KİM OLDUĞUNU BİLMEK: KARACALI
Tümgeneral (E) Doçent Dr. Güray ALPAR
Tarihçi ve Sosyal ve Kültürel Antropolog
Bu araştırmaları neden yaptık
Bir akademisyen olarak köyümüze dair bilgileri çocukluğumdan beri hep merak etmişimdir. Ama üzülerek söylemem gerekiyor ki bunu büyüklerime sorduğumda sorularım hep geçiştirildi çünkü zaten onlara da öğretilmemişti. Bilinenler de yazılı hale getirilmediğinden, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi ortada tahminler, söylentiler ya da bilinçli olarak kafalara yerleştirilmeye çalışılan uydurma bilgiler vardı. İsmi konusunda bile tereddütlerin olduğu bir bilinmezin ortasında gibiydik. Doğrusunu söylemek gerekirse bu içimde bir uhde olarak uzun yıllar kaldı. Ta ki konu hakkında bilimsel eserlere ve araştırmalara rastlayana kadar…
Acaba söylenenler ne kadar doğruydu? Karacalı ismi neden bilinçsiz bir şekilde isim değiştirilerek kullanılıyordu? Tarihi nerelere uzanıyordu? Bunlar belgeli miydi? Birçok yörede ortaya çıkan benzer isimler ne anlama geliyordu? Kültür ve inanç yönünden hepsi aynı mıydı yoksa Anadolu bölgesinde yaşayanların çoğunlukla Sünni Hanefi inanca ve İran’da yaşayanların bazılarının Şia inancına sahip olması gibi zaman içerisinde geniş coğrafyalara dağılmaktan kaynaklanan farklılıklar oluşmuş muydu? Sorular… Sorular…
Türkiye’nin birçok yerine dağılmış durumda onlarca isim benzerliği taşıyan köy yanında, Özbekistan’da bile Karacalı isimli bir yerleşim yeri görünce de bu konularda yapmış olduğum araştırmaları daha da ilerilere taşımaya karar verdim. Sonuç inanılmazdı ve benim açımdan gurur vericiydi. Sonrasında bulgularıma ilişkin ilk verileri bir makale haline getirip yayınlayınca gösterilen ilgi ve geri dönüşler beni daha da şaşırttı ve daha fazla araştırma yapmaya yöneltti. Demek ki benim gibi geçmişini ve atalarını merak eden başkaları da vardı ve gerçekleri öğrenmek onlar için de bir şeyler ifade ediyordu.
Satılmış Akbal, Ertuğrul Erdal Kaya, Halil Arlıer, Şaban Durukal, Hayati Ağırman, Salih Durukal, Ferdi Baloğlu, Ömer Kurtoğlu, Mustafa Yöndemli, Osman Yılal ve Mustafa Babacan bu kişilerden bazılarıydı. Kendilerine ve özellikle de bu konularda beni daha fazla araştırma yapmaya teşvik eden Özcan Demirbaş’a özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Türklerde yedi atayı bilme geleneği
Türklerin atalarına olan saygıları binlerce yıl içinde kaybolmayan bir gelenektir. Bu gelenek YEDİ ATAYI BİLMEK’tir. Ata mezarlarını ziyaret etme, ataların isimlerinin çocuklara konulması ve atalar için yapılan dualar hep bu geleneğin bir görünümüdür.
1093-1166 yılları arasında yaşamış ve “Pir-i Türkistan” olarak bilinen ünlü Türk Filozofu ve mutasavvıfı Ahmet Yesevi: “Miskin zayıf Hoca Ahmet, YEDİ ATANA rahmet Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçeyi.” dediğinde de ataları üzerinden Türk’ün asil soyunu ve geçmişi bilerek geleceği oluşturmaya işaret ediyordu.
Bugün hala Kazakistan’da daha küçük yaşlardan çocuklara 7 göbek atalarının isimlerini saymaları öğretilir. Aynı gelenek diğer Türk coğrafyalarında da ve tüm Türkistan’da vardır. Türkistan, Türklerin yaşadığı topraklar demektir. Örneğin ünlü Kırgız yazar Cengiz Ayıtmatov: İhtiyarlar bir araya toplanınca çocukları bir araya getirir ve “hadi bakalım kim yedi atasını sayabilecek” derlerdi. Bu gerçekten çok önemliydi. Sonradan düşündüm de meğer burada ne derin manalar gizliymiş. Köklerini unutmamak, nesillerin birbiri ile bağını koparmamak, yakın ile yadı ayırt etmeyi öğretmek. Gerçekten de atalarını bilmeyen ve onlara saygı duymayan insan hamdır, eksiktir, bunun bilinmediği yerde edepsiz davranışlar, haram işlerden nefret duymama başlar, gençler kolay yoldan çıkar. Onlara geçmişleri anlatılmadıkça bağları kopmuş, kaybolmuş bir şekilde tek başlarına ıssız karanlıklarda kaybolup giderler.
Nesebini, ceddini bilmek bizim tarihi geleneğimizdir. Ataları bilmek, büyükleri tanımak bir toplumu yüceltir. Dayanışma artar. Nesli temizler ve güçlendirir. İnsan geleceğine daha güvenle bakar. Yolunu kaybetmez. Günümüzde bile Kazak, Kırgız, Nogay, Altay Türkleri atalarını bildiklerinden kesinlikle “yakın akraba evliliği” yapmazlar. Makedonya Türkleri de bu geleneği devam ettirdiklerinden “7 kuşağa kadar akraba evliliği” yapmazlar.
