça ortaya çıkıyordu. Burada bir anlamda eski düzenin tamamen iflas ederek etkisiz hale geldiği ifade edilirken, ne yazık ki çözüme ilişkin en ufak ne bir teklif ne de bir girişim olduğu görülüyordu. Bu da konferansın artık iyice saygınlığını kaybettiği anlamına geliyordu.
Dünyanın büyük buhranları yaşadığı olağanüstü bir dönemde düzenlenen bu konferansta, Rusya ile barışa yönelik diyalog kanallarının açık tutulması gerekirken, Anglo-Sakson cephe tarafından yönlendirme ile kışkırtılan Rusya’nın, Ukrayna’ya saldırısı adeta tahrik edilmişti. Bundaki temel amacın Rusya’ya karşı bir kamuoyu oluşturulması olduğu açıktı. Bu suretle Avrupa kamuoyu ABD kontrolüne girdiği gibi, uygulanan yaptırımlarla da Avrupa ülkelerinin yönetimleri, silahlanma ve enerji alanları başta olmak üzere, ABD’den ayrı hareket edemez duruma getirildi. Oysa 2022 yılındaki konferansın sonundaki raporun başlığı “Akışı Tersine Çevirmek: Öğrenilmiş Çaresizliği Unutturmak” olarak belirlenmişti. Ne acıdır ki bundan sonra gerçekleşenler bunun tam tersiydi. Yani akış tersine çevrilemediği gibi Avrupa ülkeleri daha da derin çaresizlik ve bağımlılık altına sokulacaktı.
2023 yılındaki konferansta ABD Başkan Yardımcısı, Ukrayna’nın yanında yer aldıklarını ve Rusya’nın yenilmesinden başka bir alternatif düşünmediklerini söyleyerek, ABD’nin bu savaşı kendisi ve liberal dünya düzeninin geleceği adına mutlaka kazanılması gereken bir mücadele olarak gördüğünü belirtti. Bu krizde şu ana kadar hiç kayıp vermeden en fazla kazanan taraf gibi görünen ABD, sürecin sona ermesi konusunda herhangi bir gayret göstermemesi yanında, uzamasından da herhangi bir rahatsızlık duymuyor gibiydi.
Konferansta, Çin Komünist Partisi temsilcisi Wang Yi’nin, “ABD’yi sorumsuzca hareket etmekle ve ilişkileri germekle” suçlaması da önemliydi.
Bu noktada sahadaki gerçekler ve Münih Güvenlik Konferansı’nın sonuç raporu ayrıntılı incelendiğinde, konferansın belirtilen amaçları ile gerçek amaçları arasında bir ayrılık olduğu ortaya çıkmaktadır.
Konferansın bu haliyle çözüm üretmekten ziyade, dışarıdan yönlendirmelerle bizzat çözümsüzlük ve sorun üreten bir yapıya dönüştüğü de açıkça ortaya çıkmıştı. Alınan kararlar da tutarsız görünüyordu. Örneğin bu konferansta, binlerce insanın öldüğü Suriye konusuna bir çözüm bulmadığı gibi bu ülkeden hiç bahsedilmemişti.
Bu durumda Alman Filozof Spengler’in, “Batının Çöküşü” isimli eserinde açıkça belirttiği şekilde “kendini farklılaştırmak adına iki zıt dünya görüşü üzerine oturtulan kavramların” çöktüğü görülüyordu (Spengler, 1997). Bu düşüncenin, katı, kapalı ve dışlayıcı karakteri ise durumu daha da kötüleştiriyordu (Özdemir, 2004: 65). Böyle bir zamanda, Almanya Başbakanının daha önceki konferansta ifade etmeye çalıştığı “Batılı ülkelerin kendi değerleri ile ters düştüğü ve bu yüzyılda yeni güç merkezleri ortaya çıkacak” tespitlerini yeniden hatırlamak ve bölgesel çatışmaların yerine barışı ve insanı öne alan yeni bir anlayışı yüceltmek gerekiyordu. Ancak jeopolitik geleceği görebilme öngörü eksikliği fazlasıyla vardı ve öyle olmadı.
