TRUMP USULÜ GÜNDEM BELİRLEME VE KONTROL YÖNTEMİ
Dünyada ne olup bitiyor jeopolitik olarak anlamlandırabilmek önemli. Derinliği görmek ve birbiri ile irtibatlandırmak gerekiyor.
Hangi noktaya kadar gider, şu an belirsiz gibi gözüküyor ancak Trump, kişiliğinin oluşturduğu etki altında, tüm dünyaya karşı tek taraflı bir savaş açmış gibi gözüküyor. Davranış ve uygulamalarının, alışılmışın dışında ve sürpriz etki yaratıcı olduğu muhakkak. Hatta bazen şaka mı yoksa gerçek mi bu bile anlaşılamıyor. Kurallarını sadece bir kişinin koyduğu, öncekinden farklı bir diplomatik ve siyasi oyunun oynandığı yeni bir jeopolitik sahnenin önlerindeyiz. Yeni dönemi anlamak ise derin bir bilgi altyapısı ve analiz olmadan, öyle parça parça tek yönlü yüzeysel yorumlarla anlaşılamıyor.
Aslında ABD, 1823 yılından beri genişleme ve kendi çıkarlarını koruma peşinde ve buna aykırı olarak hareket edenleri asla affetmiyor. Biden döneminin sona ermesi de bu yüzden, tıpkı Senato’daki 3 oylamayı da kaybeden Başkan Wilson’ın, 1920 yılı başkanlık seçimlerini kaybetmesi gibi. Ancak her durumda Biden dönemi, Trump döneminin alt yapısını uygun hale getirmiş görünüyor.
İkinci kez ABD Başkanı olarak göreve gelen Trump, görevini alırken yaptığı konuşmasında, “Amerika’nın altın çağı şimdi başlıyor. İlk sıraya basitçe Amerika’yı koyuyorum. Egemenliğimiz yeniden kazanılacak, güvenliğimiz tekrar sağlanacak, adalet terazisi yeniden dengelenecek. Şu andan itibaren Amerika’nın gerileyişi sona ermiştir.” demiş ve bu doğrultuda uygulamalarını derhal başlatmıştı. Bunun yanında ülkesinin servetini artıracağını, topraklarını genişleteceğini ve bayrağını Mars dahil yeni ufuklara taşıyacağını söylerken; Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştirme ve Panama Kanalı’nı geri alma vaatlerini de yeniliyordu.
Buna Trump’ın 07 Ocak 2025 tarihinde düzenlediği basın toplantısında açıkladığı, Grönland’ı ilhak etmek ve Panama Kanalını gerekirse askeri güç kullanarak yeniden ele geçirmek planları da eklenirse, ortaya gerçekten de basit söylemlerin dışında, global ölçekte yeni bir oluşumun gerçekleştirilmesi stratejisi çıkıyor. Bu dönem ABD’nin 1823 yılında, Monroe Doktrinini gündeme getirerek izlediği politikaların, 200 yıl sonra tekrar gündeme gelmesi anlamına getirilebilir mi? Şüphesiz bilgi altyapısına sahip olanlar için, Trump’ın söylemleri James Monroe ile birebir örtüşüyor.
Bu hususun anlaşılabilmesi için, ABD Başkanı James Monroe’nun (1817-1825 yılları arasında Başkanlık yapmıştır) detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir. İncelemede Başkanın, 1823 yılında Kongrede yapmış olduğu konuşmada, buna dair bazı hususları vurguladığı görülür. Yine incelemede bunun bir içe kapanıştan daha çok, dünya hakimiyetine hazırlık amacına yönelik olduğuna dair de emareler görülür.
ABD bir devlet olarak, Avrasya’nın kendi içerisindeki mücadelelerinden yararlanarak, ortaya çıkmıştı (Roberts, 1997: 407). Monroe, kongre konuşmasında ülke olarak kesinlikle Avrupa’nın kendi aralarındaki mücadelelerde taraf olmayacağını (kendisine saldırmadıkları sürece) ortaya koyarak, bir anlamda bu güç mücadeleleri esnasında hem kendi gücünü geliştirmeyi, çevresini düzenlemeyi hem de Avrupalı devletlerin birbirini ile mücadelesiyle yıpranmalarını hedefliyordu (President Monroe’s Seventy Annual Message to Congress, The Monroe Doctrine, December 2, 1823). Monroe ayrıca: “Herkes şunu açıkça görmelidir ki toprak genişlemesi büyük bir hareket serbestisi sağlar, güvenliği sağlamlaştırır” (Kissenger, 2006: 23) diyordu.