Sonraki nesillerle ilgilenmeyen ve kendi haline bırakan toplumların düştükleri hazin son bellidir. Özellikle Anadolu’da bazı yerlerde bu hataya düşenlerin giderek fazlalaştığı, nereden gelindiği ve kim olunduğu konusunda ihmalkâr davranıldığı görülmektedir. Bu boşluk ise art niyetli olanlar tarafından rastgele doldurulmakta ve oluşturulan algı ile insanlar bambaşka noktalara yöneltilip kullanılmaktadır. Bu konunun özellikle yer isimleri konusunda öne çıktığı da bir gerçektir.
Karacalı köyü ve tarihi ile yaptığımız araştırmaların sonuçları
Bir yer ismine ait değerlendirmelerin rastgele değil, bilimsel esaslarla ve araştırmalara dayalı olarak ve her şeyden önce bir metodoloji çerçevesinde yapılması gerekmektedir. Eğer kaynaklar sağlam temellere dayanmıyor ve söylentilerden oluşuyorsa bunun bizleri oldukça yanlış noktalara götüreceği söylenebilir. Bu noktada Karacalı köyü ile yapılan bu çalışmanın oldukça geniş bir coğrafyadaki araştırmalar yanında tarihi belgelere dayalı olması da çok önemlidir. Yer adlarının genç nesil tarafından tam olarak bilinmemesi şüphesiz kültürel mirasımızın gelecek nesillere aktarılamamasına yol açabilir.
Bu araştırmalar için gerekli kaynak eserler sipariş edilerek çalışmalarda kullanılmıştır.
Yer ve boy isimlerini araştırmak zordur. Bunun için Türkistan coğrafyasından başlayarak Oğuzların izini sürmek, boyları, aşiretleri, kolları ve obaları bilmek, birbirleri ile bağlantılarını kurmak ve buna dair tarihi belgelere ulaşmak yanında bütün bunları disiplinler arası bir çalışma ile derinliğine analiz edebilmek gerekir. Bir örnek verecek olursak Azerbaycan’ın kökeni de Oğuz Türklerine dayanır ve dil açısından Anadolu Türkçesine en yakın dili konuşurlar. Azerbaycan’a ilk gidişimizde yapılan bir sunumda kelimelerin bazılarını anlamayınca, birden köyümüzde büyüklerimizin konuştuğu dil aklıma geldi. Birden anlama düzeyimin en az birkaç kat arttığını hissettim. Çünkü her iki toplumun da geçmişi ve gelenekleri benzerdi ve sonradan edinilenleri bir tarafa bıraktığımızda her şey bir anda benzeşiyordu.
Karacalı köyünün bulunduğu bölgenin çok köklü bir tarihe sahip olduğu ortaya çıkmıştır
Karacalı Köyü Kırıkkale ili, Merkez ilçeye 5 km mesafededir. Köy Ankara-Sivas hızlı tren güzergahındadır ve köy yakınlarında durağı vardır. 2013 yılında, köy kuzeyinde yapılan kazılarda, “Eski Ören” isimli antik bir kentin ortaya çıkarılması, Karacalı Köyü bölgesinin Hatti ve Hititler dahil birçok büyük medeniyetle kuvvetli bağlarını ortaya çıkarmıştır. Bu bir anlamda köy tarihinin MÖ 3000’lere kadar gitmesi ve neredeyse 4000-5000 yıllık bir geçmişini ifade etmektedir. Neticede bulgular açıkça gösteriyor ki Karacalı köyünün bulunduğu bölge dünyanın en eski yerleşim yerleri arasında. Buradan Kızılırmak ve Ankara’ya Kalecik üzerinden doğrudan ulaşmak kolay. Zaten bu nedenle geçmişte de burası yerleşim yeri olarak belirlenmiştir. Diğer taraftan 2024 yılında, Türkmenistan’da bu dönemlerde var olan ve başkent Aşkabat’ın 8 doğusunda yer alan tarihi bir Türk Kültür Bölgesi olan Anav Şehri ile ilgili bir kongreye katılmış ve sunum yapmıştık. Akademisyenler tarafından buradaki kültür ile Hatti Kültürü arasında kuvvetli bağlar tespit edildiğini de burada duyduk. Yine Hatti ve Hitit dilleri ile Türkçe arasında da söz dizilimi açısından oldukça güçlü benzerlikler tespit edilmiştir. Konu ile ilgili araştırmalar devam etmektedir.
Karacalı köyü ile benzer isimleri taşıyan yerleşim yerleri Türkiye’de birçok bölgede bulunmaktadır
Karacalı’nın dayandığı boy, oldukça büyük bir boy olduğundan, Türkiye’nin birçok bölgesinde aynı ismi taşıyan birçok köyün ve yer isminin bulunduğu tarafımızdan tespit edilmiş ve bunların büyük bir bölümü bizzat gidilerek yerinde görülmüştür. Samsun Terme, Kırşehir Mucur, Bursa Gemlik, Çanakkale Biga bunlardan bazılarıdır. Trakya bölgesinde de benzer isimlere rastlanır. Araştırılsa belki de Türkiye’nin birçok ilinde rastlanabilir. Anadolu Türk yer adlarının Türkistan ve öteki Türk ülkeleri ile ilişkileri bilinmektedir. Hatta, Özbekistan’da bile benzer ismi taşıyan köye rastlanılmış ve sakinleriyle bir süre sohbet edilmiştir. Türk boylarının Anadolu ve Rumeli’de dağıla dağıla ilerlediği görülmekte olup, bu köylerde yaşayanların gelenekleri ve kültürleri derinliğine incelendiğinde, şüphesiz birçok benzerliğin bulunduğu da görülmektedir.
