İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Şubat 26, 2025 16 dk okuma

JEOPOLİTİK BU 3 TARİH ARASINDAKİ BAĞLANTIYI ANLAMLANDIRMAKTAN GEÇER…

GENÇLERİ GELECEĞE EN İYİ ŞEKİLDE HAZIRLAMAK ZORUNDAYIZ
Şubat 26, 2025 16 dk okuma

 

JEOPOLİTİK BU 3 TARİH ARASINDAKİ BAĞLANTIYI ANLAMLANDIRMAKTAN GEÇER…

Doç. Dr. Güray ALPAR

Emekli Tümgeneral

 

Olaylar arasındaki bağlantıları kurmadan sadece verileri birbiri ardına sıralamak, kafaları karıştırmaktan başka bir şey ifade etmiyor.

Geçtiğimiz yıl ocak ayında ABD Başkanı Biden dönemindeki uygulamalara dayanarak, “Monroe Doktrininden 200 Yıl Sonra ABD’nin Tekrar İçine Kapanması” isimli bir makale hazırlamıştık. Trump’ın gelişiyle birlikte jeopolitik ortamın ani bir değişime uğradığı görülüyor ve bu haliyle tam olarak aynı olmasa da “1823 Monroe Doktrini” ve sonrasında gerçekleşen olayları akla getiriyor. Bu vesile ile dilerseniz 100’er yıl arayla gerçekleşen ve birbirleriyle doğrudan ilgisi olan jeopolitik kırılma noktalarını kısaca bir hatırlayalım.

Temeline inersek, 1815 Sonrası Avrupa’nın kendi arasındaki mücadelesi, tükenmesinin de başlangıcıydı

1808 yılında Napolyon’un emri ile bir Fransız ordusunun İspanya’yı işgal etmesi, İspanya’nın sömürgeleri üzerindeki etkisini kırarken, diğer yandan Fransa’nın 1812 yılında Rusya’ya saldırısı ile (Riehn, 1991) Avrupa’da dengeler tamamen altüst olmuştu. Napolyon’un yenilgiye uğratılmasının ardından düzenlenen Viyana Kongresi, sözde Avrupa’da sınırları ve güç dengelerini yeniden belirlemeyi hedef alıyordu. Ancak bu belirleme, aynı zamanda yeni bölüşmelerin ve paylaşımların dönemiydi ve öncelikle Rusya ve İngiltere arasında başlayan paylaşıma (St. Petersburg Protokolü:4 Nisan 1826), daha sonra Fransa’nın da dahil olması ile (Londra Protokolü: 6 Temmuz 1827) yeni bir dönem başlamıştı.

Bu dönemi en iyi öngören ülkelerden birisi de ABD yönetimi olmuştu. Yeni dönemde oluşan dengesizlikler ise sonuçta iki dünya savaşına yol açmış ve bu dönemde akıllıca bir politika ile Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çekişmelere sonradan müdahil olan ABD, bir süreliğine dünya gücü olma konumunu ele geçirmişti.

Monroe Doktrini bir içe kapanma değil aksine dünya hakimiyetine hazırlıktır

Monroe Doktrini her nedense iyi analiz edilmez ve sadece “ABD içe kapanması” olarak yanlış bir şekilde algılanır. Aslında, bilimsel olarak ABD’nin bu dönemde izlediği politikalar incelendiğinde, günümüze ulaşan sürecin de bir değerlendirmesi yapılmış olur. Bunun için ABD’de, Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki mücadelelerinden uzak kalınacağı gibi bir strateji oluşturan ve “Monroe Doktrini” önerisiyle bilinen, ABD Başkanı James Monroe’nin (1817-1825 yılları arasında Başkanlık yapmıştır) çalışmalarının ayrıntısının incelenmesi gerekmektedir. İncelemede Başkanın, 1823 yılında Kongrede yapmış olduğu konuşmada, buna dair bazı hususları vurguladığı açıkça görülür. Yine incelemede bunun bir içe kapanıştan daha çok, dünya hakimiyetine hazırlık amacına yönelik olduğuna dair de emareler görülür.

