İçeriğe geç
Değerlendirme ve Analizler Haziran 4, 2026 11 dk okuma

MESLEKSİZ NESİL: İSTATİSTİKİ BİR ZAFER, SOSYOLOJİK BİR YIKIM

MESLEKSİZ NESİL: İSTATİSTİKİ BİR ZAFER, SOSYOLOJİK BİR YIKIM
Haziran 4, 2026 11 dk okuma

MESLEKSİZ NESİL: İSTATİSTİKİ BİR ZAFER, SOSYOLOJİK BİR YIKIM

Tuğgeneral (E) Murat KAYA

Askerlik hizmetinin gençlere kazandırdığı ortak yaşam kültürü anlayışı, sabrı, saygıyı ve tahammül eşiğini daha önce yazmıştım. Şimdi ise madalyonun diğer yüzüne; gençliğin eğitim ile meslek arasına sıkışan hikâyesine bakmak istiyorum. Son kırk yılda sadece gençlerin davranışları değil, hayata hazırlanış biçimleri de değişti. Bu değişimi yine en iyi bildiğim, en iyi gözlemlediğim yerden anlatacağım: Asker ocağından.

Çünkü asker ocağı sadece bir kışla değil, aynı zamanda Türkiye’nin küçük bir özeti, toplumun aynasıdır. Zira asker ocağı, yıllar boyunca Türkiye’nin en gerçekçi sosyolojik laboratuvarlarından biri oldu. Bu nedenle anlatacaklarım askerlik anılarından çok, Türkiye’nin son kırk yılda geçirdiği dönüşümün hikâyesidir.

Bundan 35-40 yıl önce, yeni tertip erler kıtaya adım attıklarında ilk yapılan iş, onların meslek ve becerilerine göre tasnif edilmesiydi. Gençler yan yana dizilir, her biri hayatın içinden gelen birikimleri ve zanaatları doğrultusunda gruplara ayrılırdı. Meslek portföyü o kadar genişti ki seçmekte zorlanırdık. Bayan kuaföründen terziye, berberden kasaba kadar her meslekten insan vardı. Bugün arayıp da bulamadığımız birçok vasıf, o günlerde asker sıralarında fazlasıyla mevcuttu. Hele oto tamircileri… Motorcusu ayrı, kaportacısı, boyacısı, elektrikçisi, döşemecisi ayrı çıkardı. Mülakatlar yapar, içlerinden en ustasını seçmek için ter dökerdik. O dönemlerde mesele şimdiki gibi meslek sahibi asker bulmak değil, aynı mesleği yapan onlarca kişi arasından en iyisini seçebilmekti.

Bugün bir gence sorsak “debbağ” nedir, “saraç” ne iş yapar, “köşker, nalıncı, neccar” kime denir diye? Cevap alamayız. Ama o zamanların sıradan meslekleriydi bunlar.

Kışla, kendi kendine yeten devasa bir organizmaydı. Mutfağın tadı başkaydı, asker kendi yemeğini kendi pişirirdi. Aşçının her türlüsü çıkardı; ızgaracısı, soğukçusu, tatlıcısı, simitçisi, pidecisi, lahmacun ustası; hepsi askerlik süresince de mesleğini icra etmeye devam ederdi. Kışlanın bacasından dumanın tüttüğü, “kendi kendine yeten” bir yapıydı o. Şimdiki gibi dışarıdan hizmet alımı, ihale usulü yemek dağıtımı yoktu. Fırından çıkan o taze ekmeğin kokusu tüm bölüğü sarardı. Asker ocağının yemeği de başkaydı, ekmeği de…

Peki ya askerlerin eğitim durumu?

O dönemlerde tablonun en trajik kısmı eğitimdi. Gelenlerin çoğu ilkokul mezunu veya terkti. Yüz kişide ancak iki-üç lise mezunu çıkar, onlar da hemen ya çavuş yapılırdı ya da yazıcı. Okuma yazma bilmeyenlerin sayısı hiç de az değildi; onlar için kışlada “Ali Okulu” açılırdı.

Askerlik süresi meslek edindirmeye yetecek kadar uzundu o dönemler. Kışlalarda, halk eğitim merkezleriyle veya çıraklık eğitim merkezleriyle ortaklaşa meslek edindirme kursları açılır, askere gelen gencin koluna ateşçilikten berberliğe bir altın bilezik takıp öyle terhis edilirdi.

Sonra yıllar geçti… Türkiye büyüdü, şehirleri genişledi, sanayisi gelişti. Avrupa Birliği üyelik süreciyle birlikte uyum yasaları, müzakere fasılları, müktesebat ve yeterlilik standartları hayatımızın her alanında daha fazla konuşulmaya başlandı. Eğitim seviyesinin yükseltilmesi, üniversite mezunu oranlarının artırılması, mesleki yeterliliklerin yaygınlaştırılması ve daha nitelikli iş gücü yetiştirilmesi, devlet politikalarının öncelikli hedefleri arasına girdi.