Avrupa’nın güçlü ülkeleri, 1800 yılında dünya yüzölçümünün %35’ini kontrol ederken, bir yüzyıl sonra, 1914 yılında yaklaşık %85’ini kontrol eder hale gelmişti. Ancak bu güç sarhoşluğu onların, ABD’nin yeni bir merkez olarak ortaya çıkışını görmelerini engellemişti. 1900’lü yılların başında, muazzam bir büyüklüğe ve zenginliğe ulaşmış olan İngilizler, her iki dünya savaşını da kazanmalarına rağmen, yıpranması dolayısıyla, savaşlara sonradan dahil olan, yıpranmamış ABD karşısında bu konumunu kaybetmek durumu ile karşı karşıya kalmıştı. Avrupa asıl konunun Rusya ve Çin’den ziyade bizzat kendisi olduğunun henüz farkında değildi.
2024 Münih Güvenlik Konferansı
2024 yılındaki konferansta da fazla bir şey ortaya konulamıyor ve geleceği görmekten ve bölgesel jeopolitik gerekliliklerden kopuk manasız sözler gündemi boşuna meşgul ediyordu. Ukrayna’daki savaş ve İsrail’in Gazze’deki savaşın çoğunlukla konuşulduğu konferansta, dünyada genişleyen çatışmalar ve bu çatışmaların getirdiği ekonomik belirsizlikler gibi birçok risk ve endişe sadece sözlerle ortaya konuluyor ve birisinin bir şeyler yapması bekleniyordu. Konferansta, mevcut gergin jeopolitik ortamda genişleyen çatışmaların her taraf için kayıplar yarattığı gündeme getirildi. Rusya ve İran’ın davet edilmediği ancak İsrailli yetkililerin katılım sağlaması ise eleştiri konusu oluyordu.
Güvenlik Raporu ile birlikte yayımlanan 2024 Münih Güvenlik Endeksi’nde de kamuoyunun siyasi liderlerin aksine, geleneksel güvenlik risklerinden ziyade; siber tehditler, kitlesel göç ve iklim değişikliği gibi geleneksel olmayan güvenlik risklerine odaklandığı görüldü. Tüm bu savaş ve çatışma durumlarının dışında iklim krizini yönetmenin zorlukları, gıda ve su güvensizliği, dezenformasyon faaliyetleri ve yapay zekânın getirdiği riskler de konferansın gündemleri arasında yer aldı. Ancak ne bu konulara ne de jeopolitiğin gerektirdiği gerçek sorunların derinliğine inilemedi.
2025: Avrupa’nın Çaresizliği ve Münih Güvenlik Konferansının Çöküşünün Gözyaşlarıyla İlanı
2025 yılında 14-16 Şubat tarihleri arasında gerçekleşen 61. Konferans ise son yıllarda giderek etkisizleşmenin sonucunu ilan etmiş gibiydi. Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Christoph Heusgen’in gözyaşları da bunun mührü oldu.
Bu konferansa ilişkin önemli noktalar şu şekilde gerçekleşti.
- Liderlerin birbirleriyle yarışan, çekişen ve çelişen dünya vizyonları ortaya konuldu. Bu bir noktada kopuştan ziyade çöküşün emareleriydi. Atlantik’in iki yakasının önümüzdeki tehditlere ilişkin değerlendirmelerinde ne kadar kopuk olduklarının açıkça ortaya konulması da önemliydi.
- Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in yaptığı açıklama doğrultusunda, savunma harcamalarının aşamalı olarak giderek artacağı anlaşılıyor. Ancak bu o kadar da kolay olmayacak. AB üye ülkelerinin önümüzdeki 10 yıl içinde savunmaya 500 milyar euro yatırım yapması gerekiyor ve liderler ortak araçlar üzerinde anlaşmaya varmakta zorlanıyor. Daha önceleri ABD sayesinde savunma harcamalarını GSMH’larının %1’i civarında tutan ve ekonomik alanda ilerleme kaydeden Avrupa ülkelerinin, %2’ye bile zorlanırken, şimdi %5 civarına yükselecek bir savunma harcamasını Türkiye ve İngiltere olmadan nasıl karşılayacağı merak ediliyor.