Bu belgede ABD’nin o dönemde, İspanyollar dahil, Avrupa’nın içerisinde bulunduğu durumu anladığı, ayrıntısıyla takip ettiği de görülür. Konuşmada asıl ilginç olansa, o dönemde Rusya’nın bir bakanı aracılığıyla ABD’ye başvurarak bazı sınır düzenlemeleri konusunda girişimde bulunmasıydı. Benzer bir önerinin, Rusya tarafından İngilizlere de yapıldığı biliniyordu. ABD ise Rusya’nın Amerika kıtasında herhangi bir rol oynamasına karşıydı. Avrupa’daki gelişmeleri değerlendiren Monroe, kongre konuşmasında ülke olarak kesinlikle Avrupa’nın kendi aralarındaki mücadelelerde taraf olmayacağını (kendisine saldırmadıkları sürece) ortaya koyarak, bir anlamda bu güç mücadeleleri esnasında hem kendi gücünü geliştirmeyi, çevresini düzenlemeyi hem de Avrupalı devletlerin birbirini ile mücadelesiyle yıpranmalarını hedefliyordu (President Monroe’s Seventy Annual Message to Congress, The Monroe Doctrine, December 2, 1823).

Doktrin aynı zamanda Avrupa’daki herhangi bir gücün Latin Amerika dahil, Amerika kıtasına müdahalesini de önlemeyi amaçlıyordu.

Aslında doktrinin en önemli kısmı da burasıydı. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda Fransa, General Lafeyette komutasında bir birliği Amerika’ya göndermiş (Bernis, 1963: 19,20) ve Fransa’nın da yardımı ile İngiliz ordusu yenilgiye uğratılmıştı (Davis, 2011: 226). İspanyol Donanması ise İngilizlerin bölgeye müdahalesini kısıtlayarak önemli bir görev icra etmişti. 1781 yılında bir İngiliz ordusu, Yorktown denilen yerde karadan Amerikalılar, denizden ise Fransızlar tarafından sıkıştırılınca askerî harekât zaten sona ermişti.

Avrupalılar, sırf İngilizler zarar görsün diye, yeni bir devletin kurulmasına katkıda bulunmuşlardı ama yeni kurulan Amerika devletine pek önem vermemişlerdi. Hem sınırları belirsiz hem de zayıf bir devletti sonuçta. Aslında ortada bir devlet olup olmadığı da pek anlaşılmıyordu. Herkes, zayıf kolonilerin birbiri ile kavga edip kısa sürede ayrılacağını düşünüyordu. Ancak, bu devlet, Avrupalıların kendi içlerindeki rekabetlerinden faydalanarak, beş yıl sonra sorunlarını yabancı müdahalesi olmadan kendi kendilerine çözmeyi başarmıştı bile (Roberts, 1997: 407).

ABD, 1794’ten sonra Kanada ve Florida sınırlarını çözüme kavuşturmuştu. Genişlemek için 1800’lü yılların başından beri toprak satın almaya başlamıştı. Fransa, Lousiana eyaletini 1800 yılında İspanya’dan almıştı ancak Amerika ile ilişkiler gerginleşince, 15 milyon dolara burasını Amerikalılara sattı. ABD, 1819 yılında da İspanyolların elinden Florida’yı, 5 milyon dolara satın aldı.

Monroe Doktrini sonrasında da büyüme çalışmalarının aksatılmadan devam ettiği görülür. ABD Başkanı James Monroe: “Herkes şunu açıkça görmelidir ki toprak genişlemesi büyük bir hareket serbestisi sağlar, güvenliği sağlamlaştırır” (Kissenger, 2006: 23) diyordu.

ABD hiç durmadı. Başkan Polk, “Teksas’ın güçlü bir devletin egemenliğine girmesi durumunda bunun Amerikan güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturacağı”nı, bu nedenle ABD’ye bağlanması gerektiğini söylüyordu. 1824 yılında Meksika’ya ait Teksas eyaletine göçmenleri göndererek, önce bağımsız ilan ettirdi, sonra 1844 yılında kendi topraklarına kattı. Dört yıl sonra da Kaliforniya 15 milyon dolara Meksikalılardan aldı. Ardından 1867 yılında Alaska da Ruslardan 7.2 milyon dolara alındı. Alaska satın alınırken Başkan Johnson’da, bu yerlerin yabancı kontrolünde olmasının, Birleşik Devletlerin büyümesini engelleyeceğinden ve etkisini azaltacağından bahsediyordu (Nye, S. Joseph ve Welch A. David, 2011:456). Ardından Puerto Rico İspanyollardan savaş tazminatı olarak alındıktan sonra, bazı adalar da 20 milyon dolara İspanyollardan satın alındı (Uçarol, 2005: 224-233). Böylece ABD kazandığı topraklarla neredeyse bugünkü genişliğine yaklaşmış oldu.

