HURMO (HÜRMÜZ)-PASİFİK STRATEJİSİ VE JEOPOLİTİĞİN FELSEFESİ
Uluslararası Sistemde olayları, dışarıdan empoze edildiği şekilde açıklamak, her zaman doğrulara götürmeyebilir. Jeopolitik kavramlar ise genellikle güç merkezlerinin tahakküm etme çabalarının bir yansıması olarak ortaya çıkmaktadır. Brzezinkski bile, “Çin, en az on yıl ve uzun vadede uluslararası sistem için ciddi bir tehdit haline gelemez.” gibi sonrasında doğru olmadığı anlaşılan, oldukça keskin iddialarda bulunmuştu (Brezeniski, 2005: 153). Bu nedenle belki de bazen jeopolitiğin felsefesini de işin içine katmak gerekiyor.
İnsana özgü pek çok disiplini ve düşünceyi göz ardı etmeden, kuşatıcı bir şekilde birçok konuyu işin içine alan bir araştırma ile spesifik sorunlara dair belirli bilgilerin ortaya konulması gerekiyor (Joad, 1985: 10). Felsefe bilginin kaynağına inerek bilimsel araştırması, farklı olanın bulunması, görüşlerin geniş bir çerçevede farklı düşünüş biçimleriyle ortaya konulabilmesidir. Bunun yanında her şeyden önce ne aradığını bilmektir.
Fikir, kavram ve inançlar, uygun bir metodoloji ile özüne indirgenebilir. Burada ortaya koymaya çalışacağımız zihinsel model (mind-mapping), aslında dünyayı daha iyi anlamaya yardımcı olmayı hedefliyor. Bu yöntem karanlık noktaları açığa çıkarırken, farklı bir bakış açısının da daha farklı olan yeni bilgileri ortaya koyabileceğini gösteriyor. Bir başka ifade ile “zihinsel model”, sistemin nasıl işlediğine dair kolaya indirgenmiş bir çalışma olarak tanımlanabilir.
Zihinsel modellerle yönlendirmelerin etkisinden kurtularak bilgilerimizin ve farkındalığımızı artırabilir, mekânsal bir harita oluşturarak, çevresel bağları uygun şekilde geliştirebilir ve bilgilerimizi birbirine bağlayarak çalışmalarımızı geleceğe yönelik daha uygun yöntemlerle organize edebiliriz.
Bu anlamda “Hint-Pasifik” terimini binlerce kez duyan birisi için, anlamlandırmaya çalıştığımız “Hurmo (Hürmüz)- Pasifik” terimi başlangıçta biraz garip ve ilginç gelebilir ancak son dönemde İran merkezli gelişen olaylar göz önüne alındığında bir anda her şey yerli yerine oturuverir.
Pasifik ve Hint Okyanuslarının birbiriyle ilişkilendirilmesi ve “Asya-Pasifik yerine “Hint-Pasifik” kelimesi olarak sadece tek bir jeopolitik bölge olarak isimlendirilmesini, 1924 yılında ilk defa Alman Jeopolitikçi General Karl Haushofer’den duyuyoruz (Haushofer, 1924: 551-553). Almanya’nın kendi politikası çerçevesinde ortaya attığı bu terim o dönemde pek kabul görmemiş ve sonrasında genelde “Asya-Pasifik” terimi tercih edilmişti. Ancak Çin, Brzezinkski’nin öngörüsünün aksine hızla bir güç merkezi haline gelmeye başlayınca, 2010 yılı sonrasında bir anda “Hint Pasifik” kavramı kullanılmaya başladı (Heiduk, Wacker, 2020). Ancak Çin ve Rusya bu tanımı kullanımda genelde tercih etmedi.
Aslında maksatlı olarak oluşturulmuş ve Asya bölgesinde çatışmaları ve rekabeti körüklediği açıkça belli olan ve terime dayalı olarak sonrasında oluşturulan strateji belgeleri incelendiğinde terim üzerinde neden bu kadar ısrar edildiği de ortaya çıkıyor. Bölge dünya nüfusunun yarısından fazlasına, dünya ekonomisinin 2/3’sine ve en büyük yedi ordusuna ev sahipliği yapıyor ve bölgedeki güçlerin birbirine karşı kullanılması içeren stratejiler zaten geçtiğimiz ve bu yüzyılda yaygın olarak kullanılıyor.
Genel olarak jeopolitik kavramlar, dünyadaki büyük güç merkezlerinin tahakküm etme çabalarının bir yansıması olarak görülebilir. Hint Pasifik tanımı da bu anlamda karşımıza çıkmaktadır. Örneğin; ABD’nin 2019 yılında yayınlanan ilk ilk “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” incelendiğinde Çin, en büyük düşman olarak tanımlanırken, Çin’i dengelemek için Hindistan müttefik olarak belirlenmişti (Indo-Pasific- Strategy-Report-June-2019). Bu belge analiz edildiğinde 89 kez Çin adı geçerken, Rusya, Çin’den sonra en fazla bahsedilen ülke konumundaydı. Bundan sonra 2022 yılı şubat ayında yeniden yayınlanan, “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” de aynı anlayışın detaylandırılmasından başka bir şey değildi (Indo-Pacific Strategy of the United States (Washington, DC: The White House, 11 February 2022).