Karacalılar Oğuzların Bozok boyuna mensup olup Dulkadir ve Beydili bağlantıları bulunur
Araştırmalar, Karacalıların Oğuzların, “BOZOK” boyuna dayandığını göstermektedir. Bozoklar, Türk mitolojisinde “göksel inançsal boyları” ifade için kullanılan bir kavramdır. Bunlar 24 Oğuz boyunun 12’sini oluştururlar ve “Altın Yay”ın sahibidirler. İlk dönemden itibaren Türklerin inancında içinde ruh barındıran bir cisim sembol olarak belirlenirdi ve buna “ongun” ismi verilirdi. Beğdili boyunun ongunu ise ALTIN KARTAL’dı. Kartal Türklerde adaletin, bilgeliğin, çok yönlü ve ileri görüşlülüğün sembolüydü. Hititlere ait çift kartalların taşlar üzerine kazınarak günümüze kadar geldiğini unutmamak gerekir.
Kaşgarlı Mahmut’un 1074 yılında tamamladığı ve ilk Türkçe Sözlük olarak bilinen “Dîvânu Lugâti’t-Türk” isimli eserinde 24 Oğuz Boyundan söz edilir. Karacalıların içinde bulunduğu Beğdili Boyu Oğuzhan’ın oğullarından YILDIZHAN’dan gelir. Beğdili boyların 7’incisidir. Bu isim, Beğdili yanında Beğdilli, Begdili ve Beğdilü gibi değişik şekillerde de söylenir.
Şeçere-î Terâkime’ye göre (Türkmenlerin Soyağacı/Genealogy of Turkmens) Hive Hanlığı hükümdarı ve tarihçi Ebu’l-Gazi Bahadır Han, Begdili’yi Oğuz Han’ın doğrudan soyundan gelen 24 Oğuz boyundan biri olarak belirtir. Arnavutların ulusal kahramanı ve Müslüman olarak Osmanlı hizmetine giren İskender Bey de Beydilileri, Yıldızhan’ın en güçlü Türk grubu olduğunu öne sürer. Beydili günümüzde sadece Anadolu’da ve Türkiye’de değil, Suriye, Azerbaycan, İran ve Türkmenistan gibi bölgelerde yaşarlar. Mısır ve Balkanlar dahil Asya Türkistanının birçok bölgesinde de bu boyun izlerine rastlamak mümkündür. Beydili ismi, “Beyler gibi aziz veya Beylerin sözü kutsaldır” manasına gelir. Damgaları:
şeklindedir (Atalay, 2006: 56).
Bozokların işaretleri yaydır. Oğuzlarda, sağ kol daha üstün sayıldığından Bozoklar, sağ kol sayılırdı. “Kara” ise Türklerin kutsal rengiydi. Karaca kelimesi, “Karayağız” ve “Babayiğit” anlamında kullanılıyordu. Karacalıların, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Kayı boyu ile yakın ilişkileri bulunuyordu. Onlar da Bozok boyundandı. Kayı boyu da tıpkı Karacalılar gibi önce Horasan’a, oradan da Abbasiler ve Selçuklular döneminde planlı olarak, Doğu Roma sınırlarının korunması için Suriye kuzeyine getirilip yerleştirilmişlerdir.
Beğdili boyu tarih boyunca savaşçı, planlayıcı ve devlet kurucudur. Tarihçi Yusuf Halaçoğlu’na göre Hazar Kağanlığı’da Beğdili boyu kurmuştur. Yine Beğdili boyu, Selçuklular ile birlikte İran ve Anadolu coğrafyasının ele geçirilmesinde ve bu toprakların Türk kimliği kazanmasında çok büyük bir rol oynamıştır (Halaçoğlu, 1992:55,56).
1077-1231 yılları arasında Türkistan coğrafyasının büyük bir bölümüne hâkim olan Harezmşahlar’da Begdili boyundan gelmişti (Kafesoğlu, 1965: 8).
Aynı şekilde 1260 yılında yapılan Ayn Calut Savaşında, o zamana kadar hiç yenilmemiş olan ve Mısır’ı ele geçirmek isteyen Moğollara ilk büyük acıyı ve hezimeti yaşatan ve Suriye’yi birkaç haftada Moğollardan temizleyen Memluk Sultanı Seyfeddin KUTUZ’da Beğdili boyuna mensuptu.
Yazırlar da Oğuz boylarından birisiydi ve 1160’lı yıllarda Horasan’da bulunuyorlardı. Moğollar döneminde Yazır’lara Karadaşlı derlerdi (Ebulgazi Bahadır Han, Secere-i Terakime: 61-62). Bunlara bağlı oymaklar vardı. Bunlardan birisi Dulkadirlı oymağıydı (Sümer, 2024:309-311). Bu el arasında Yazırlar ve Karacalu (Öteki adı Anamuslu) obaları bulunuyordu. Buradan Karacalu ile Yazırlar arasında bir akrabalık bağının bulunduğu ortaya çıkıyor.
Karacalıların, kendileri gibi Bozok boyuna mensup Dulkadiroğlu beyliği ile de yakın bağları mevcuttu. Dulkadiroğullarının ilk beyinin ismi de Karaca beydi. Fatih Sultan Mehmet’in babaannesi ve Yavuz Sultan Selim’in annesi Dulkadir Beylerinin kızlarıydı. Karacalılar yanında Mahmatlu, Dodurga, Karaca, Araplu, Karakeçili, Eymir, Gündeşli, Musa-Hacılu, Yuva, Tekelu, Kargın, Kavurgalı gibi boy ve oymaklar aynı boya mensuptu. Karacalı boyuna bağlı bazı obalar ise şunlardı: Ulaşlı, Urcanlu, Sevinçlu, Oruç, Beğlu, Söylemezlu (Sümer, 2024).
Buraya kadar ortaya konulan bulgular genel olarak değerlendirildiğinde bağlantıların şu şekilde oluştuğu görülmektedir. Türklerin Oğuz Boyu, Bozoklar, Yıldızhan, Beğdili, Karacalı (Anamas olarak da bilinir).
Kanuni dönemine ait kayıtlarda Kırıkkale bölgesinde Karacalı ismi açıkça geçmektedir
16. yüzyıla ait Osmanlı vergi kayıtları incelendiğinde 23 Beğdili yer adı göze çarpar. Kanuni Sultan Süleyman dönemi sonrasında, 1578 tarihli Çankırı Sancağına ait bir belge incelendiğinde ise bugünkü Kırıkkale bölgesinde bulunan 5 büyük boyun ismi nüfuslar ve ödedikleri vergiler açık olarak görülür. Bunlar; Karacalı, Ulaş, Hacılar, Yahşihan ve Kırık boylarıdır. Bu boylar aynı zamanda Osmanlıların 1500’lü yıllarda uygulamaya koyduğu göç politikasının bir sonucu olarak bu bölgelere bilinçli olarak getirilip yerleştirilmiş Türklerdir (Çiçek ve Saydam, 1996:102-124). Zaten köye ait mezarlıkların incelenmesinden de yaklaşık 500 yıllık olduğu görülmektedir. Zaten o dönemdeki Anadolu nüfusunu incelediğimizde genel nüfus oranının %42 ve göçer nüfusunun ise %52 arttığı görülür ki, bu doğal bir artış değil o dönemlerde Osmanlının uyguladığı göç politikalarıyla doğrudan ilgilidir (İnalcık, 2000: 77-78).
Karacalı ve Anamas aynı boyun isimleridir
“Karacalı” ismi bazı yörelerde “Anamas” olarak da bilinir. Her ikisi de doğrudur. Isparta yöresinde anamas, “Börülce” anlamına gelmektedir.
Anamas Dağları, Orta Torosların bir uzantısı olup Beyşehir Gölü havzasını batı ve kuzey yönlerden kuşatır. Anamas Yöresi, sadece dağın adı değil, çevresindeki yaylalar ve yerleşim birimlerini de kapsayan bir bölge adı olarak kullanılır. 11. yüzyıldan itibaren Oğuz boyları, özellikle Türkmen-Yörük toplulukları bu bölgeye yerleşmiştir. Bazı akademik çalışmalarda “Anamaslı” gibi isimlerle bu köken vurgulanır. Yani Anamas, bir boy ya da oymak ile doğrudan bağlantılı olan bir yer ismi olarak değerlendirilmektedir.
Anamas Dağlarının zirvesinde krater gölü Karagöl bulunur. Yılın her döneminde kar görülür. Tam bir doğal harika olan ve bitki ve hayvan türleri açısından zenginliğe sahip dağın eteğinde Anamas yaylası bulunur. Burası Konya’nın yayla cenneti olarak nitelendiriliyor. Bazıları tarafından dağın kutsal olduğuna inanılıyor ve kekik kokulu bu dağda dünyada hiçbir yerde yetişmeyen “dedegül” isimli endemik bir gül yetişiyor.
Karacalı ile ilgili bilgileri kaynaklara dayalı olarak biraz daha açmakta fayda vardır.
Bilindiği üzere Oğuzlar dünya tarihinde çok önemli roller oynamış bir Türk kavmidir (Sümer, 2024: XIX). Selçuklular ve Osmanlılar da Oğuz boylarından oluşmuştu.
Oğuz boyları ordulaştıktan sonra 1000’li yıllardan itibaren Horasan’a geçmişler. Buralarda devletler oluşturmuşlar ve sonrasında Doğu Roma’ya karşı Anadolu içlerine girmeye başlamışlardır.
Karacalıların içinde bulunduğu oymaklar güvenliğin sağlanması maksadıyla Selçuklu döneminde Doğu Roma sınırında konuşlanmışlardır. Osmanlı döneminde ise bölgenin Türkleştirilmesinde önemli rol oynamışlardır
Bu bağlamda Suriye – Filistin gibi bölgelere de yoğun Oğuz boylarının göçü görülür. Beğdili Boyu da bu bölgelere daha bu dönemlerde gelmiş ve önemli görevleri yerine getirmiştir. Tarihte Suriye Selçukluları, 1092-1117 tarihleri arasında Suriye ve civarındaki bölgeleri kontrol etmiş ve yönetmiş Türk devletidir (Sevim, 1983). Bu dönemler yoğun Haçlı Savaşlarının yaşandığı dönemdir ve Karacalıların içinde bulunduğu Beğdili Boyu da bu mücadelelerin her safhasında görev almıştır. Sonrasında da Osmanlı döneminde bu bölgede önemli görevleri yerine getirmiştir.