ABD’nin jeopolitik açıdan güçlenmesi yaşadığı İç Savaş sonrasında gerçekleşti

Amerika’nın güçlenmesi, esas olarak iç meselelerini hallettiği, Amerikan İç Savaşı’ndan sonra gerçekleşti. “İç Savaş” sonunda ABD kazandığı birikimle her ne kadar sömürgeci olduğunu gizlese de en hızlı yayılan saldırgan bir devlet durumundaydı. Küba, Amerikan çıkarları için vazgeçilmez önemdeydi (Uslubaş ve Dağ, 2007:327) ve Amerikan denetimi altında bağımsızlığını kazandı. Havai adası ise ABD tarafından, sırf “Japonlar ele geçirmesin diye” ele geçirilmişti.

İç Savaş sonrası dönem aynı zamanda Amerikan sanayisinin olağanüstü bir gelişme gösterdiği dönemdi. 1860’lı yıllarda Başkan Johnson’ın (1865-1869) Dışişleri Bakanı, Kanada’yı ve Meksika’nın büyük kısmını içine alan ve Pasifik Okyanusu’nun derinliklerine giden bir imparatorluğun hayalini kuruyordu. 1861 yılındaki iç savaş ile 20. yüzyıl arasındaki 40 yıllık sürede, ülkedeki kömür üretimi yüzde 800, çelik ray üretimi yüzde 500, demir yolu uzunluğu 550, buğday üretimi ise 250 kat artmıştı. Hiçbir ülke bunu küresel etkiye çevirmeden öylece duramazdı. 1900’lü yıllara gelindiğinde, aynı anda 14 savaş gemisi ve 13 kruvazörü inşa edecek kapasiteye ulaşmış olan ABD için de durum aynıydı.

Avrupa Devletlerinin kendi aralarındaki çekişmeleri, kendilerini tüketerek ve ABD lehine 20. yüzyılda da devam etti.

20. yüzyılın başında endüstri geliştikçe üretim artmış ve endüstrileşen ülkelerin nüfusları bu üretimi tüketemez olmuştu. Amerikalılar artık 80 milyonu aşkın nüfusu ile dünyadaki mamul ürünlerin 1/3’ini üreten en büyük endüstriyel güç haline gelmişlerdi. İspanya zaten daha önce Latin Amerika kıtasında yenilgiye uğratılmıştı.

1902 yılında ise liderliği daha fazla götüremeyen İngiltere, Orta Amerika’da egemen güç olma iddiasını terk ederek, yerini Birleşik Devletlere bıraktı (Kissenger,2006:30). Zaten Monroe’nin amacı da İngilizleri bu kıtadan uzaklaştırmaktı ama bunun da ötesine geçilip Fransız ve İspanyollar’da uzak tutuldu. İngilizler bu durumu ancak 19. yy. sonunda anlayabildi fakat artık çok geçti. 1903 yılına gelindiğinde ise Roesevelt: “Pasifik Amerika’nın Akdeniz’i olacaktır.” diyerek hedef büyütmüştü (Uslubaş ve Dağ, 2007: 320-326).

Panama, Kolombiya’nın bir eyaletiydi. Kolombiya, ABD isteklerini reddedince 1903 yılında Amerika’nın kışkırtması ile Panama’da ayaklanmalar çıktı ve Panama bağımsızlığını ilan etti. ABD onu hemen tanıdı ve kanal inşası konusunda anlaştı. Amerikalılar 1905 yılında Dominik üzerinde mali koruma hakkını aldılar. 1906 yılında ise Küba’yı işgal ettiler. Bundan sonra da istedikleri her yere müdahale hakkını kendilerinde görmeye başladılar. Roosevelt’e göre, “kuvvete dayalı diplomasi” Amerika’nın yeni küresel rolünün bir parçasıydı (Kissenger, 2006:31).

Monroe, ABD için bir nirengi noktasıydı ve devamlı bu noktayı kendisine esas aldı.

Monroe aslında ABD için küresel güç olma planıydı. Başlangıçtan itibaren ABD gücü açısından Monroe doktrininin tavizsiz ve fark ettirilmeden uygulanması esas olmuş ve bu ilkelerden sapma temayülü gösteren liderlere asla müsaade edilmemiştir. Örneğin, I. Dünya Savaşı sonrasında Başkan Wilson, ABD’nin küresel güç olması adına Avrupa’ya müdahalesi için mücadele etmiş, ancak bütün çabasına rağmen Amerikan Derin Devleti, daha zamanı gelmediğinden, buna müsaade etmemiştir. Senato’daki 3 oylamayı da kaybeden Wilson, 1920 yılı başkanlık seçimlerini de kaybetmiştir.

Bu dönemin içerisinde Sykes-Picot Anlaşması’nı bu çerçevede analiz edersek, bunun da bir noktada ABD çıkarlarını gerçekleştirmede bir basamak olduğu ortaya çıkar. Şimdi bu da nereden çıktı diyebilirsiniz! “Kimin işine yaradı” sorusunun karşılığı tam da bu anlaşılmazlığı ortadan kaldırıyor.