Bu açıklamalardan sonra coğrafi uygulama alanı olarak da kavramı değerlendirdiğimizde, her ne kadar coğrafi alanlar büyük oranda keşişse de gerçek saha uygulamalarında, jeopolitik anlamda birbirine bağlı farklı alanları kapsadığı ve en azından İran merkezinde İsrail, Kızıldeniz ve Basra körfezlerinin civarının ve boğazların da buna dahil olduğu açıkça ortaya çıkar. İşte bu yüzden bizler de uygulama sahasından yola çıkarak ve ağırlık merkezi olarak Hürmüz Boğazını esas alarak terimi “Hurmo (Hürmüz)-Pasifik” olarak yeniden ortaya koyduk. Zaten gerçekte güç mücadelesinin uygulamaya konulduğu alan da burası değil mi?
Zaten Trump Yönetiminin 20025 yılı Kasım ayında yayımladığı “Güvenlik Strateji Belgesi söylediğimiz bütün hususları tekrar vurgulayan ve bundan sonraki dönemde uygulamaya koyacağı esasları açıkça ortaya koyan bir belge niteliği taşımaktadır (National Security Strategy of the United States of America, November: 2025).
Burada şu cümle özellikle dikkat çekmektedir: “Her ülke, bölge, konu veya dava -ne kadar değerli olursa olsun- Amerikan stratejisinin odak noktası olamaz. Dış politikanın amacı temel ulusal çıkarların korunmasıdır.” Bu vurgunun, “her ne kadar İsrail ısrar etse de ABD’nin ulusal çıkarı değilse herhangi bir çatışma göze alınamaz. Çatışma göze alınıyorsa demek ki bu ABD ulusal çıkarıdır.” olarak yorumlanması hiç de yanlış olmayacaktır.
Belgeyi konumuz açısından tekrar incelemeye tabi tuttuğumuzda ise her ne kadar ABD’nin bundan sonra yakın çevresi olan yarımküreye odaklanacağı söyleniyorsa da belgedeki:
- Hint Pasifiği özgür tutarken, diğer önemli deniz yollarında güvenli zinciri açık tutacağız,
- Orta Doğu’ya, petrol ve doğalgaz kaynaklarına ve bunların geçtiği dar geçitlere bir düşman gücün hâkim olmasını önleyeceğiz ve Büyük maliyetlere sürükleyen “sonsuz savaşlardan” uzak duracağız.
İfadeleriyle bunun istisnalarının ortaya konulduğu görülmektedir. İşte bugün İran’a yönelik saldırıların arka planında da bu belirtilen ana esaslar yatıyor ve İsrail-İran-Hindistan ve Çin çizgisini oluşturuyor. Güvenlik Strateji Belgesinde geçen bu cümleler aynı zamanda biraz önce bahsettiğimiz coğrafi alanı da tıpkı bizim tarif ettiğimiz şekliyle birebir ortaya koyuyor.
Şimdi de bu strateji ile İran’a yapılan saldırıları birlikte inceleyelim.
Burada harbin tarifinden gidecek olursak, bir ülkenin maddi ve manevi bütün güçleriyle yürüttüğü ve siyasal, ekonomik, psikolojik ve teknolojik güçlerinin kullanıldığı harp, askeri olan veya olmayan faaliyetleri ile şiddet içeren veya içermeyen faaliyetlerinden oluşur. Dolayısıyla sıcak bir çatışmanın henüz gerçekleşmemiş olması İran’ın fiilen harbin içerisinde olmadığı anlamına gelmez.
İran çatışma olmasa da harbin içerisindedir ve bu birçok sahada yoğun bir şekilde devam etmektedir. Geçtiğimiz dönemlerde çevresindeki ülkelerle çatışma alanları yaratmak adına faaliyetlerine bir süre göz yumulan İran’ın, “Şii Hilali Oluşturma” ve “4 Başkente Hükmetme” gibi arzuları kullanılarak belli bir algı çerçevesinde açıkça bugünkü oluşuma yönlendirilmiştir. Ancak plan, belirli bir safhaya geldikten ve İsrail için tehdit oluşturmaya başladıktan sonra her şey değişmeye başlamıştır. Önce Lübnan, Suriye ve Yemen bölgesinde vekil güçlerle bağlantıları zayıflatılmış ve başlangıçtan beri yaptırımların etkisi altındaki ülke ABD ve İsrail’in düzenlediği saldırılarla askeri ve ekonomik olarak kayba uğratılmış ve ağır enflasyon altındaki halk sokaklara çekilmiştir.