Ne yazık ki Suriye ve Filistin bölgesindeki tarihi Türk varlığı zamanla unutulmuş ve bu bölgedeki Türkler görmezden gelinerek başka milletler ve ırklar arasında kültürlerini olmasa da dillerinin ve kimliklerinin kaybolmasına adeta göz yumulmuştur. Halbuki başta İsrail’in işgaline kadar Golan olmak üzere daha bir yüz yıl öncesine kadar Suriye’nin birçok yöresi Türk kökenli obalar ve oymaklar tarafından doluydu. Bizler unuttuğumuz bu bölgeleri Suriye’de meydana gelen iç savaş sonrasında hatırladık ancak tam olarak buradaki Türk varlığını tam olarak ortaya koyabildiğimiz söylenemez. Halen Suriye ve civarında Türk boyları yaşamaya devam etmektedirler ve konu ile ilgili ciddi araştırma gereği bulunmaktadır.
Halep bölgesine yerleşen Karacalı obaları Beydili içerisindeki 40 obadan en büyükleri arasındaydı
Osmanlı Dönemi ile ilgili kayıtlarda Karacalı ile ilgili bilgilere Kanuni döneminde Halep Türkleri arasında rastlıyoruz. Halep Türkleri arasındaki Beydilli kolu içerisinde Küçük ve Büyük Karacalı Obalarının bulunduğu belgelerle sabittir (Sümer, 2024: 365). Beydili boyu Suriye’nin kuzeyinde Bozok koluna ait bir boy olarak Reşidüddin Oğuznamesi’nde hükümdar çıkaran beş boydan biri olarak gösterilir. Beydili aralarında Küçük Karacalu (Karacalı) ve Büyük Karacalu (Karacalı) obalarının da bulunduğu 40 obadan meydana geliyordu. Büyük bir kol olduğundan birçok bölgeye yayılmış bir obaydı ve zamanla inanç ve gelenek olarak içlerinde değişime uğrayanların olması normaldi.
Karacalı isminin yer aldığı Beydilli kolu Halep’in doğusunda yaşıyordu. Sayıları oldukça fazla büyük bir koldu. Beydili Urfa Harran ve Akçakale’den başlayarak bugünkü Suriye’nin Rakka eyaletine kadar olan bölgede göçebe halde yaşarken, bu bölge ile Belih Çayı kıyılarında Osmanlı tarafından zorunlu iskana tabi tutulmuşlar ve yerleşik hayata geçmeleri emri verilmiştir. Bu güzel günlerin sona ermesi ve hüzünlü günlerin başlaması anlamına geliyordu (Refik: 100-109; Orhonlu:55-59).
Bu obalar o döneme kadar alışık oldukları göçebe kültürü ile yaşamışlardı. Yerleşik hayat demek birçok güçlük ve ekonomik kayıp yanında bölgedeki Arap aşiretlerle çatışmalar anlamına da geliyordu.
Osmanlı döneminde Suriye’deki Türkler zamanla zorunlu iskana tabi tutulmuştur
Oymak bir boyun ayrıldığı bölümlerdir. Karacalı bu anlamda düşünülebilir. Osmanlılarda boy, oymak ve aşiret, Kayı boyu ya da Kayı aşireti gibi aynı anlamda kullanılırdı. Aşiret, Arapça bir kelime olup, kabile karşılığı kullanıldığı gibi kabileden daha küçük topluluklar için de kullanılır. Türkçe’de ise bu tabir, kan bağına dayalı ve birlikte konup göçen halk toplulukları için kullanılır. Osmanlı Devleti’nde göçebe topluluklara aşiret dendiği gibi, göçebe olup zamanla yerleşik hayata geçen topluluklara da aşiret denirdi. Aşiretler, yaşadıkları yerlerde güçlü olmak ve o yerleri kontrolleri altında tutmak amacıyla kalabalık olmayı isterdi. Bir aşiretteki insan sayısı aynı zamanda o aşiretin gücünü de gösterirdi. Beydili Aşireti’nin başında da bir aşiret reisi bulunurdu. Beydililer, aşiret reisleri için “beğ” unvanını kullanırdı. Bu beylere 1691 yılındaki iskân sırasında aşiret reisi olan Firuz Beğ ve 1920’de Fransızlara karşı Urfa’yı müdafa eden Sait Beğ örnek olarak verilebilir.
Osmanlı Döneminde Suriye’de iskana tabi tutulmayanlar ile tutulanlar arasından bazı obalar bölgeden ayrıldı. Yapılan araştırma ve belge incelemelerinden Karacalı kolunun iskana tabi tutulacaklar arasında olmadığı görülüyor. Bu muhtemelen planlamalarda Karacalıların Anadolu’nun Türkleştirilmesi maksatlı göçe tabi tutulması dolayısıyla böyle olmuştu. Bazı unsurları hariç Beydilli kolu Rakka’da kaldı. Y 19 Aralık 1692 tarihinde Rakka Beylerbeyi Kadızade Hüseyin Paşa, iskanı kalıcı kılmak ve bölgedeki sorunları çözmek amacıyla Beydili Aşireti ile Arap kabileleri arasında bir sözleşme imzalattı (BOA, MAD, nr. 534, s. 12-13). Yerleşik iskân emri o dönemde yazılan şu şiirde en açık şekilde anlatılır:
Kadir Oğlu Yusuf Paşa gelende
Yalan dünya benim derdi Beydilli
Seksen bin evle Rakka’ya iskân olanda
Tayı Muvali’yi kırdı Beydilli.