Başkan Polk (11. ABD Başkanı, 1795-1849), “Teksas’ın güçlü bir devletin egemenliğine girmesi durumunda bunun Amerikan güvenliğine yönelik bir tehdit oluşturacağını”, bu nedenle ABD’ye bağlanması gerektiğini söylüyordu. 1824 yılında Meksika’ya ait Teksas eyaletine göçmenleri göndererek, önce bağımsız ilan ettirdi, sonra 1844 yılında ise kendi topraklarına kattı. Dört yıl sonra da Kaliforniya 15 milyon dolara Meksikalılardan alındı. Ardından 1867 yılında Alaska da Ruslardan 7.2 milyon dolara alındı. Alaska satın alınırken Başkan Johnson’da, bu yerlerin yabancı kontrolünde olmasının, Birleşik Devletlerin büyümesini engelleyeceğinden ve etkisini azaltacağından bahsediyordu (Nye, S. Joseph ve Welch A. David, 2011:456). Ardından Puerto Rico İspanyollardan savaş tazminatı olarak alındıktan sonra, bazı adalar da 20 milyon dolara yine İspanyollardan satın alındı (Uçarol, 2005: 224-233). 1902 yılında ise liderliği daha fazla götüremeyen İngiltere, Orta Amerika’da egemen güç olma iddiasını terk ederek, yerini Birleşik Devletlere bıraktı (Kissenger,2006:30). İngilizler,ABD’nin 1823 Monroe Doktrinini ancak yüzyılın sonunda güçleri kaybederken anlayabildiler ve bunun ne manaya geldiğini Amerikalılara sorduklarında artık çok geç kalmışlardı. 1903 yılına gelindiğinde ise Roesevelt: “Pasifik Amerika’nın Akdeniz’i olacaktır.” diyerek hedef büyütmüştü (Uslubaş ve Dağ, 2007: 320-326).
Panama, Kolombiya’nın bir eyaletiydi. Kolombiya, ABD isteklerini reddedince, 1903 yılında Amerika’nın kışkırtması ile Panama’da ayaklanmalar çıktı ve Panama bağımsızlığını ilan etti. ABD onu hemen tanıdı ve kanal inşası konusunda anlaştı. Amerikalılar 1905 yılında Dominik üzerinde mali koruma hakkını aldılar. 1906 yılında ise Küba’yı işgal ettiler. Bundan sonra da istedikleri her yere müdahale hakkını kendilerinde görmeye başladılar. Roosevelt’e göre, “kuvvete dayalı diplomasi” Amerika’nın yeni küresel rolünün bir parçasıydı (Kissenger, 2006:31).
Başlangıçtan itibaren ABD gücü açısından Monroe doktrininin tavizsiz ve fark ettirilmeden uygulanması esas olmuş ve bu ilkelerden sapma temayülü gösteren liderlere asla müsaade edilmemiştir. Örneğin, I. Dünya Savaşı sonrasında Başkan Wilson, ABD’nin küresel güç olması adına Avrupa’ya müdahalesi için mücadele etmiş, ancak bütün çabasına rağmen Amerikan Derin Devleti, daha zamanı gelmediğinden, buna müsaade etmemişti. Senato’daki 3 oylamayı da kaybeden Wilson, 1920 yılı başkanlık seçimlerini de kaybetmiştir.
Dikkat edilirse, bunların hepsi ABD’nin doktrin gereği saldırgan tutum sergilemediği ve kabuğuna çekildiği sanısı yaratılan bir dönemde gerçekleşiyordu. ABD böylece barışçıl bir amacı gerçekleştirmek doktrini ile çevresini düzenlemiş ve fazlasıyla kontrol altına almayı başarmıştı. Avrupa ise kendi arasındaki rekabet nedeniyle yıpranmış, güç kaybetmişti. Kendi aralarındaki acımasız rekabet ise ABD’ye güç merkezi olma yolunu açmıştı.
ABD açısından güvenlik politikalarının en önemli olduğu bölüm, kendi yakın çevresi olmuştur. Bu anlamda, özellikle Amerika kıtasında kendisine rakip bir gücün oluşmasını önlemek de her zaman kabul gören bir kural görünümündedir. Uygulamalar da zaten bu yöndedir.
Diğer taraftan ABD, Avrasya bölgesindeki herhangi bir gücün kendisi için tehdit oluşturmasını önlemek maksatlı manevra ve politikaları da hiçbir zaman ihmal etmemiştir. “Korku ve tutkuları kullanmak” başlıca yöntemler olarak her zaman başvuruluyor. Avrupa’yı Rusya ve Çin’den uzaklaştıracak, aralarında rekabet yaratacak uygulamaları zaten bellidir. Bunun dışında, din unsurunu ve tarihsel olayları abartarak, Avrupa’da; Türklere ve Müslüman ülkelere karşı mesafe oluşturmak, Yunanlıları ve Ermenileri Türklere karşı kullanmak, zaman zaman Türkistan coğrafyasında Rusları kullanmak, Rus, Çin, Hindistan rekabetini gündeme getirmek, İsrail ve çevresindeki İslam coğrafyası ile aralarında kırılmalar ve düşmanlıklar oluşturmak, İran’ın Şii hilal oluşturma tutkusunu zaman zaman destekliyor gözükmek, Hindistan’ı Çin, Rusya ve Pakistan’a karşı kullanmak gibi politikaları bu hususu gerçekleştirmeye dönük pratik uygulamalardır. Bu ülkeler ne yazık ki kısa vadeli çıkarlara ve üstü örtülü kışkırtmalara kapılarak, bu cenderenin dışına çıkamıyor, çıkabilecek bilgeliği gösteremiyor. ABD açısından zaten bütün bunları gerçekleştirecek; akademik, basın, bilim, sivil toplum kuruluşları, sosyal medya ve eğitim yapılanması, zaten faaliyette bulunduğu coğrafyalarda, kuvvetli bir şekilde oluşturulmuş durumda.
ABD’nin ülkeler ve halklar arasında yaratacağı mücadeleleri ve rekabeti kullanarak, kışkırttığı ve bundan kendisine göre en uygun şekilde istifade ettiği görülmektedir. Bu ABD açısından, planladığı ve planladığı şekilde uyguladığı bir politikadır. Nitekim Ukrayna’daki çatışmalarla Avrupa’yı Rusya ve Çin’den uzaklaştırmayı ve kendisine kayıtsız şartsız bağlamayı başardı. ABD’nin Ortadoğu’da gereksiz yere yıprandığı ve güç kaybettiği dönemde, Çin ve Rusya’nın Nikaragua kanal projesindeki (Çin’e 50+50 yıl imtiyaz tanıyan) rolü dışında, ABD öncülüğünde daha önce kurulmuş olan NAFTA’yı (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi) dengelemek için kurulmuş olan MERCOSUR (Güney Amerika Ortak Pazarı) gibi örgütlenmelerin varlığı da ABD’yi tedirgin etmekteydi. ABD, Çin’in Panama’daki varlığı üzerinde de endişe sahibiydi.
Şimdi, stratejik bir geçiş noktası olan Panama ile birlikte; İngiliz Milletler Topluluğu ve NATO kurucu üyesi Kanada ile yine Avrupa Birliği Üyesi ve NATO kurucu ülkesi Danimarka’ya ait zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklara sahip Grönland’ı kendisine katmak istiyor. (1946 yılında, ABD Dışişleri Bakanı James Byrnes Grönland’ı Danimarka’dan satın almak için 100 milyon dolar (bugün 1,6 milyar doların üzerinde) para teklif etmiş ancak Danimarka bu teklifi reddetmişti). Trump, Rusya’dan sonra en geniş Arktika topraklarına sahip olan Kanada’yı ABD’nin 51. eyaleti olmaya zorlamak için ekonomik baskı uygulayacağına yemin etti. Bu açıklamalardan kısa bir süre sonra da oğlu Donald Trump Jr. Grönland’ın başkentine özel uçağı ile gönderdi.
ABD, Biden döneminde, Avrasya bölgesindeki güçleri birbirine karşı kullanarak, uygun şartları oluşturmuş durumda ve bu bölgeden kendisine karşı koyabilecek, Rusya ve AB gibi güçleri zayıflatmış gözüküyor. Enerji hatlarını ve ekonomik koridorları da yine kendisine göre oluşturmuş durumda. Şimdi her şey kendi çevresini yeniden dizayn etme ve gücünü geliştirme üzerine kurgulanıyor. Trump, Rusya ve Çin’e boyun eğdirme hedefi ve söylemiyle, büyük güçlerin stratejik çatışma alanı olarak Artika’nın-Grönland ve Kanada üzerinden- kontrolü konusundaki gerilimleri kışkırtıcı bir şekilde tırmandırmaktadır. Böylece Artika bölgesinde tek güç olma, Avrupa’yı ve Çin’i bu bölgeden uzaklaştırma ve ülkesine sınırsız kaynakları kullandırma yanında, rakiplerini kendisine yakın bölgelerden uzak tutma avantajını kullanmayı planlıyor. Buna ileride başka bölgeler de dahil olabilir. Bu aynı zamanda ABD’nin ülke topraklarını uzaktan emniyete alması anlamına da geliyor.
Trump, yeni dönemde tasarladığı tüm hususların maliyetini de karşı tarafa yüklemek üzerine kurgulamış gibi. Kendi jeopolitik planlarını gerçekleştirirken, diğer bölgeleri kendi aralarında meşgul etme adına İsrail’i destekliyor. Filistinli göçmenleri ise kendi isteği doğrultusunda Mısır ve Ürdün gibi ülkelere keyfince dağıtıyor. Trump II. Kez Başkan seçilmeden, “Tayvan’ın ABD’ye hiçbir şey vermediğini” belirterek, “Onları korumamız için Tayvan’ın ABD’ye ödeme yapması gerekiyor.” sözlerini kullanmıştı. Şimdi ise onlara karşı çip tarifelerini %100 artıracağını açıkladı. Venezuela’ya gönderdiği göçmenlerin maliyetini yine bu ülkeye yükledi. Ukrayna’ya yaptıkları askeri ve diğer yardımların devasa miktarlara ulaştığını ve buna karşılık olarak, bu ülkeden nadir toprak elementleri almak istediklerini söyledi. Avrupa ülkeleri artık savunma maliyetlerini kendileri karşılamak zorunda. Bu savunma harcamaları için GSYİH’nın %1’lerinden %2 hatta %5’lere kadar olan bölümünün kullanılması ve ekonomik olarak harcamaların oldukça artması anlamına geliyor. Oysa Avrupa ülkeleri Biden’a güvenmiş ve ne demişse birebir yapmıştı!
Trump için şimdiye kadar her şey istediği gibi gidiyor. Tayvan, Trump’ın gümrük vergisi tehdidinin ardından, uzlaşı arayışı içinde, ABD’ye güvence vermeye çalıştı. Aynı uzlaşı arayışı talepte bulunduğu diğer ülkeler için de geçerli. Kimse daha olayı anlayamadı. Bunu “hala bir haksızlığın düzeltilmesi ve uzlaşı sağlanması” olarak görmeye devam ediyor. Kanada Başbakanı Justin Trudeau yanında, Panama, Danimarka gibi ülkelerin yetkilileri de şaşkınlık içinde aynı şekilde hareket etmeyi ve uzlaşı sağlayabilecek yolları seçiyor. AB ülkelerinin yetkilileri ise cılız söylemler dışında henüz ciddi bir açıklama yapmakta tereddüt ediyorlar. Bir şeyler söylemesi ve yapması gerekenler, sanki Trump’ın kişiliği karşısında hipnoz olmuş durumdalar. Peki bu durum nereye kadar gidecek? Tavizler hangi noktalara ulaşacak?
Şüphesiz her zaman bir çözüm vardır. Bu etki altında kalış elbet zamanla geçecektir. ABD bile olsa, dünyada hiçbir ülke tek başına uzun süre bir güç olarak ayakta kalamaz. Elbette zamanla haksız uygulamalara karşı direncin ve karşı birlikteliklerin oluştuğu ve arttığı görülecek. Gücün bir sınırı var. Trump sadece gücünün sınırlarını gözlüyor, takip ediyor. Karşı koymalar arttıkça da zaten uzlaşıyı kendisi talep ediyor.
KAYNAKÇA:
Bemis, Samuel Flagg. (1963). A Diplomatic History of the United States, New York.
Çağrı, Erhan. (2012). “ABD’nin Latin Amerika’ya Bakışını Şekillendiren Öğeler”, Ed. Ozan Zengin, Latin Amerika Çalıştayı, Ankara Üniversitesi Yayınevi: Ankara.
Davis, C. James. (2011). İnsanın Hikâyesi, Çev. Barış Bıçakçı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.
Khanna, Parag. (2008). Yeni Dünya Düzeni, Çev; Akbaş, Elif, Nihan; Pegasus Yayınları: İstanbul.
Keskin, Mustafa. (2008). “ABD’nin Müdahaleci Dış Politikası: Latin Amerika Örneği”, Barış Araştırmaları ve Çatışma Çözümleri Dergisi.
Kissinger, Henry. (2006). Diplomasi, Çev. İbrahim H. Kurt, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.
Nye, S. Joseph ve A. David. (2011). Küresel Çatışma ve İşbirliğini Anlamak, Çev. Renan Akman, İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.
Riehn, Richard K. (1991). 1812: Napoleon’s Russian Campaign, Wiley: New York.
Uslubaş, Tolga, Dağ Sezgin. (2007). Dünya Tarihi Ansiklopedisi, Karma Kitaplar: İstanbul.
Uçarol, Rıfat. (2005). Siyasi Tarihi, HAK Yayınları: İstanbul.
https://web.archive.org/web/20041109025344//www.law.ou.edu/hist/monrodoc.html, The Monroe Doctrine, December 2, 1823, The University of Oklohoma Law Center.
Roberts, J. M. (1996). Avrupa Tarihi, Çev. Fethi Aytuna, İnkılap Yayınları: İstanbul.
Williams, M. Eric. (2012). Understanding U.S.-Latin American Relations: Theory and History, Routledge.