- ABD ve Avrupa arasındaki ayrışma iyice belirginleşti. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance ise konferanstaki açılış konuşmasının büyük bölümünü Avrupa’yı eleştirmeye ayırdı. Vance, Münih Güvenlik Konferansı’nda, Avrupa bloğunu temel değerlerinden vazgeçmekle suçlayarak “Endişelendiğim, içerideki tehdit” dedi. Sözleri tam olarak şu şekildeydi: “Avrupa’ya karşı en çok endişe duyduğum tehdit Rusya değil, Çin değil, başka herhangi bir dış aktör değil. Endişelendiğim şey içeriden gelen bir tehdit: Avrupa’nın en temel değerlerinden, Amerika Birleşik Devletleri ile paylaştığı değerlerden uzaklaşması,”.
- Bu konuşma Almanya Başbakanı başta olmak üzere çok tepki çekti. Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Christoph Heusgen ise, Vance’nin konuşmasının ardından, Avrupa ile ABD arasındaki uçuruma işaret ederken gözyaşlarını tutamadı. Bu durum ” Atlantik ötesi ortak değerler sisteminin sonunun gelmesi olarak yorumlandı ve “Amerika’yla kopuş Avrupa elitleri için travmatik” değerlendirmeleri yapıldı.
- 61’inci Münih Güvenlik Konferansı‘nda Avrupalı liderler, Donald Trump yönetiminin Ukrayna’daki savaş ve Avrupa savunması konusundaki son açıklamaları karşısında hazırlıksız yakalandı. ABD yetkilileri, Avrupa ülkelerinin barışa dahil olmayacağını belirtirken, euronews.com’un haberine göre bu durum Münih’te endişe ve belirsizliğe yol açtı. ABD’nin Ukrayna Özel Temsilcisi Keith Kellogg’da, Avrupa’nın Washington, Moskova ve Kiev arasındaki yaklaşan barış görüşmelerine dahil edilmeyeceğini vurguladı. Gelişmeler Avrupa’da Ukrayna’nın egemenliğinin tehlikeye gireceği ve Avrupa güvenliğinin zayıflayacağı yönünde korkulara ortaya çıkardı. Bu ise Avrupa liderlerinin paniğe kapılarak ayrı bir zirve düzenlemesinin yolunu açtı.
- ABD Başkanı yaptığı açıklamada, Avrupa’nın ve Ukrayna’nın Rusya ile müzakerelerden dışlanabileceğini ima ederken, Savunma Bakanı da Ukrayna’nın NATO üyesi olacağına ya da 2014 öncesi sınırlarına döneceğine inanmanın “gerçekçi olmadığını” söyledi. Oysa müttefikler geçen yıl Washington’da yapılan bir zirvenin ardından Ukrayna’nın üyelik yolunda “geri dönülmez bir yolda” olduğunu belirtmişti. Şimdi Kellogg olası barış görüşmelerine Avrupa’nın barış görüşmelerine katılımıyla ilgili olarak şöyle diyor: “Ben gerçekçilikten yanayım. Bunun gerçekleşmeyeceğini düşünüyorum.” Bu Avrupa için tam bir diplomatik kaos ortamı anlamına geliyor. Her şey tersine döndü verilen sözler unutuldu. Avrupa ortada kalakaldı. Bu arada Asya-Pasifik cephesinde ABD yeni sözler vermeye devam ediyor. ABD, Japonya ve Güney Kore diplomatları Almanya’da bir araya gelerek üçlü ortaklıklarını ve bölgesel güvenliğe olan bağlılıklarını teyit etti. 3 ülkenin zirve sonrası yaptığı ortak açıklamada “sarsılmaz” ittifaka vurgu yapılırken, ABD, nükleer yeteneklerle desteklenen genişletilmiş caydırıcılık da dahil olmak üzere Japonya ve Güney Kore’ye yönelik “demir gibi” savunma taahhütlerini yineledi. Peki bu ülkeler ABD’ye nasıl güvenip Çin’i karşılarına alacak ve Avrupa’nın düştüğü duruma düşme tehlikesi yaşayacak…
– Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov ise yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Donald Trump’ın telefon görüşmesinin diyalog için güçlü sinyal olduğunu belirterek, “Artık savaşı değil, barışı konuşacağız.” dedi. Savaş öncesi Ukrayna meselesinin Minsk anlaşmalarıyla çözmeye çalıştıklarını anımsatan Peskov, “Bu anlaşmalar uygulansaydı, Ukrayna bütün olurdu.” şeklinde konuştu.