Halen devam eden gerilimde ABD’nin İran’dan başlıca isteği, nükleer çalışmaları tamamen durdurma yanında füzelerinin menzilinin İsrail’e tehdit oluşturmayacak şekilde sınırlandırılmasına yöneliktir. Bunlar aslında, İsrail’in istekleridir. İsrail çevresinde güçlü hava kuvvetleri olan ülkeler ve kendisi hariç nükleer güce sahip olan devletler istememektedir. Görünürdeki bu konular yanında, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki yolların emniyete alınması ve İran’ın Çin ve Rusya ile irtibatının kesilerek teknoloji yardımı alması engellenirken, Çin’in kuşak yolunun işlemesi ve İran’dan ihtiyaç duyduğu petrol ve doğalgaz ürünlerini almasının durdurulması hedeflenmektedir. Böylece işletimi engellenen Kuşak Yol Projesi yerine, ABD tarafından ortaya atılan IMEC projesi hayata geçirilecektir ki bu zaten İsrail-Hindistan merkezli bir proje olarak ortaya çıkmaktadır. Bütün bu sayılanlar ise doğrudan Kasım 2025 tarihli Güvenlik Strateji Belgesinde bölge ile ilgili olarak vurgulanan hususların gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Zaten ABD donanması bölgedeyken, İran’a bir Çin gemisinin yaklaşıp füze teknolojisinde kullanılan sodyum ve amonyum nitrat vermesi veya dünyada hem petrol hem de doğalgaz ürünleri yönünden ilk 3 sırada olan ülkeden bu ürünleri alması dolaylı da olsa engellenmektedir. Diğer yandan 55 dolarlar civarında olacağı tahmin edilen ham petrolün varilinin neredeyse 70 dolarlara yükseldiği ve kriz ve kapanma anında 100 dolarların üstüne çıkacağı tahminleri dikkate alındığında istenilen birçok husus da daha şimdiden gerçekleştirilmiş gibi görülmektedir. Bilindiği üzere Trump, Eylül 2025 tarihinde AB ülkelerini Rusya’dan petrol ve doğal gaz almamaları yönünde uyarmış (Bloomberg: 15 Eylül 2025) ve aralık ayında ise AB ile ABD arasındaki ticaret açığı konusunda “AB, ABD’den petrol ve doğal gaz satın alarak bu açığı kapatmazsa, bu ülkelere ek tarife uygulayacağı“ yönünde bir uyarıda bulunmuştu.
Şimdi başlangıçta sormamız gereken soruyu soralım: ABD Başkanı Trump’ın ikinci uçak gemisini yollamayı düşündüğü bölgede, İran-ABD mücadelesi bir savaşa dönüşebilir mi?
Cevap basit. Halen savaş bütün hızıyla devam etmiyor mu? Müzakere sürecinin uzaması bile bazı ABD planlarını fazlasıyla gerçekleştirmiyor mu?
Cevap: Evet. Bu noktada İsrail’in isteği ile bir çatışmaya dönüşecek olursa…
Öncelikle havadan saldırılar ve İran’ın buna karşılığı, sonrasında ise ihtiyaç duyulursa bunun dozunun artırılması…
Muhtemelen zorunlu kalınması durumunda en son aşamada özel birliklerle sınırlı hedeflere taarruz muhtemel gözüküyor.
Her halükârda karadan ve her iki taraf için de oldukça yıpratıcı olacak bir saldırı ihtimalinin en sona alınması gerekiyor.
Şüphesiz harekât planlarını biz yapmıyoruz ve Brzezinkski kadar her şeyi bilmemiz! mümkün değil. Ancak anladığımız manada, gerisini tarihin tamamlayacağı Hurmo (Hürmüz)-Pasifik Stratejisi…
Kaynakça:
Brzezinski, Zbigniew. (2005). Tercih, Küresel Hakimiyet mi? Küresel Liderlik mi? İnkılap Kitabevi: İstanbul.
Bloomberg: 15 Ekim 2025. https://www.bloomberght.com/trump-tan-avrupa-ya-rusya-dan-petrol-almayin-cagrisi-3757096 (Erişim Tarihi: 11 Şubat 2026).
Heiduk Felix, Wacker Gudrun. (2020). From Asia-Pacific to Indo-Pacific: significance, implementation and challenges. Research Report. From Asia-Pacific to Indo-Pacific: significance, implementation and challenges (ssoar.info).
Haushofer, Karl. (1924). Pasifik Okyanusu Jeopolitiği – Coğrafya ve Tarih Arasındaki İlişkilere Yönelik Çalışmalar, Kurt Vowinckel Basımevi: Berlin, Almanya.
Indo-Pasific- Strategy-Report- Washington, DC: June-2019.
Indo-Pacific Strategy of the United States (The White House, 11 February 2022.
Joad, C.E.M., (1085). Dünyanın Büyük Felsefeleri, Çeviren: Semih Umar, Remzi Kitapevi, İstanbul.
National Security Strategy of the United States of America, White Hause: Washington: November 2025.