Dövüldü davullar iniler dağlar
Harbiler çağrışır analar ağlar
Gürleyip Fiyahan’a konduğu çağlar
Şemsettin’den ubur etti Beydilli.
Dövüldü davullar çekildi sancak
Koç yigit atına takındı poncak
Hamet il-Abbas bu işi tuttu ancak
Göç ile düşmana vardı Beydildi (Sümer: 2024:369).
Yine Dedemoğlu’nun Rakka iskânı ile ilgili yazdığı bir şiirde:
Çıktık Horasan’dan eyledik sökün
Düşürdüler bizi tozlu yollara
Omuzda parlıyor kargı cıdalar
Aşırdılar bizi karlı dağlara
Oradan yükledik geldik Culab’a
Seksen dört bin erdir gelmez hesaba
Deve koyun çoktur insan kalaba
Susuz hayvan inileşir göllerde.
Buradan Beydillilerin zorunlu iskanı istemeseler bile devlet emrine uydukları ve sancaklarını açarak Rakka bölgesine yerleştikleri anlaşılıyor. Bu o zamana göre bölge demografik yapısını değiştirmeye yetecek kadar oldukça büyük bir sayıdır. Beydilliler iskân edildikleri yere Colap diyorlardı (İşbaş, 1958:6). Bugün Urfa ilinde bu isimle köy bulunmaktadır.
Beydilliler yerleşimi de şiirleştirmişlerdi:
Toplandık aşiret geldik Colab’a
Baş bend Firuz Bey’in değil mi?
Emretti Beyler konduk yanyana
Hacı Ali’nin yurdu Seylan değil mi?
Ondan aşağı Budak düzüldü
Bend sahibi isim isim yazıldı
Orda Berk Ağa’nın keyfi bozuldu
Torunların yurdu Şirvan değil mi?
Yurt verildi Ulaşlı’nın beğine
O da kondu Berk Ağa’nın sağına
Firkat geldi Ağça Kale dağına
Bayındır’ın yurdu Goncan değil mi?
Ancak yerleştikten sonra Beydillilerin bu bölgelerde tutunmak için tek başlarına çok fazla mücadele ettikleri, çoğu zaman devlet tarafından göz ardı edilip görmezden gelinmelerine rağmen kendilerine verilen görevleri şehitler verme pahasına bu sıcak çöl bölgesinde yerine getirdikleri yapılan araştırmalardan ortaya çıkıyor.
Bu mücadele ve zorluklar şu mısralarda çok açık bir şekilde anlatılmıştır.
Rakka çöllerinden gelen gaziler
Rakka’nın da gonca gülü soldu mu?
Yeni bir haber duydum oradan
Cerid Bekir öldü derler öldü mü?
Kul Sa’dun’um der ki bulamadık vefa
Hükmümüz geçerdi şol Kaf’tan Kaf’a
Ulaşlı oğlu Hacı Mustafa
Alayları bölük bölük böldü mü?
Burada yapılan mücadele, savaşlardan bahsedilirken ünlü yiğitlerin kaybı ve şehadetleri anlatılıyor. Ulaş Karacalıya bağlı bir oymak olup bu isimde Kırıkkale’deki Karacalı köyünün yakınında bir köy olarak günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Diğer taraftan Cerid Bekir, Suriye’de Belih Çayı kıyısına iskân edilen Sil Süpür Ceridi olup (Orhonlu: 54-94) günümüzde Keskin ve Kırşehir’e bağlı köylerde yaşamaya devam etmektedir (Şahin, 1-9; Sümer, 1988: 3-9).
Beydili, III. Murat döneminde 1699 Avusturya Seferine katılmıştır
Osmanlı Sultanı III. Murat (1574-1595) dönemine ait kayıtlardan kolların oldukça kalabalık olduğu ortaya çıkmaktadır. Karacalu, Karaşehli, Çoban Beğlü gibi obaların 1699 yılında atları ve silahlarıyla hazırlanmış bir şekilde Avusturya Seferine çağrıldıkları da kayıtlarda bulunmaktadır (Sümer: 2024: 368).
Daha önce belirttiğimiz şekilde Suriye’de zorunlu iskana tabi tutulan Beydili obalarının bu zorlu bölgelerde tutunmaları için mücadele dolu zor günleri sonraki dönemde de devam etmiştir. Bu mücadele bölgedeki aşiretler kadar görevini iyi yapmayan yöneticilere karşı da olmak zorunda kalmıştır. Buna dair bazı bilgilere 1800’lü yılların ikinci yarısında Halep Valisi Abbas Paşa’nın bazı olayları bahane ederek Rakka’daki Türk Obalarına özellikle de Beydili Obaları üzerine yapmış olduğu baskı ve zulümlerden anlıyoruz. 1764 yılında Halep’te yaşayan Russel, yaptığı araştırmalarda bu bölgede Beydililere ait en az 12 bin ev bulunduğundan söz eder (Niebuhr, 1780:336-338). İlgisizlik ve zorluklar daha önceki sayıları giderek azaltmıştı.