Zelenskiy buna dayanarak yaptığı konuşmasında, “Avrupa’nın geleceğinin sadece Avrupalılara bağlı olması ve Avrupa ile ilgili kararların Avrupa’da alınması için Avrupa Silahlı Kuvvetleri’ni inşa etmeliyiz,” önerisini ortaya attı. “Açık konuşalım, Amerika’nın kendisini tehdit eden konularda Avrupa ile işbirliği yapmayı reddetmesi ihtimalini göz ardı edemeyiz” diyen Zelenskiy, “Ukrayna bizim müdahalemiz olmadan arkamızdan iş çevirmeyi asla kabul etmeyecek ve aynı kural tüm Avrupa için geçerli olmalı,” diye ekledi.
Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, toplantının ardından basına yaptığı açıklamada Ukrayna’ya Avrupa barış gücü gönderilmesine ilişkin tartışmaların tamamıyla zamansız ve fazlasıyla yanlış olduğunu söyledi. Açıklamasında savaş devam ederken Ukrayna’ya Avrupa barış gücü gönderilmesinin söz konusu olamayacağını vurgulayan Scholz, Bu tartışmayı şu anda yapmak tamamen zamansız ve yanlış. Hatta bu tartışmaların beni sinirlendirdiğini de açık bir şekilde ifade etmek istiyorum dedi. Scholz, “Bu tartışma, Ukrayna’nın onayı olmadan, henüz yapılmamış olan barış müzakerelerinin sonucu üzerine ve Ukrayna’nın masada olmadığı bir ortamda yapılıyor. Açık ve dürüst olmak gerekirse, bu son derece uygunsuz. Sonucun ne olacağını bilmiyoruz.” dedi.
– Avrupa Ordusu fikrinin gerçekleşmesi ise şimdiden Avrupa’da bölünmelere yol açtığı görülüyor. Çekya Genelkurmay Başkanı Karel Rehka, Ukrayna’da savaş sona erse dahi Rusya’nın tehdit oluşturmaya devam edeceğini, bu nedenle ordunun kapasitesinin artırılması gerektiğini savundu. Macaristan Dışişleri Bakanı Peter Szijjarto ise, Fransa’da “Rusya-Ukrayna Savaşı” gündemiyle acil toplanan Avrupalı liderleri Ukrayna’da bir barış anlaşmasını engellemek için toplanmakla suçlayarak, “Savaş yanlısı, Trump karşıtı, hayal kırıklığına uğramış Avrupalı liderler sürekli olarak yangına körükle gidiyorlar” dedi. Tartışmaların önümüzdeki günlerde daha da artacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
ABD için Avrupa dışında yeni transatlantik ittifak arayışı mı?
Konferans sonucunda, Avrupa’nın kendi caydırıcılığı ve kabiliyetleri konusundaki tartışmalar hız kazandı. Ancak daha önce belirttiğimiz gibi ne Avrupa ne de Avrupalı liderler buna hazır değil. Kararlar ve konuşmalar telaşın ve hazırlıksızlığın emarelerini üzerinde taşıyor. Ekonomik açıdan Avrupa’nın en güçlüsü Almanya’nın ekonomik sıkıntıları nedeniyle Berlin’in Avrupa düzeyindeki sesi zayıfladı gibi gözüküyor. ABD ise bir yandan Avrupa’yı eleştirirken, Ukrayna’daki kritik madenlerin ve ekonomik çıkarlarının peşinde. Ona göre Ukrayna, trilyonlarca dolar değerindeki madenlerin üzerinde oturuyor ve ABD bundan istifade etmeli. Trump verdiği bir mülakatta, ABD’nin Ukrayna’ya askeri desteğinin devamının, askeri teçhizat da dahil olmak üzere çok çeşitli günlük ve yüksek teknoloji ürünü cihazlarda kullanılan kritik hammaddelere ilişkin 500 milyar dolarlık bir anlaşmaya bağlı olabileceğini öne sürdü. Çin, lityum, galyum ve germanyum dahil olmak üzere bu malzemelerin bir kısmının küresel madencilik ve işleme faaliyetlerinin önemli bir kısmını kontrol ediyor.
– Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ise ABD’nin Ukrayna’nın kritik minerallerine erişimini içeren anlaşma önerisini, Kievin talep ettiği güvenlik garantileri sağlanmazsa işe yaramayacağını söyledi. Ancak, sanki sonuçta ABD bir şekilde istediğini alacak gibi duruyor. ABD’nin Ukrayna’nın kritik mineralleri üzerindeki kontrolü ile sınırlı kalmayan bu planın, limanlardan altyapıya, petrol ve doğal gazdan ülkenin daha geniş kaynak tabanına kadar hemen her şeyi kapsadığı açıkça görülüyor. El koyma gerekçesi ise şöyle açıklanıyor: Düşmanların eline geçmesin diye. Bunun için ABD, Rusya ile anlaşabileceğinin sinyallerini bile veriyor.
Neticede, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Avrupa, ABD’nin gücüyle desteklenen bir ‘güvenlik Çemberi’ içinde varlığını sürdürdü. Ancak Trump, Ukrayna planı ile Avrupa’yı kapana kıstırmış ve çaresizlik içindeki Avrupa’ya her istediğini yaptıracak gibi gözüküyor. ABD liderleri arasında ise bu kapanın dışına çıkabilecek, Türkiye’yi yanına almak gibi, jeopolitik hamleleri yapacak kollektif akıl henüz oluşmamış gibi gözüküyor. Avrupa liderleri Trump kadar durumu değiştirebilecek alternatifler yaratmakta çok yavaş ve etkisiz görünüyor. Nitekim konferans sonrası, Avrupa’nın Ukrayna’da savaşın sona erdirilmesine yönelik barış müzakerelerinde masa dışı kalması endişesiyle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron tarafından Paris’te gerçekleştirilen gayriresmi Avrupa Biriği (AB) liderleri toplantısının sonucu tam bir teslimiyet ve çaresizlik görüntüsü içeriyor. Toplantı sonunda Scholz’un, ABD ve Avrupa’nın Ukrayna planı konusunda ayrılığa düşmemesi gerektiğini vurgulaması ve NATO, içinde hareket edilmesi gerektiğini vurgulaması bunun en açık ifadesi. ABD’yi çıkarları ve bekası bağlamında bir tehdit olarak görmeye başlayan Avrupa, başta Çin ve Rusya olmak üzere, diğer aktörlerle yeni bir denklem ve denge ilişkisi oluşturmaya çalışacak mı? Pekin, Rusya’sız bir Çin arayışına karşı ancak Avrupa’yla ilişkilerini daha ileri boyuta taşıyabilir. Rusya’nın burada ABD ile birlikte atacağı adımlar, Çin ve Avrupa boyutunda önemli olacak ve yakından izlenecektir. Dolayısıyla Trump’ın iş adamı zihniyetiyle bu kafa karıştıran çıkışları, çok kutuplu dünya sürecini ve kaotik ortamı Avrupa boyutuyla daha da artıracak gibi görünüyor. Ancak Avrupa’nın böylesi bir ortama ne hazırlıklı olduğunu ve ne de Trump’a karşı koyacak gücünün olduğunu söyleyebiliriz. Trump önceki döneminde Avrupalı liderleri iyi analiz etmişti. Şimdi ise onların pek fazla etkili olamadıkları gerçeği ile hareket ediyor. NATO ve ABD olmadan Avrupa’nın hareket edemeyeceği gerçeğini iyice anladı. Trump ve ABD, artık fikir üretme yönünden de kısırlaşmış Avrupa’ya, en azından yeni bir düşünce gerçekleştirene kadar bir süreliğine her istediğini yaptırılabileceğini değerlendirebiliriz.
