İRAN NEREYE GİDİYOR?…
Tümgeneral (E) Doç.Dr. Güray ALPAR
İran’a yönelik İsrail ve ABD tarafından başlatılan saldırılarda, dini lider Ali Hamaney’in resmi konutunda öldürüldüğü, İran resmi makamları tarafından açıklanırken 40 günlük yas ilan edildi.
Uluslararası hukuku ihlal eden bu şekildeki aykırı yöntemlerin son dönemde giderek daha fazla yaygınlaştığı görülüyor. Saldırılarda kız çocuklarının olduğu bir okulun da hedef alınması ve yüzlerce çocuğun öldürülmesi ise insanlığın varabileceği vahşi boyutları ve savaş ahlakının tamamen ortadan kalktığını ortaya koyuyor. Zaten birçok ülke de bu durumu kınamakta gecikmedi. Bu saldırıların muhtemelen sağlık kurumları dahil sınırsızca her noktaya yapılması olası. Oysa savaşta bile olsanız sivillerin zarar görebileceği noktaların göz önünde tutulması savaş suçlarının oluşmaması açısından önemli. Ortadoğu bölgesi giderek daha fazla acımasız saldırılara sahne oluyor ve bunun böyle olması da ne yazık ki bazı ülkeler tarafından bilinçli olarak tasarlanmış gözüküyor.
Hameney Türk asıllıydı ve Türkçeyi çok iyi bilmesine rağmen resmi alanda çok nadir kullandı. Liderlerin suikastlara uğraması sonucu yükseldi, kolunun bir suikast patlamasında kullanamaz duruma geldi ve yine bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Devrim Muhafızlarının kurucusu ve destekleyicisiydi. İktidarında, hiç ülke sınırları dışına çıkmadı. ABD tarafından etkisiz hale getirilen Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani’nin cenaze namazını o kıldırmıştı. Sonu da onunla benzer oldu.
Kuşkusuz daha önce İran’a yönelik saldırılarda liderlik kademelerinin esas alındığı açıkça görülmüştü. Bu kapsamda aralarında üst düzey yönetici ve liderlerin de olduğu çok sayıda kişi etkisiz hale getirilmişti. Bu sefer de aynı şekilde olacağı, özellikle İsrail tarafından açıkça bildirildiği halde, İran tarafından gerekli tedbirlerin ciddiyetle alınmaması ve en üst düzeyde dini lider dahil birçok yöneticinin ilk anda etkisiz hale getirilmesi, zaafı açık seçik ortaya koyuyor. Gerçekten de İran hemen hemen her düzeyde ardı ardına büyük kayıplara uğradı ve kayıpların boyutları görülmemiş boyutta… Ortada incelenmesi gereken büyük bir güvenlik açığının olduğu ortada. İsrail istihbaratı ülkenin her alanına sızmış durumda. Zaten Hamas’ın İsrail’de gerçekleştirdiği saldırının haber alınamamasının da Hamas’ın İran’a haber vermemesinden dolayı olduğu söyleniyor. Geçen yıl İran saldırılarında bir televizyon programında İran istihbaratının bu zafiyetinden bahsettiğimde, sunucu tarafından saatlerce eleştirilere maruz kaldığımı hatırlıyorum. Ancak görmezden gelmek ve sorunu söylememek sorunu çözmeye yetmiyor. Devletin en üst görevlisi ve çevresindekiler korunamadı. Açık tehdide rağmen 1989 yılından beri 37 yıldan beri kullandığı binada hem de beraberinde birçok kişi ile birlikte saldırıya uğradı. Binaya en az 30 bomba atıldı. Bu ciddiyetsiz, profesyonellikten uzak ve en önemlisi devletin ayaklar altına alınması demek. Bu hatayı çocuklar yapmaz sorumlular da eğer hayatta kalmışlarsa sorumluluktan kurtulamaz. İşte bir ülkede her konuyu açıkça konuşamamanın ve tartışamamanın hazin sonu. Bu bir ülkenin fikir yönünden kısırlaştırılmasının en bariz örneği.
Diğer taraftan yine ülkenin nasıl olup da tüm dünyadan dışlanan bir yapıya dönüştürüldüğünün de bizzat İranlı yöneticiler tarafından iyi analiz edilmesi gerekiyor.
Kuşkusuz dini liderlik İran için sanıldığından çok daha fazla bir öneme sahip. İran televizyonlarında ölüm gözyaşları içinde açıklandı. Sonuçlarının nerelere varabileceğini tahmin etmek şimdiden zor, ama Devrim Muhafızları yaptığı açıklama “Tarihin en şiddetli taarruz operasyonuna başlayacağız.” şeklinde oldu. İranlıların dini liderlerinin ölümüne nasıl bir tepki verecekleri gerçekten belirsiz. Tepki çok sert yöntemlerle de olabilir, hafif ve insanları rahatlatıcı ve tepkileri azaltıcı bir şekilde de geçiştirilebilir. Bazı camilere kırmızı bayrak asıldı bile. Ancak daha önceden planlanmamış rastgele saldırıların başlatılmasının ne derece etkili olacağı şüpheli. Kaldı ki bu saldırılar nerelere ve hangi zaman sürecini kapsayacağı da henüz belirsiz. İran’ın buna gücünün olup olmadığı ise zamanla görülebilecek bir husus. Sonuçta sadece uzaktan füzelerle bir sonuç alınamadığı her yerde görülüyor. Sonuçta 50 yıldır üzerine fazla bir şey eklenmeyen hava kuvvetleri, saldırıların ülke içine kadar gelebildiği bir savunma yapısı ve kendi liderlerini bile korumayan bir istihbarat yapısı ile farklı bir sonuç beklemek zaten mümkün değil.