Soru: Sykes-Picot en çok kimin işine yaradı

Sykes-Picot Anlaşması, 1916 yılında İngiltere, Fransa arasında imzalanan, Rusya ve İtalya tarafından onaylanan, Osmanlı İmparatorluğunun topraklarının parçalanmasını içeren  gizli bir anlaşmaydı. Bu ülkeler buralarda uğraşıp güçlerini anlamsız bir şekilde tüketirken ABD, yıpranmış, bitmiş ve borçlanmış Avrupa’ya dinç ve yıpranmamış kuvvetleri ile yardıma gelecektir. Bunu stratejiden, jeopolitikten veya en azından uluslararası ilişkilerden temel düzeyde anlayan herkes bilir.

Dikkat edilirse, bunların hepsi ABD’nin doktrin gereği saldırgan tutum sergilemediği ve kabuğuna çekildiği sanısı yaratılan bir dönemde gerçekleşiyordu. ABD böylece barışçıl bir amacı gerçekleştirmek doktrini ile çevresini düzenlemiş ve fazlasıyla kontrol altına almayı başarmıştı. Avrupa ise I. Dünya Savaşından sonra II. Dünya Savaşında da kendi arasındaki rekabet nedeniyle yıpranmış, güç kaybetmişti. Kendi aralarındaki acımasız rekabet ise ABD’ye güç merkezi olma yolunu açmıştı. ABD’nin bundan sonra da günümüz dahil Avrasya kıtasında diğer ülkelerin arasında yaratacağı mücadeleleri ve rekabeti kullanarak, kışkırttığı ve bundan kendisine göre en uygun şekilde istifade ettiği görülecektir (Dini açıdan Avrupa’yı Müslümanlara karşı kışkırtma, Avrupa kamuoyunda Rus korkusu yaratma, Rus gücünü Ukrayna ve Avrupa ile azaltma ve sonra Rusya’nın yanında gözükerek Avrupa’ya istediklerini yaptırma, Yunanlıları Türklere karşı kışkırtma, Filistin-İsrail Savaşını kışkırtma, Asya için bir Çin korkusu yaratma, Latin Amerika’da Venezuela’ya karşı bir cephe oluşturma gibi). Bu ABD açısından, planladığı ve planladığı şekilde uyguladığı bir politika görünümünde akıllara yer etmiş gözüküyor.

Trump’ın uygulamaları da dikkatle değerlendirilirse, Monroe ile benzerlikler taşıdığı görülür

ABD açısından güvenlik politikalarının en önemli olduğu bölüm, kendi yakın çevresi olmuştur. Bu anlamda, özellikle Amerika kıtasında kendisine rakip bir gücün oluşmasını önlemek de her zaman kabul gören bir kural görünümündedir. Uygulamalar da zaten bu yöndedir. Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ise bu durum iyice açığa çıkmış gözüküyor.

ABD’nin Latin Amerika politikasının tarihsel süreci incelendiğinde, yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe dayandığı görülmektedir. Günümüzde de bu bölgede, kontrol amacıyla varlığını devam ettiren ABD, Latin Amerika politikasında Monroe Doktrinini esas almıştır (Keskin, 2008). Buna göre Avrupa kıtasının içişlerine karışmamayı taahhüt ederken, herhangi bir Avrupalı devletin kendisinin özellikle Latin Amerika’daki faaliyetlerine müdahil olmamasını şart koşmuştu. Böylece 1823 yılında sömürgeci Avrupa devletlerine karşı ilan edilen doktrinle, Latin Amerika kıtasının koloni yapılmasına karşı çıkılırken, bölge ABD’nin etki alanına dahil edilmiştir (Blouet, 2009: 105). Bunun sonucunda ABD, sınırlarını başta Meksika olmak üzere, Latin Amerika ülkelerinden kimi zaman savaşarak kimi zaman da toprak satın alarak genişletme yoluna gitmiştir. Müteakip yıllarda, özellikle 20’nci yüzyılın ortalarından itibaren, ise izlediği bu politikalara kısmen eklemeler yaparak; askeri, ekonomik ve siyasi müdahaleler şeklinde farklı yöntemler geliştirdiği görülmüştür.