Sonuç olarak bugüne kadar transatlantik ittifak sayesinde Avrupa’yı kontrol eden ve bunun maliyetini karşılayan ABD’nin yeni yönetiminin ekonomik bir bakış açısıyla bölge için para harcamaktan ziyade, maliyetleri Avrupa ülkelerinin karşılamasını öngören politikaların başlangıçta belirgin bir kırılmaya, sonrasında ise parçalanmaya ve çöküşe yol açtığı görülüyor. Soğuk Savaş ortamının ve daha da ötesinde II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzenin ortadan kalktığını görmezden gelen Avrupa liderlerinin ise olayın şaşkınlığını yaşadıkları ve panikle kendi güvenliklerini sağlayacak yeni oluşumlar için çözüm üretmeye çalıştıkları görülmektedir. Ancak bunun sağlanması ve kısa vadede oluşturulmasının hiç de kolay olmayacağı görülmektedir. Bu gerçekten hareketle yapmış olduğumuz analizde, 2025 yılındaki konferansı, “Avrupa’nın Çaresizliği ve 2025 Münih Güvenlik Konferansının Çöküşün Gözyaşlarıyla İlanı” olarak isimlendirdik. Kesin olan bir şey varsa o da kendi jeopolitikleri yerine, ezbere başkalarının rüyalarını görmeye devam edenlerin sonradan pişmanlığı oldukça maliyetli oluyor.
Devam eder mi bu tartışılabilir ancak, 2026 Münih Güvenlik Konferansının yapılıp yapılmayacağı şüphelidir ve şunu açıklıkla ifade edebiliriz ki gerçekleşse bile artık zerre kadar önemi olmayan bir etkinlik olacaktır. Böylesi bir ortamda “Antalya Diplomasi Forumu” öne çıkabilir mi? bunu da ayrıca sonraki yazılarımızda değerlendirelim.
Kaynakça:
Alpar, Güray. 21 Şubat 2022. “Kollektif Çaresizlik: Beşinci Büyük Kırılma ve Münih Güvenlik Konferansının Çöküşü”, SDE Köşe Yazısı.
Birnbaum, Michael, Loveday Morris ve John Hudson. (15 Şubat 2020). At Munich Security Conference, an Atlantic Divide: U.S. Boasting and European Unease, Washington Post.
Munich Security Report (2020), Weslessness, MunichSecurityReport2020.pdf (securityconference.org).
Deutsche Welle Türkçe (20 Şubat 2021). Biden’dan Avrupa’ya “ABD geri döndü” mesajı. https://www.dw.com/tr/bidendan-avrupaya-abd-geri-d/a-56631672.
Knight, Ben. (15 Şubat 2020). “Munich Security Conference: France’s Macron Envisions New Era of European Strength”, Deutsche Welle.
Munich Security Report (2020), Weslessness, MunichSecurityReport2020.pdf (securityconference.org).
Bunde ve diğerleri, Münih Güvenlik Raporu 2022- Münih Güvenlik Konferansı (securityconference.org). Turning the Tide Unlearning Helplessness, February 2022.
Özdemir, Şennur. (2004). “Bilgi Sosyolojisi Açısından Doğu ve Batı”, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, Cilt 1, Sayı 1.
Spengler, Oswald. (1997), Batının Çöküşü, Haz. Giovanni Scognamillo, Nuray Sengelli, Dergâh Yayınları: İstanbul.
Steinmeier, Walter Frank. (14 Şubat 2020). Opening of the Munich Security Conference: Munich.
Stoltenberg, Jens. (15 Şubat 2020). Opening Remark: Munich.
Yurttaşer, Ali Mehmet. (2017). Uluslararası Münih güvenlik Konferansı Raporu, 2017.