İran’da daha önce etkisiz hale getirilecek kişiler için bir çalışma yapılmış ve yerlerine getirilecekler belirlenmişti. Ancak o kadar çok kişi etkisiz hale getirildi ve getirildiği şüpheli ki yeni yönetimin nasıl oluşturulacağı ve bunların yönetime kısa sürede nasıl adapte olacağı belirsiz. Bir ülkede uzun süre yönetimde kalmanın ve gücü sadece belirli kimselerde toplamanın bu şekilde istenilmeyen sonuçlarının olduğu burada ortaya çıkıyor.
Hürmüz Boğazının kapatılmasının ise süreye bağlı olarak uzun süreli olması durumunda, ekonomik olarak tüm dünyayı etkileyeceği kesin. Zaten daha önce 50-55 dolar civarında olması beklenen petrolün varil fiyatının, bölgeye uçak gemilerinin gönderilmesi ve krizin gelişmesi ile birlikte 70 dolarların üzerine çıktığı görülürken, dünya petrolünün %20’sinin, LNC’nin ise %25’inin geçtiği Hürmüz Boğazının kapatılması ve bunun uzaması ile birlikte fiyatların 100 dolarların çok üzerine çıkacağı uzmanlar tarafından gündeme getiriliyor. Petrol fiyatlarının artması herkesin hayatını tepeden tırnağa etkileme gücüne sahip… Kapatma ve kriz ile birlikte altın fiyatları da arttı.
İran’a yönelik hava ve füze saldırıları şiddeti artarak devam ediyor. Tahran dahil birçok şehir ağır saldırılara maruz kalıyor. Bu saldırılar hangi noktalara ulaşacak ve saldırılar ne kadar devam edecek şimdilik belirsiz. Ancak savaşın ağır bir maliyeti var bu İran kadar ABD için de önemli. ABD görünürde kazanıyor görülebilir ancak küresel düzeyde bir analiz yapıldığında gücünü kaybettiği de açık. Neticede şimdilik en azından üsleri, İran saldırılarına maruz kaldı. İran füzelerine karşı son derece pahalı olan mühimmat kullanılıyor ve sadece ilk gün ABD neredeyse bir yıllık stoku bunun için harcadı. İngilizler de dünya gücü olma konumunu, kazandığı her iki dünya savaşı sonunda kaybetmişti. Bazen kazanmak da kaybetmek anlamına gelebilir. Trump ve Netanyahu’nun faaliyetlerini tamamen sürekli kazanmak ve parçalamak üzerine kurguladıkları görülüyor. Acaba ABD, İsrail sayesinde bir türlü kurtulamadığı ve gücünü tükettiği bir Ortadoğu bataklığına mı saplandı ve bir Pirus Zaferini mi yaşıyor? Bunu ileride daha büyük güçlerle karşı karşıya geldiğinde, ABD sanırım daha iyi değerlendirme yetisine sahip olacaktır.
Peki bundan sonra ne olacak? İran’ın her ne şekilde olursa olsun istikrar içinde olması önemli. Türkiye bunu samimi olarak istiyor ve karşılığını çoğu zaman göremese de destekliyor. İran tarihi ve kültürel olarak Türkiye’ye ve Türklere en yakın olan ülkelerden birisi. En az 50 milyar dolar olması gereken iki büyük ülkenin ticaret hacminin 5 milyar dolar civarında kalması gerçekten üzücü.
Ancak bu nasıl olacak? İran eskiden olduğu gibi belki de biraz daha sertleşerek devam edip benzer durumları gelecekte de yaşamaya devam edecek mi? Yoksa yaşadığı olaylardan ders çıkarıp gerek kendi toplumuna gerekse dış dünyaya karşı daha uyumlu politikalar geliştirebilecek mi? Değişimin, hele İran’daki bir değişimin pek de kolay olmadığını biliyoruz. Ancak umarız bu dışarıdan bir müdahale ile değil kendi içerisinde ve sancısız bir şekilde gerçekleşir.
İran hem petrol hem de doğalgaz kaynakları yönünden dünyada ilk üç sırada. Ancak bu kaynaklarını neredeyse son 50 yıldır hiç kullanamadı. Sadece Suriye’de rejimi yaymak için harcadığı 30 milyar doları bir haftada kaybettiği İran Meclisinde gündeme getirildi. Lübnan’daki vekilleri ise piyasadan ihale yoluyla aldığı cihazlara İsrail istihbaratı tarafından patlayıcı yerleştirildiği için bir anda etkisiz hale getirildi. Kısacası farklı başkentleri yönetiyoruz fantezisinin ülkeyi getirdiği durum belli. Halk yoksulluk içinde ve kaynaklar yönünden zengin bir ülkede %60’ından fazlasının elektriğe erişimi bile yok. Sosyolojik olarak bir ülkede halk kendisini o topluma ait hissetmeli ve ülkenin bir parçası olarak onun gelişmesi için bir arada çalışmalıdır. Sadece belirli seçilmiş kişilerin refahı yaşadığı, liyakat ve becerinin önemsenmediği ve gelecek için bir umut taşımaktan uzaklaştırılan toplumların uzun süre ayakta kalması zaten mümkün değildir. En iyi fikirler ve gelişmeler bir arada ve her yönün açıkça ortaya konularak aralarından en uygununun seçildiği toplumlarda ortaya çıkar. Acaba İran zaman içerisinde bu yetisini kaybetmiş bir topluma mı dönüşmüştü?
Sonuç olarak, benzer acıların tekrar tekrar yaşanmaması açısından, İran’ın her türlü söylem ve sadece iç kamuoyuna yönelik çalışmalar dışında, kendi gerçek durumunu ortaya koyacak şekilde akılcı bir analiz yapmasının ve uygulamaya koymasının zamanının çoktan geldiği anlaşılıyor.