ABD, Latin Amerika ülkelerine müdahale ederken çoğunlukla bu ülkelerin askerlerini ve güvenlik güçlerini kullanmıştır. 20’nci yüzyılın başından itibaren ABD’nin, Latin Amerika ülkelerinde kendi desteği ile gerçekleştirdiği askeri darbelerin sayısının 40’tan fazla olduğu bilinmektedir (Parag, 2009). ABD bunun haricinde, ekonomik kurumları ve medyayı da destekleyerek müdahaleler gerçekleştirmiştir. Bu anlamda daha az maliyetli bir yöntem olarak müdahalecilik; hükümeti yönetenlere rüşvet, siyasi partilere yardım, istikrarı bozma kampanyaları, darbe teşvikleri, seçim manipülasyonları, medya ve silah yardımları gibi unsurları da kapsamaktadır (Williams, 2012: 40). Bununla birlikte, “Latin Amerika ülkelerinin bir başka güç ya da güçlerin hâkimiyetine girmesi” de ABD açısından bir tehdit olarak nitelendirilmiştir. Bu tehdit; 19. yüzyıl başlangıcında İspanya ve İngiltere iken, II. Dünya savaşı sırasında Almanya, Soğuk Savaş boyunca da SSCB olmuştur (Çağrı, 2012). Çin ve Rusya’nın Nikaragua kanal projesindeki (Çin’e 50+50 yıl imtiyaz tanıyan) rolü dışında, ABD öncülüğünde daha önce kurulmuş olan NAFTA’yı (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) dengelemek için kurulmuş olan MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı) gibi örgütlenmelerin varlığı da ABD’yi tedirgin etmekteydi. Şimdi ise genel olarak Güney Amerika, spesifik olarak da Panama ve Nikaragua gibi bölgelerde yoğunlaşan Çin faaliyetleri, ABD ve özellikle Trump tarafından bir tehdit olarak algılanmaktadır. Nitekim Grönland ve Panama gibi bölge üzerindeki Trump söylemleri ve Panama’daki Çin faaliyetlerinin sonlandırılması girişimlerini bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Sonuç olarak; makalemizde genel olarak ortaya koyduğumuz şekilde son 200 yılda aşama aşama gelişerek ortaya çıkan ABD, bir yandan Avrasya bölgesinde kendisine tehdit oluşturabilecek bir gücün oluşmasını kendine özgü yöntemlerle engellemeye çalışırken, diğer taraftan da yakın çevresinde şimdi ve gelecekte bir gücün oluşmasını istememekte ve buna göre öncesinden yine kendince tedbirlerini geliştirmektedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Trump’ın son dönemdeki politikalarının da bize göre bu çerçevenin içinde olduğu açıkça görülmektedir.

Kaynakça:

Akgemci, Esra. (2011). “Chavez Döneminde Venezüella’nın ABD’ye Yönelik Dış Politikası”, Ankara Üniversitesi S.B.E., Yüksek Lisans Tezi: Ankara.

Blouet, W. Brian ve Blouet W. Olwyn. (2009). “Latin America and The Caribbean, Systematic and Regional Survey”, 6.Baskı: ABD.

Bemis, Samuel Flagg. (1963). A Diplomatic History of the United States, New York.

Çağrı, Erhan. (2012). “ABD’nin Latin Amerika’ya Bakışını Şekillendiren Öğeler”, Ed. Ozan Zengin, Latin Amerika Çalıştayı, Ankara Üniversitesi Yayınevi: Ankara.

Davis, C. James. (2011). İnsanın Hikâyesi, Çev. Barış Bıçakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

Khanna, Parag. (2008). Yeni Dünya Düzeni, Çev; Akbaş, Elif, Nihan; Pegasus Yayınları: İstanbul.

Keskin, Mustafa. (2008). “ABD’nin Müdahaleci Dış Politikası: Latin Amerika Örneği”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi.

Kissinger, Henry. (2006). Diplomasi, Çev. İbrahim H. Kurt, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

Nye, S. Joseph ve A. David. (2011). Küresel Çatışma ve İşbirliğini Anlamak, Çev. Renan Akman, İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.

Riehn, Richard K. (1991). 1812: Napoleon’s Russian Campaign, Wiley: New York.

Uslubaş, Tolga, Dağ Sezgin. (2007). Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Karma Kitaplar: İstanbul.

Uçarol, Rıfat. (2005). Siyasi Tarihi, HAK Yayınları: İstanbul.

https://web.archive.org/web/20041109025344//www.law.ou.edu/hist/monrodoc.html, The Monroe Doctrine, December 2, 1823, The University of Oklohoma Law Center.

Roberts, J. M. (1996). Avrupa Tarihi, Çev. Fethi Aytuna, İnkılap Yayınları: İstanbul.

Williams, M. Eric. (2012). Understanding U.S.-Latin American Relations: Theory and History, Routledge.

PAYLAŞ: