
YIKIM GÜLLESİ PATLADI: 2026 MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI
Yedi yıldır bu konuyu yazıyoruz ve her şey göz göre göre geldi. Avrupa ise sadece seyrederek bugünkü durumu sessizce kabullendi.
2026 Münih Güvenlik Konferansı (MSC-2026) sonucunda yayınlanan Güvenlik Raporunda, dünyanın yıkımı önceleyen tehlikeli bir döneme girdiği vurgusu yapılarak bu durum “YIKIM GÜLLESİ SİYASETİ” benzetmesi ile tanımlandı. Gülle içi doldurulmuş çelikten, silindir biçiminde ve ucu sivri olarak yapılan top mermisi anlamına geliyor. Olayın ilginç tarafı, dünyanın neredeyse tamamı belirgin bir küresel işlevsizlik ikilemine kilitlenmişken, Batının önemli sorunlar konusunda bir yetersizlik, isteksizlik ya da hazırlıksız bir konumda olduğu giderek daha çok ortaya çıkıyor ve kaygı ve güvensizlik açıkça konferans raporuna yansıyor.
Dünya siyasetinin Davos’u olarak nitelendirilen ve ilk defa 1962 Küba Krizi’nin ardından Almanya’da, Ewald Heinrich von Kleist adında bir Alman yayıncı ile Amerikan Fizikçi Edward Teller tarafından “Uluslararası Askeri Bilimleri Buluşması” adı altında düzenlenmeye başlayan konferansın (Yurttaşer, 2017:1), (İlk düzenlendiği yıllarda “Uluslararası Askeri Bilimler Buluşması”, veya “Transatlantik Aile Buluşması” adıyla düzenlenirken, 1994 yılında “Güvenlik Politikaları için Münih Konferansı”, 2008 yılından itibaren ise şimdiki ismi ile icra edilmeye başlandı) bu yıl 62’ncisi yapıldı. 1963 yılında Konferans, Sovyet tehdidine karşı alınabilecek tedbirler temalıydı ve bu zamanın gerçekleri ile uyumluydu. Konferans o dönemlerde Sovyetler Birliğine karşı önemli kararların alındığı ve uygulandığı bir platformdu. 1990 yılından sonra eski Sovyet Cumhuriyetleri; 1995 yılında ise Çin, Hindistan ve Japonya’da bu konferansa dahil olmuştu. Bu konferans, küresel güvenlik meselelerinin ele alındığı en önemli forumlardan biri olarak kabul ediliyor ve 1963 yılından beri düzenli yapılıyor (1991 körfez Savaşı ve 1997 konferans başkanlığı değişimi hariç).
Münih Güvenlik Konferansının (MSC) düzenlenmeye başlamasının başlıca amacı; dünyanın farklı yerlerinden dünya liderlerini, politika yapıcıları, hükümet yetkililerini ve diplomatları yanında, askeri liderleri, akademisyenleri, sivil toplum temsilcilerini ve medya mensuplarını bir araya getirerek güvenlik ve dış politika alanında bir uzlaşı ortamının hazırlanmasına imkân sağlamaktı. Bir anlamda, krizleri barış içinde ortadan kaldırmak ve bu suretle güvenliği yeniden temin etmek hedefleniyordu. Bu konferansların tamamını analiz etmiş bir yorumcu olarak son dönemlerde bu amacından giderek uzaklaşıldığı ve sanki barışı değil çatışmaları teşvik eden bir buluşma haline geldiğini sonuçları ile ortaya koymuştuk. Üstelik açıkça konferans konuları ve sonuç raporları Avrupa jeopolitiğinin tamamen dışındaki konularda yoğunlaşıyordu. Şimdi de sonuç bildirgeleri ve analizlerimiz üzerinden, giderek konferansın nasıl giderek evrildiğini ve beklediği sonucu engelleyemeyen etkisiz bir yapılanmaya dönüştüğünü açıklamaya çalışacağız. Bunun yaparken de 62 yılı özetleyen çalışma şemasının gözden geçirilmesinin konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını belirtmek isteriz.
Geçtiğimiz ay Davos şehrinde gerçekleşen 56. Dünya Ekonomik Formunda, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan ekonomik sistemin çöküşü ilan edilmiş ve 80 yıl boyunca transatlantik ittifakın temel unsuru olarak görülen ABD’nin, artık “güvenilir bir müttefik olarak görülemeyeceği” vurgulanmıştı. Politiko ve Public First tarafından gerçekleştirilen kapsamlı kamuoyu anketlerinde ise Trump’ın Avrupa merkezli politikaları nedeniyle, bu ülkeye olan güvenin tarihsel olarak en düşük seviyelere gerilediği açıkça ortaya konuluyor (Politiko anketi, 2026). Buna göre Kanada’da Halkın %57’si, Almanya’da ise %50’sinden fazlası ABD’ni güvenilmez olarak tanımlamaya başlamış. İngiltere’de ise bu oran biraz daha iyi olsa da son bir yılda giderek artarak neredeyse %40’lara ulaşmış durumda ancak bu ülkede ABD’nin düşmanlarının bir saldırısına karşı etkili bir caydırıcılık sağladığına dair inanç %10’a gerilemiş durumda. Değerler bazında ise Fransa’da halkın sadece %17’si ABD ile ortak değerlere sahip olduğuna inanırken, Almanya’da bu oran %50 civarında. Ancak Almanya’da halkın sadece %18’i ABD’nin küresel ölçekte demokrasinin savunucusu olduğuna inanıyor.
Kısacası anketler Trump’ın uluslararası sistemi değiştirme girişimlerine karşı bir tepkinin varlığına inanıyor ve 62. Münih Güvenlik Konferansı bunu değiştirecek inandırıcı verileri sunamadığı iddia ediliyor. Kısacası Dünya Ekonomik Formu sonuç raporundan gelen mesaj, “BELİRSİZLİK” vurgusu olurken Münih Güvenlik konferansı Sonuç Raporu, Batı’nın kurduğu uluslararası düzenin “ÇÖKTÜĞÜ” yönündeydi.
Bu çöküş birdenbire ortaya çıkmadığı açıkça ortada. Bir şeylerin değiştiği görülüyor, seziliyor ancak açıkça itiraf edilmeden arkadan dolaşıp gitme yönteminin uygulandığı görülüyordu. Rusya’nın 4 yıldır davet edilmediği konferans öncesi büyük kırılmaların olduğu zaten belliydi. Buna dair son 7 yıldır yaptığımız tespitleri kısaca ortaya koymakta fayda var.
Birinci Kırılma (2007)
2007 yılındaki konferansta, Rusya lideri Putin’in “Tek kutuplu dünyanın artık kabul edilemeyeceğini ve ABD’nin tek güç olamayacağını” ilan etmesi, Münih Güvenlik Konferanslarının ilk kırılma noktasıydı (Bilgin,2010:32). Bu bir değişimi ifade ediyordu ve doğal olarak sonuçları da olmalıydı.
İkinci Kırılma (2015)
İkinci kırılmanın yaşandığı 2015 yılındaki konferans, Rusya’nın Kırım’ı işgal edişinin ertesinde gerçekleştirildi ve konferansta ilk kez “Çökmekte olan Düzen-Gönülsüz Korucular” isimli küresel ölçekte bir rapor yayınlandı. Bu rapora göre soğuk savaş sonrasında beklentiler gerçekleşmemiş ve Rusya Kırım’ı ele geçirerek tekrar ortaya çıkmıştı. Küresel sistemin çöküşüne dair işaretler vardı ve asıl önemli tespit ise savaş yorgunu ABD’nin kendini inşa sürecine yönelmesi nedeniyle küresel sistemi düzenlemeye karşı isteksiz oluşuydu.
Aynı yıl konferansın kendi içerisindeki tutarsızlıkları da ortaya çıkmaya başlamıştı. Yukarıda yapılan tespite rağmen, 2016 yılında Avrupa ülkelerinde yaptırılan ve en büyük jeopolitik risklerin neler olduğunun sorulduğu anketlerde, bir önceki yıl ikinci sırada yer alan “Rusya” cevabının bu kez olmadığı görülüyordu (Euroasia Kamuoyu Araştırması). Bu kez tehdit olarak anlamsız bir şekilde “Türkiye” gibi bir seçeneğin ortaya çıkması da ileri görüşlülükten ziyade önyargıların gündemde oluşunun emarelerini veriyordu.
1922 yılında Alman Filozof Spengler, “Batının Çöküşü” isimli eserinde yaşanan çürümeyi ortaya koyarak “Kendini farklılaştırmak adına iki zıt dünya görüşü üzerine oturtulan kavramların da çöktüğünü” ortaya koymuştu (Spengler, 1997). Gerçekten de özel ve ayrıcalıklı bir konumda olduğu yanılgısındaki Batının bu tavrı, bilimden başlayarak siyaset yapma tarzına kadar katı, kapalı ve dışlayıcı bir karakter taşımaya devam ediyordu (Özdemir, 2004:65) ve zaten Batı’yı kendi içinde içten içe çöküşe götüren de buydu.
Üçüncü Kırılma (2019)
Bundan sonra özellikle, ABD Başkanı Trump döneminden itibaren “kollektif güvenliğin sadece rakamlara indirilmesinden” başlayarak “Transatlantik İttifak” içindeki ABD politikalarına yönelik rahatsızlıkların açık bir şekilde ifade edilmeye başlandığı görüldü ve bu dönemde üçüncü kırılma gerçekleşti.
Bu nedenle 2019 yılındaki 55. Münih Güvenlik Konferansında “Dağılma” resmi olarak ifade edilir hale geliyordu. Bu konferanslardaki üçüncü büyük kırılmaydı. “Liberal Düzen Dağılıyor” söylemi vurgulanırken, ana tema “Büyük Puzzle: Parçaları kim toplayacak?” olmuştu. Ortada bir parçalanmanın olduğu gerçekti ve toplayacak birileri aranıyordu.
Dördüncü Kırılma (2020)
2020 Münih Güvenlik Konferansı sonucunda ise Çin ve Asya ülkelerinin ekonomilerinin yükselişi nedeniyle, “ABD ve Avrupa’nın artık küresel ekonomi anlamında üstünlüklerinin sona erdiği ile ABD’nin küresel koruyucu rolünü terk ettiği” ortaya konulmuştu.
Raporunun başlığı “BATISIZLIK” olan 2020 yılındaki Münih Güvenlik Konferansında “Batının Çöküşü” resmi olarak ilan edilmiştir. Bu da dördüncü büyük kırılma olarak ifade edilebilir.
2021 yılındaki konferansta ABD Başkanı Biden’ın, “kurtarıcı” rolüyle ortaya çıkışı da buna dayanıyordu. Kendisinden önceki başkanın Avrupalı müttefiklerinde yarattığı yıkıcı etkinin farkındaydı ve ülkesindeki sosyal olaylara rağmen, güçlü gözükerek “Şüpheleri silmeme izin verin. Amerika geri döndü” gibi ifadelerle her ne kadar bir etkisi olmasa da gönül almaya ve güven algısı yaratmaya çalışıyordu (Deutsche Welle Türkçe, 20 Şubat 2021).
Biden, “Rusya dünyaya ABD sisteminin yozlaştığı mesajını vermek istemiştir. Putin bu kapsamda tek tek ülkeleri sindirerek AB ve NATO’yu zayıflatmak istiyor ve bu nedenle NATO ittifakı için Çin’den daha yakın bir tehdit” diyordu. Yine de bu konferanstan sonra yayınlanan raporda, “Batılı ülkelerin küresel düzeyde çatışmalara seyirci kaldığı ve kendi değerleri açısından tutarsızlığa düştüğünün” vurgulanması ilginçti. Batı sürekli vurguladığı, ancak bir türlü ortaya koyamadığı bencil değerleri ile güven kaybetmeye devam ediyordu.
Beşinci Büyük Kırılma (2022)
En büyük kırılmalardan birisi 2022 yılında yaşandı. 2022 yılındaki konferansa ABD adına Başkan Yardımcısı Kamala Harris ve Dışişleri Bakanı Blinken katıldı. Harris’in krizlere ilişkin ortaya koyduğu tek tespit “Avrupa güvenliğinin temelleri tehdit altında” oldu ki bunu zaten herkes tarafından biliyordu. NATO’nun 5. maddesine atıf yapması ise zaten alışılagelmiş bir ezberin tekrarından başka bir şey değildi. Blinken’in konferansa, “40 kişilik bir heyetle katıldıklarını belirtmesi ve Rusya’yı Ukrayna’ya saldırmaması konusunda uyarması” ise ABD’nin hala nitelikten çok nicelik ve sayılarla ilgilendiğini göstermekten öte bir anlam taşımıyordu.
Ortada bir çaresizlik söz konusuydu. Nitekim 2022 yılı Münih Güvenlik Raporu da çok sayıda ortaya çıkan zorluklardan bahsederek “kollektif çaresizlik” duygusunun üstesinden nasıl gelinebileceğini inceliyordu (Bunde ve diğerleri. Münih Güvenlik Raporu: 2022). Dolayısıyla bu yılın teması zaten belirlenmişti: KOLLEKTİF ÇARESİZLİK.
Bu tıpkı “öğrenilmiş çaresizlik” gibi. Ekonomik krizler, tedarik zincirlerindeki kırılmalar ve artan eşitsizliklere birlikte ortaya çıkan bu öğrenilmiş çaresizliğin hızla yayılmasının, önemli krizlerin çözülmesinin önündeki en büyük engeli oluşturacağının düşünülmesi bile başlı başına bir çaresizlik ve bunalımdı.
Konferansta, Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un konuşması ise bir önceki konferanstaki “Batılı ülkelerin kendi değerlerine ters düştüğü” tespitine yönelik bir günah çıkarma niteliği taşıyor gibiydi.
Altıncı Büyük Kırılma (2023)
2023 yılında zaten konferans çöküşün ilanını kendisi yapıyor ve günümüzde geleceği durumu ortaya koyuyordu.
Bu noktada sahadaki gerçekler ve Münih Güvenlik Konferansı’nın sonuç raporu ayrıntılı incelendiğinde, konferansın belirtilen amaçları ile gerçek amaçları arasında bir ayrılık olduğu bariz bir şekilde görülüyor ve Konferansın bu haliyle çözüm üretmekten ziyade, dışarıdan yönlendirmelerle bizzat çözümsüzlük ve sorun üreten bir yapıya dönüştüğü de açıkça ortaya çıkıyordu.
Alınan kararlar da tutarsız görünüyordu. Örneğin bu konferansta, binlerce insanın öldüğü Suriye konusuna bir çözüm bulmadığı gibi bu ülkeden hiç bahsetmeyerek saygınlığını kaybetmiş ve etkisizleşmişti. Konferansın Avrupa jeopolitiğine yönelik olmadığı ortadaydı ve bu haliyle Avrupa kendi sonunu hazırlıyordu. Bu durumda Alman Filozof Spengler’in, “Batının Çöküşü” isimli eserinde açıkça belirttiği şekilde “kendini farklılaştırmak adına iki zıt dünya görüşü üzerine oturtulan kavramların” çöktüğü görülüyordu (Spengler, 1997) ve bu düşüncenin, katı, kapalı ve dışlayıcı karakteri ise durumu daha da kötüleştiriyordu (Özdemir, 2004: 65). Sonuçta 6 Büyük Kırılma ile Transatlantik İttifak Çatlamış ve ortadan kalkmıştı. Böyle bir ortamda 2024 Konferansında durum “ARTAN GERİLİMLER-EKONOMİK GERİLİMLERLE YÜZLEŞMEK” teması ile geçiştirildi.
YIKIM GÜLLESİNİN GÖNDERİLMESİ
Ancak 2025 yılında ABD Başkanı Trump’ın Avrupa’ya savunma yükünü paylaşmak adına koyduğu ek vergiler ve Rusya ile Ukrayna’yı barışa zorlaması her şeyi bir anda değiştirdi ve bir süredir devam eden kırılmaların artık kopuşa dönüştüğünü bariz bir şekilde ortaya koydu. Avrupa bir anda kendisini adeta terkedilmiş ve tek başına kalmış hissetmişti. Oysa Avrupa özellikle II. Dünya Savaşı sonrası ABD koruması altında kendisini güvenli bir ortamda hissetmiş ve bunun verdiği rahatlıkla savunma harcamalarını düşük tutarak, ekonomik alanda belirgin bir refah artışı sağlamayı başarmıştı. ABD ise savunmanın bütün yükünü omuzlamış ve dünyanın en borçlu ülkesi durumuna gelmişti. Trump şimdi ABD’nin önceliklerini değiştireceğini ortaya koyuyordu ve yaptıklarında da oldukça ciddiydi.
Nitekim 2025 yılında düzenlenen 61. Münih Güvenlik konferansı sona ererken Konferans Başkanı Christoph Heusgen, “Korkarım, ortak değerlerimiz artık o kadar da ortak değil.” Diyerek, gözyaşları içinde ağlayarak duygusal bir konuşma yaptığında neredeyse konuşmasını tamamlayamıyordu ve yıkım güllesi çoktan gönderilmişti. Sonuç başlığı teması ise zaten “ÇOK KUTUPLULUK” olmuştu.
YIKIM GÜLLESİNİN PATLAMASI
Bu yılki konferans, Atlantik İttifakı müttefikleri arasındaki “güven krizinin” derinleştiği, Avrupa’nın savunma ve güvenlik mimarisini yeniden tanımlamaya çalıştığı bir döneme denk geldi. Dünya Ekonomik Forumu’nun raporunda belirtilen jeoekonomik çatışma, dünya için büyük bir küresel riski oluşturuyordu. Gülle gönderilmişti ve patlama sesi bekleniyordu. Patlama sesi ise 2026 Münih Güvenlik Konferansından geldi. Burada Avrupa ve ABD arasındaki süregelen “stratejik güvensizlik” ortamında “İttifak korunabilecek mi?” sorusu önemliydi.
Trump’ın ABD adına Avrupa’dan talep ettiği Grönland tartışmaları esnasında icra edilen konferansta liderler, “kaba güçle” tanımlanan, “kuralların olmadığı yeni bir dünya düzenine” dikkat çekmişti. Zaten “Yıkım Altında (Under Destruction)” başlıklı konferansın sonunda yayınlanan raporda ise “Dünya yıkım güllesi siyaseti dönemine girdi” denilerek küresel düzene, egemenler arasındaki güç savaşına ve eski dünyanın bittiğine dair çarpıcı tespitler ortaya konuldu ve İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD öncülüğünde kurulan uluslararası düzenin, bizzat ABD tarafından yıkılma sürecinde olduğu belirtildi.
Rapora göre küresel sistemin koruyucu olarak görülen ABD artık bu sistemi kendi çıkarlarına aykırı ve yük olarak görüyordu. Gülleyi Trump göndermişti ve Trump, “yıkım güllesi” siyaseti ile küresel sistemi ve mevcut kurumları hedef alan aktörlerin başında geliyordu. ABD Dışişleri Bakanı Rubio zaten konferans öncesi “Eski dünya artık yok. Jeopolitik olarak yeni bir çağda yaşıyoruz” açıklamasıyla Avrupalı liderlere mesajını göndermişti ve küresel dengelerin hızla değiştiğini belirterek ABD ve müttefiklerinin rollerini yeniden değerlendirmesi gerektiğini ortaya koymuştu. Ancak mesajı kimlerin tam olarak anladığı bilinmiyordu.
Yeni dönemde ilkeli işbirliği yerine al-ver türü ticari pazarlıklar geçerli olacaktı. Güven azalmıştı. Belirsizlik ise küresel alandaki boşluğu yerel aktörlerin doldurma kapasitesinin olup olamayacağı üzerineydi.
Raporda dünyanın çok kutupluluk dönemine doğru gittiği ve gerilim ve belirsizliklerin olduğu bir ortam ifade ediliyor. Güç kaymalarının olduğu çok daha karışık bir dönem de ABD olmadan Avrupa’nın zorlanılacağı da ortaya konulanlar arasında.
Raporun en ilgi çekici cümlesi ise bize göre şu: “ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland ve Panama’da ABD için toprak satın alma ve Gazze Şeridi’ni “devralma” ve burada yaşayan Filistinlileri zorla yerinden etme planı, Washington’un artık “bir istikrar çıpası değil, aksine korunulması gereken bir risk” olarak algılandığı anlamına geliyor.”
Alman Sanayi Federasyonu (BDI) Başkanı Peter Leibinger’in, Avrupa’nın savunma stratejisini ABD’den bağımsız bir yapıya kavuşturması gerektiğini vurgulayarak, “Avrupa’nın savunması; Washington ile birlikte, Washington olmadan ve gerekirse Washington’a karşı tasarlanmalı ve hazırlanmalıdır” ifadesi ise bu düşünceyi destekliyor.
Rusya’nin kendi liderliğinde bir Avrupa oluşturma planı konusunda uyarılarda da bulunulan raporda, “Ekonomik belirsizlik, emperyal aşırılık ve oldukça yıpratıcı bir savaşla karşı karşıya kalan Rusya’nın emperyalist çabalarını sürdürüp sürdüremeyeceği belirsiz.” deniliyor. Ayrıca 11 ülkede yapılan anket sonuçları ortaya konularak; aşırı hava koşulları, Rusya, siber ataklar, düşman dezenformasyon kampanyaları, doğal yaşam alanlarının tahrip edilmesi ve genel olarak iklim değişikliği en önemli endişeler arasında sayılıyor.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de Münih’teki zirvenin katılımcıları arasındaydı. Von der Leyen, Avrupa’nın daha bağımsız olması ve savunması için daha fazla çaba göstermesi gerektiğini söylerken, Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul Yıkım Altında” sloganını dünyada yaşanan derin küresel değişimleri yansıttığını belirterek, savunma ve güvenlik politikalarının Avrupa’nın önceliği haline geldiğini söyledi.