Bu süreçte başarı, giderek daha fazla rakamlarla ölçülmeye başlandı. Kaç kişinin lise mezunu olduğu, kaç kişinin üniversite diploması aldığı, kaç kişinin sertifika sahibi olduğu, eğitimde okullaşma oranlarının ne kadar yükseldiği önemli göstergeler haline geldi. Kalfalığın, ustalığın, meslek erbabı olmanın ve hayat tecrübesinin yerini istatistik tabloları aldı. Rakamlar yükseldikçe başarıdan söz edildi, diplomalar çoğaldıkça toplumun daha nitelikli hale geldiği varsayıldı.

Devlet de bu hedefleri yakalamak için ciddi bir seferberlik başlattı. Açık öğretim programları hızla yaygınlaştırıldı ve milyonlarca gence diploma kapısı haline getirildi. Eğitimde nicelik artarken, niteliğin aynı hızla yükselip yükselmediği ise çoğu zaman ikinci planda kaldı. Benzer bir anlayış başka alanlarda da kendini gösterdi. Bir dönem polis tarafından yapılan ve belirli bir ciddiyet taşıyan sürücü belgesi sınavları yerini büyük ölçüde sürücü kurslarına bıraktı. Ehliyet sahibi insan sayısı arttı, ancak trafikteki sürücülük kalitesi konusunda aynı şeyi söylemek her zaman mümkün olmadı.

Sonuç mu?

İstatistiki bir zafer, sosyolojik bir yıkım. Kâğıt üzerindeki başarı ile hayatın içindeki gerçeklik, ilk kez bu kadar belirgin şekilde birbirinden ayrıştı. İstatistiksel olarak müreffeh, ama gerçekte içi boş bir topluma dönüştük. Kâğıt üzerinde her şey yolundaydı. Eğitim göstergeleri Avrupa standartlarına yaklaşıyordu. Raporlar başarı hikayesi yazıyordu. Ama sokakta, atölyede, sanayi sitesinde, tarlada ve kışlada bambaşka bir gerçek vardı. Rakamlar yükselirken vasıf düşüyordu. Eğitim rakamlarımız Avrupa standartlarına ulaştı belki ama “diplomalı ama mesleksiz” devasa bir kitlemiz oldu. Ehliyeti olan ama araç kullanmayı bilmeyen bir toplum olduk; her bayram binlerce kaza yapıp yüzlerce can kaybetmemizin sebebini hiç oraya bağlamadık.

Sonra ne mi oldu?

Mesleği, zanaatı olmayan bu diplomalı güruh; kolay yoldan para kazanmanın derdine düştü. Kimi mafyaya özendi, kimi değnekçiliğe, kimi iddia, kimi Bitcoin kapılarında, kimi Youtuber, influencer ya da sosyal medya fenomeni olma hayallerinde kayboldu. Teknolojinin gelişmesiyle bazı mesleklerin yok olmasını anlarım, ama bizimkisi doğal bir sürecin ötesinde gençliğin içinde düştüğü bir vasıfsızlaştırma hikayesine dönüştü.

Biz kışlaya geri dönelim. Bugün kışlaya gelen yeni tertiplere tekrar bakalım ne değişmiş kırk yılda?

Şimdi de yeni tertipler geliyor asker ocağına. Ancak artık onları eskisi gibi mesleklerine göre sınıflandırmak, ihtiyaç duyulan alanlara göre seçmek pek mümkün olmuyor. Çünkü gelen gençlerin önemli bir kısmının elinde somut bir meslek, uygulanabilir bir beceri ya da ustalık bulunmuyor.

Karşımızda artık yıllarca korunaklı bir dünyanın içinde büyütülmüş, her zorluğu kendisi adına başkalarının çözdüğü, el bebek gül bebek yetiştirilmiş bir kuşak duruyor. Hayatla arasına görünmez bir koruma duvarı örülen bu gençler, ilk kez asker ocağında kendi yatağını toplamayı, sırasını beklemeyi, sorumluluk almayı ve bir işin ucundan tutmayı öğrenmek zorunda kalıyor. Belki de askerlik, birçok genç için bugün hâlâ hayatın gerçekleriyle ilk ciddi karşılaşma alanı olma özelliğini koruyor.

Diğer taraftan, bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca devlete, eğitim sistemine ya da yanlış politikalara yüklemek de kolaycılık olur. Kendimize dönüp dürüstçe sormamız gereken bir soru var: Bu manzaranın oluşmasında bizim hiç payımız yok mu?

Yıllarca çocuklarımızı “Aman eli kirlenmesin, yağlanmasın, nasır tutmasın, üstü başı toz olmasın, güneşte kalmasın, yorulmasın, üzülmesin” diyerek büyüttük. Onları hayatın zorluklarından korumayı iyi anne-babalığın gereği sandık. Nasır tutmuş elleri çalışkanlığın değil, eksikliğin göstergesi olarak görmeye başladık. Çocuklarımızın bir meslek öğrenmesinden çok diploma sahibi olmasını önemsedik, üreten değil, masa başında oturan, ter döken değil, kravat takan, risk alan değil, garanti maaş alan bireyler olmasını istedik.