Zamanla Suriye bölgesindeki Türk boylarının gücü bilerek ya da bilmeyerek zayıflatılmış ve bu durum stratejik açıdan günümüze ulaşan sorunlara neden olmuştur
Şüphesiz bu tür devlet görevlilerinin yanlış hareketleriyle Suriye bölgesindeki Türk obaları bilerek ya da bilmeyerek ya da maksatlı olarak dağıtılıp zayıflatılmıştır. Bu saldırılar sonrası bazı obalar kuzeye bugünkü Antep bölgesine doğru giderken bir kısmı da Suriye bölgesinde kalmaya devam etmiştir. Bunun stratejik sonuçlarının ise Osmanlıdan günümüze kadar ne derin sorunlara yol açtığını bugünlerde daha iyi anlıyoruz.
Evvelce gelmişiz iskân olanda
Dağıttın Culab’ı sen Abbas Paşa
Aşiret siz de bakın böyle zamana
Dağıttın Culab’ı sen Abbas Paşa
Haydaarlı, Çelebi çıksın bir yana
Arablı, Kadirli döndü aslana
Dört çevremiz sardı kana dumana
Dağıttın Culab’ı hey Abbas Paşa
Göneçle, Ulaşlı dövüşe insin
Bayındırlı, Kazlı arkada dursun
Torunla, Şarkevli hazırlık görsün
Dağıttın Culab’ı hey Abbas Paşa
Mehmet Beyim der ki, belim büküldü
Gözüm yaşım sinelere döküldü
Dağıldı aşiretim bendim söküldü
Dağıttın Culab’ı sen Abbas Paşa (Şahin:5).
Suriye’deki Türk boylarının Selçuklulardan başlayarak sonraki dönemde Rakka ve Halep bölgelerine gitmelerinin asıl nedeni buraların emniyet altına alınması maksatlı olmuştu. Sonraki dönemde zorunlu iskana tabi tutulmaları da bu toprakların Türkleştirilmesi amacıyla olmuştur. Aynı şekilde Halep vilayetinden Anadolu içlerine yapılan göç hareketleri de bu bölgelerdeki Türk nüfusunun artırılması maksatlıdır. Özellikle Karacalı obasının da içinde bulunduğu oymakların (Dulkadirli) Ankara ve çevresi ile Kırşehir, Yozgat, Kayseri gibi bölgelerde iskân edildiği görülmektedir. Karacalı obasına bağlı olan bazı oymaklar ise Ulaş, Yuva, Mahmatlı isimlerini taşıdıkları bilinmektedir. Yine Kargın, Hacılar, Kavurgalı, Kara Ahmetli gibi obalar da Karacalı ile komşu olan yakın obalar olarak kaynaklarda geçmektedir.
Zaten Anadolu’nun değişik bölgelerinde iskân edilen obaların bundan sonra da vatan savunmasında ve seferlerde aktif olarak görev aldığı görülmektedir. Örneğin XVII. Yüzyılda Ankara civarında iskân edilenlerin IV. Murat’ın 1639 yılındaki Bağdat Kuşatmasına katıldıklarına ilişkin belgeler bulunmaktadır. Bunlarda Gazi Beydili’nin bu kuşatma esnasında IV. Murat için yazdığı şiir şu şekildedir:
Bağdat feth olmadı deyu gam yeme
Olur, Şahım vakti saati vardır
Yaradan’dan yardım olmadı deme
Bunda Yaradan’ın bir hikmeti vardır.
Hep meydana çıksın var olan erin
Yıkılır kaleler feth olur yarın
Mekke Medine’de yatan Hünkârın
Malum ki ne kadar kuvveti vardır.
Karacalılar kültür ve geleneklerine son derece bağlıdır
Kırıkkale-Karacalı köyünün kültür ve gelenekleri incelendiğinde, Oğuz Türklerinin gelenekleri ile aynı olduğu açıkça görülür. İsmi kesin olarak “Karacalı”dır ve bu bölgede övünülecek bir şekilde kendi kültürünü geliştirmiştir.
Bu çalışmada belirtilen köylerin gelenekleri ile de Karacalı arasında bazı farklılıklar kadar birçok benzerliğin de olduğu bilinmektedir. Karacalı köyüne ait yer isimleri öz Türkçedir. Köy sınırları içinde yer alan bağlık bölgenin isminin “Çevlik” olması bunu kanıtlayan en güzel örnektir. Çevlik, Kaşgarlı Mahmut’un, Divan-ı Lugat-ıl Türk isimli eserinde eski Türklerin, “Bağlık, bahçelik yer” anlamında kullandığı bir söz olarak geçer. Bu isimde Anadolu’da; Kastamonu, Hatay ve Bingöl gibi bölgelerde birçok yer ismi mevcut olup, Kaşgarlı Mahmut’un eseri bilinmediğinden uydurma anlamlar yüklenerek, bazen de maksatlı ve yanlış olarak kullanılmaya devam etmektedir.
Karacalı köyü ülkesine ve vatanına son derece bağlı bir kültürü de bünyesinde barındırır. Dini inançları yüksektir. Ancak bu inanç tutucu olmaktan ziyade diğer inançlara saygı ve kendi inançlarındaki samimiyetten kaynaklanır. Şehitlik kavramı önemlidir. Hacılara büyük bir saygı duyulur. Yaptığımız küçük bir araştırma sonucu Çanakkale Savaşı esnasında şehit olan Mustafa Oğlu Ali, Kadir Oğlu Hacı Ömer, Mahmut Oğlu Hasan, Abdullah Oğlu Hüseyin, Hamza Oğlu Musa gibi 1915 yılı Çanakkale şehitlerinin isimlerine rastlanılmıştır. Sonraki tarihlerde gerçekleştirilen iç güvenlik harekâtında da köyün tarihsel vatan sevgisi ile hareket ettiği ve vatanın bütünlüğünü koruma yolunda birçok şehit ve gazisinin olduğu biliniyor.
Tarihini gençlerine öğretmeyen toplumların sonrasında gençlerin yaptıklarından şikâyet etme hakkı yoktur
Açıkça ortaya konulduğu şekilde bir toplum çocuklarına ve gençlerine geldiği yeri ve tarihini öğretemiyorsa geçmişle gelecek arasında bir bağ kurma imkanını kendi elleriyle ortadan kaldırıyor demektir. Bu bağa sahip olmayan bir neslin ise hayata ve zorluklarına karşı dirençli olması zaten beklenemeyeceğinden, belirsizlikler içerisinde yolunu kaybederek savrulup gitmesi kaçınılmaz olacaktır. Gençlere tarihini ve atalarını öğretmeyenlerin sonradan içine düşülen durumu eleştirmeleri zaten çok anlamsız olacak ve sorumluluklarından kurtulamayacaklardır.
Yüzeysel ve kulaktan dolma bilgilerle geçmişe yaklaşmak, ortaya konulan uydurma hikayelerle fikirleri bambaşka noktalara götürür. Gelenekler ve inançları içeren kültür ise derinlik gerektirir. Zaten binlerce yıllık tarih içerisinden Karacalı kültürünü bulup geniş bir coğrafyadaki farklılıkları yorumlayabilmek ancak bir çok bilimi içerisine alan bir bakış açısıyla ancak mümkün olabilir.
Bu araştırmanın daha da belirgin alanlara yayılarak geliştirilmesi mümkündür. Bu ise insanlarımızda araştırma ruhunun oluşturulması ile sağlanacaktır. Araştırmanın temeli ve ana noktaları zaten bu makalede sunulmuştur. Şüphesiz Türk evladı, ecdadını tanıdıkça öz kimliğinin farkına varacak ve daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.
Kaynakça:
Alpar, Güray. (2019). Sosyal ve Kültürel Yönleriyle Bingöl, Palet Yayınları: Konya.
Altın, Yakut. (2008). Dünden Bugüne Kırıkkale, Belen Yayıncılık: Ankara.
Atalay, Besim. (2006). Divanü Lügati’t – Türk. ISBN 975-16-0405-2, Cilt I., Türk Tarih Kurumu Basımevi: Ankara.
Çiçek, Kemal-Saydam, Abdullah. (1996), “Osmanlı Devleti’nde Nüfus Hareketleri ve Yerleşme”, Yeni Türkiye, Yıl: 2, Sayı: 8 (Mart-Nisan).
Ertürk, M. Fatih. (2013). Osmanlı İmparatorluğu, Kalipso Yayınları: İstanbul.
Halaçoğlu, Yusuf. (1991). XVIII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun iskân siyaseti ve aşiretlerin yerleştirilmesi (2. bs.), Türk Tarih Kurumu: Ankara.
Halaçoğlu, Yusuf. (1992). Beydili, TDV İA, C.VI.
İnancık, Halil. (2000). Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, Cilt I (1300-1600), (Çev.: Halil Berktay): Eren Yayıncılık: İstanbul.
İşbaş, Ömer. (1958). Gaziantep Dolaylarında Türkmenler ve Baraklar, Özbaş Yayınevi: Gaziantep.
Kafesoğlu, İbrahim. (1965). “Harezmşahlar Devleti Tarihi (485-617/1092 1229)”, Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara.
Niebuhr. Carsten. (1780). Voyage en Arabie et en d’autres Pays Circonvoisins, Traduit de l’allemand Publication: Amsterdam.
Orhonlu Cengiz. (1963). Osmanlı İmparatorluğunda Aşiretleri İskân Teşebbüsleri, Edebiyat Fakültesi Basımevi: İstanbul.
Özbaş, Ömer. (1958). Gaziantep Dolaylarında Türkmenler ve Baraklar, Cihan Matbaası: Gaziantep.
Refik. Ahmet. (1930). Anadolu’da Türk Aşiretleri, Devlet Matbaası: İstanbul.
Sevim, Ali. (1983). Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi, TTKY: Ankara.
Sümer, Faruk. (1972). Oğuzlar, Volume: 170, 2. Baskı, Ankara Üniversitesi Basımevi: Ankara.
Sümer, Faruk. (1988). Ceritler, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Kültigin Kitap: İstanbul.
Sümer, Faruk. (2024). Oğuzlar, Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara.
Şahin, Ali. (1962). Güney Anadolu’da Beydilli Türkmenleri ve Baraklar, TTK Yayınları: Ankara.
Uzunçarşılı, İ. Hakkı. (1994). Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Üçdal Neşriyat: Ankara.