Diğer taraftan konferansın yaptırdığı anketlerde geleceğe yönelik politikalar konusunda iyimser olma yönünden Çin’de %80, Hindistan’da ise %60 bir iyimserlik hakimken, Bunun ABD’de %31, İtalya’da 22, İngiltere’de 20, Almanya’da 13 ve Fransa’da 12 düzeylerine indiği gözüküyor. Kanadalıların yüzde 77’si, Almanların ise yüzde 72’si Trump’ın politikalarının kendi ülkeleri için olumsuz olduğunu söylüyor.
ABD Türkiye büyükelçisinin konferansta yaptığı konuşma da önemliydi: Avrupa Türklerin Avrupa’yı savunmasını istiyor ancak Türkiye’nin gelişmiş ve iyi teçhizata sahip olmasını istemiyor. İşte Avrupa’nın temel çıkmazı da tam olarak buydu: Jeopolitik ihtiyaçları ile tarihsel ve kültürel önyargıları aşamama çelişkisi.
Sonuç olarak, 2026 Münih Güvenlik Konferansı Sonuç Raporu’nda dünyanın, kurumların kademeli reformu yerine, yıkımını önceleyen tehlikeli bir döneme girdiği uyarısı vurgulandı. ABD olmadan Avrupa’nın kendisini savunmakta güçlük çekeceğini ifade eden Avrupa, bir taraftan savunma yönünden kendi kendine yeterli hale gelme önerilerinde bulunmasına rağmen, gerçekte bunu tek başına gerçekleştirmesi kısa ve orta vadede mümkün görülmüyor. Diğer taraftan Avrupa’nın kendi öz jeopolitiğini tarihsel ve kültürel önyargıların etkisinden kurtarması da kolay olmayacak. Önce durumsal farkındalık, sonra da ne yapılacağının bilinmesi gerekiyor. Evet gülle tam da Avrupa’nın ortasında patlamıştır ancak Avrupa’nın bugünkü kafa yapısı ve dar bir alana sıkışmış kültürü ile bunu aşabilecek çözümleri üretmekte zorlandığı ve sıkıntı içerisinde hala farklı coğrafyalarda dolaşmakla zaman kaybettiği açıkça görülmektedir. Burada tekrar ifade etmekte fayda var: Liderlik önemli…
Kaynakça:
Birnbaum, Michael, Loveday Morris ve John Hudson. (15 Şubat 2020). At Munich Security Conference, an Atlantic Divide: U.S. Boasting and European Unease, Washington Post.
Bunde ve diğerleri, Münih Güvenlik Raporu 2022- Münih Güvenlik Konferansı (securityconference.org). Turning the Tide Unlearning Helplessness, February 2022.
Deutsche Welle Türkçe (20 Şubat 2021). Biden’dan Avrupa’ya “ABD geri döndü” mesajı. https://www.dw.com/tr/bidendan-avrupaya-abd-geri-d/a-56631672.
Knight, Ben. (15 Şubat 2020). “Munich Security Conference: France’s Macron Envisions New Era of European Strength”, Deutsche Welle.
Munich Security Report (2020), Weslessness, MunichSecurityReport2020.pdf (securityconference.org).
Özdemir, Şennur. (2004). “Bilgi Sosyolojisi Açısından Doğu ve Batı”, Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Akademik Dergi, Cilt 1, Sayı 1.
Politiko Anketi (2026). https://www.ydh.com.tr/d/35219/politico-anketi-amerika-artik-guvenilir-bir-muttefik-degil, (Erişim Tarihi: 12.02.2026).
Spengler, Oswald. (1997), Batının Çöküşü, Haz. Giovanni Scognamillo, Nuray Sengelli, Dergâh Yayınları: İstanbul.
Steinmeier, Walter Frank. (14 Şubat 2020). Opening of the Munich Security Conference: Munich.
Stoltenberg, Jens. (15 Şubat 2020). Opening Remark: Munich.
Yurttaşer, Ali Mehmet. (2017). Uluslararası Münih güvenlik Konferansı Raporu, 2017.