Tek hayali evladını memur yapmak, bir masanın başına oturtmak olan ailelerin yetiştirdiği nesil, ilk kez kışlada hayatın sert ve süssüz gerçekleriyle karşı karşıya kalıyor. Çünkü asker ocağı; sınav sorularından, diplomalardan ve sosyal medya beğenilerinden ibaret değil. Sabır istiyor, dayanıklılık istiyor, disiplin istiyor, sorumluluk istiyor. Hayatta öyle değil mi?

İşte bu yüzden asker ocağı paylaşmayı, zorlukla mücadele etmeyi ve kendisinden başka insanların da var olduğunu öğrendiği bir hayat laboratuvarı haline geliyor. Yıllarca ailesinin koruma çemberi içinde büyüyen genç, ilk kez orada hayatın kimseye ayrıcalık tanımadığını görüyor.

Biz evlatlarımızın elini tozdan korurken, madalyonun diğer yüzünde memleketin can damarı olan sanayi siteleri, atölyeler kan kaybediyor. Bugünün son ustaları, dükkânı devredecek, tezgâhın başına geçirecek tek bir çırak bile bulamadıklarından mesleklerinin son dönemlerini yaşıyorlar. Bir ustanın ölümü artık sadece bir insanın ölümü değil, bazen bir mesleğin de ölümü oluyor. Alın teriyle, usta ahıyla harmanlanacak o kadim zincir koptu kopuyor, çünkü kimse çocuğunu o dükkanların eşiğinden içeri sokmuyor.

Sonuç mu? Askere gelenlerin mesleği sorulduğunda aldığımız cevaplar üç aşağı beş yukarı aynı: Ya garson ya motokurye ya da anketçi. Geri kalan koca bir çoğunluk ise ne acıdır ki sadece “diplomalı işsiz”. Eğitim durumuna baksanız; hepsi memleketin dört bir yanında, apartmandan bozma üniversitelerden mezun olmuş, kollarında bir zanaatın altın bileziği yerine kâğıttan bir diploma taşıyan gençler…

Okuma yazma bilmeyen mi? Artık hiç çıkmıyor. Ali Okulları çoktan kapandı.

Peki ne yapmalı?

Bu tablodan dönmenin yolu, kâğıt üzerindeki istatistikleri kutsamaktan vazgeçip gerçeğin çıplak gözleriyle yüzleşmekten geçiyor. Eğer bu diplomalı cehalet sarmalından çıkmak istiyorsak, mesleki eğitimi yeniden itibar sahibi hâle getirmeliyiz. Her ilçeye tabela üniversitesi açma çılgınlığına son verilmeli. Almanya’nın uyguladığı ve bizim aslında Ahilik geleneğimizde yüzyıllardır bildiğimiz mesleki eğitim modeline yeniden yönelmeliyiz.

Bununla birlikte, hâlen toplumun her kesiminden gencin bir araya geldiği nadir kurumlardan biri olan askerlik hizmetini de bu konuda çok daha etkin değerlendirmeliyiz. Her ne kadar askerlik süresi kısa olsa da özellikle herhangi bir mesleği, zanaatı veya teknik becerisi olmayan gençlere yönelik hızlandırılmış mesleki eğitim programları geliştirilmeliyiz. Kışlaları, eskiden olduğu gibi uygun altyapı ve iş birlikleriyle; kaynakçılık, tesisatçılık, elektrik, mekanik bakım, lojistik, bilişim, aşçılık ve benzeri alanlarda gençlere meslek kazandıran üretken eğitim merkezlerine dönüştürmeliyiz.

Böylece askerlik hizmetini tamamlayan bir genç, terhis olurken yalnızca askerlik görevini yerine getirmiş değil, aynı zamanda hayatını kazanabileceği bir meslek veya beceri edinmiş olarak sivil hayata dönebilir. Bu yaklaşım hem iş gücü piyasasının ihtiyaç duyduğu ara eleman açığını azaltacak hem de gençlerin üretim hayatına daha güçlü katılmalarına katkı sağlayacaktır.

Zanaatkârlık ve el emeği, asgari ücret kıskacından kurtarılmalı, üreten insan yeniden hak ettiği ekonomik ve toplumsal itibara kavuşturulmalıdır. Toplum olarak “Oğlumuz ya da kızımız masa başı memur olsun” saplantısından vazgeçmeli, alın teriyle çalışan, üreten, tamir eden, inşa eden ve ortaya değer koyan ustalara hak ettikleri toplumsal saygıyı yeniden göstermeliyiz.

Geleceği kurtarmak istiyorsak; unvanların içini yeniden vasıfla doldurmak, kışlaların da memleketin de bacasını kendi alın terimizle, kendi ustalarımızla tüttürmek zorundayız. Asker ocağı da devlet yapısı da kendi kendine yettiği sürece güçlüdür…

PAYLAŞ: